• 23.06.2020 00:00

  İki yeni siyasal parti (DEVA-Gelecek) ve onlara yönelik ‘özeleştiri’ beklentisi üzerine üçüncü ve son yazı…

İkinci yazıda Kemal Can’ın Duvar’daki yazısına atıf yaptım, ancak Ümit Kıvanç’ın şu herkesin bildiği ‘tekme ve affetme’ üzerine kaleme aldığı diziye değinemedim. Kıvanç üç makale yazdı konu üzerine ve neden ‘affedilemez’ olduğunu farklı açılardan, sakince anlattı. Söz konusu yazıların hemen her özeleştiri ve eleştiri tartışmasına katkı sunacağı kanısındayım.

DEVA pek çok açıdan, Gelecek’ten daha ‘şanslı’ görünüyor. Her şeyden önce sakin bir lideri var ve Babacan AKP’deyken, Davutoğlu’ndan farklı olarak hem arka planda kaldı hem de ‘başarılı’ bulunan ekonominin dümenindeydi. Tabii o başarının nasıl bir başarı olduğu tartışılır.

Konunun uzmanlarının yazdıklarından anlayabildiğim kadarıyla, ekonomi bakanı sıfatıyla (AB ve Dışişleri dönemleri daha kısa) Kemal Derviş’in kurduğu oyunu başarıyla sürdürdü. Kuşkusuz bu cümlede yer alan ‘oyun’ ve ‘başarı’ sözcükleri de, diğer her şey gibi ideoloji yüklü. Emekçilerin de akıllı telefon almalarını sağlayan o ‘oyun’ hiç de emekçi dostu değildi ve ‘başarı,’ sonunda çuvallama ihtimali yüksek bir ‘büyüme modeline’ dayanıyordu. Bugün gururla anılan o ‘altın çağ’ da altın filan değildi. AKP’nin en pırıltılı olduğu düşünülen yıllarında ihale kanununun kaç kez değiştirildiği, kayırmacılığın boyutları malum. Eh buna bir de CHP’lilerin ‘israf’ dediği ‘aksilikler’ eklenince!

Babacan, tüm süreçte (şimdi olduğu gibi) yoksulluğun, eşitsizliklerin sorumlularından biri olarak görünmemeyi başardı. Bu ve pek çok nedenden dolayı avantajlı. O ‘altın yılların’ öyle pek de altın olmadığı yurttaşa anlatılana dek söz konusu izlenim devam edecek. Ancak bunun için günlük siyasi kavga haricinde bütüncül bir perspektif ve kapsamlı bir sistem eleştirisi gerekiyor ki, o da görüldüğü kadarıyla ‘ana akım’ partilerin gündeminde değil. Seçmeni, can yakıcı ‘eşitsizliğin’ eleştirisiyle değil, diğerlerinden daha hızlı dua okuyarak ikna etmeye çalışıyor gibiler!

Dolayısıyla her iki partinin de geçmişe yönelik anlamlı özeleştirisi, ancak kendi paylarını inkâr ile mümkün. Kolay iş değil bu. Kolay değil ama gerekli. Bir kez daha: Düzgün özeleştiri, yalnızca sağlık belirtisi değil, aynı zamanda geleceğe yönelik bir vaat ve dönüşüm umududur. Ayrıca partiler yalnızca seçmenlerini değil, nüfusun tamamını yönetmeye aday örgütlenmeler.

Özeleştiri yapılamayınca geriye arada bir ‘laf atma’ eğilimi kalıyor ve her atışma, ‘iyi de siz de oradaydınız’ itirazıyla karşılanıyor. Böyle de gidecek belli ki!

Söz konusu tutumun, ortalama yurttaş kümeleri üzerinde olumsuz etki yaptığını sanıyorum. Daha doğrusu, zaten özgüven yoksunluğundan kaynaklanan bir kibirle malul olduğu açık kalabalıklar bir kez daha, ‘ne yaparsan yap üç güne unutulur’ kanaatini pekiştiriyor. Üstelik özeleştiri yoksunluğu, cezasızlık kültürü ile birlikte düşünüldüğünde olumsuzluk daha da katmerleniyor.

Özeleştiriden kaçınmak, aynı anda güçsüzlük görüntüsünden kaçınmanın da yolu. Kabul etmek gerekir Türkiye’deki genel algı bu yönde. Ancak algının, gerçek durumu ne ölçüde yansıttığından emin değilim. ‘Sağlam irade’, ‘dik dur eğilme gibi’ gibi propaganda cümleleri boşuna sarf edilmedi, doğru. Diğer yandan önemlice bir yurttaş kesiminin, gerektiğinde ‘eğilmesini bilen’ insanları takdir etmeyeceği önyargısına da bu kadar iltifat etmemek gerekiyor.

Bir süre önce AKP’den ayrılan Mustafa Yeneroğlu’nun, ne yazık ki parti genel başkanına pek sirayet etmediğini düşündüğüm özeleştiri üslubunu samimi bulmamak mümkün mü? Söz konusu çabanın yurttaş nezdinde de karşılık bulduğunu tahmin ediyorum. Ezcümle, ‘bizim millet’ ile başlayan her genellemeyi tekrar sorgulamakta yarar olabilir.

Tabii burada, Türkiye’de siyasetçilerin siyaseti topluma yön vermekten çok çoğunluğun suyuna gitme faaliyetine indirgemiş olması eğilimiyle de yüzleşmek gerekiyor…

Peki, özeleştiri yapan ya da yapmaya çabalayan bir insana yönelik tutumum niteliği, özeleştiriden kaçınmanın nedenlerinden ‘biri’ olabilir mi?

Ümit Kıvanç, “Zalimlik, şuursuzluk, affetme” başlıklı yazı dizisinin üçüncüsünde, tekmeci bürokratın pişmanlık ilanının neden bir özür kabul edilemeyeceğini uzunca anlattıktan sonra şu satırları eklemiş:

“…bu vesileyle yine devâsâ mesele olarak kendini hatırlatan, insanların yanlışlar yapabileceğine ihtimal verilmeyen, hatanın ancak ihanetle izah edilebildiği kültürümüzü ne halt edeceğiz? Zira bu kültür, karşı saflardan destek kazanmanın aslî gayelerden olduğu siyasî faaliyeti de amaçsız dön baba dön saçmalığına çeviriyor. ‘Peki, siz haklıymışsınız’ deme cesareti gösteren, bizzat hak verdikleri tarafından aşağılanıp horlanıyor. Horlamada esas motifler hep ilgili kişinin geçmişinden derleniyor. Faşistlerden başlayarak, insanlar arasında eşitsizliği mutlak sayan bilumum sağcılar için bu yemeyip de yanında yatılacak şey. Fakat eşitlikti, özgürlüktü, demokrasiydi, böyle dertleri olanlar için, insanların yanlışı, özrü, değişmesi, özeleştirisi çok önemli mevzular. Egemen dindarlık sahici olsaydı onlar için de ‘pişmanlık’ ve nedamet önemli konu başlığı olabilirdi. Bizde tek yanlışı, bireyin ömür boyu silemeyeceği şekilde damgalanmasına yol açabiliyor. Siyasî kurgular, bireylerin haysiyetlerini ve itibarlarını koruyarak fikir-tavır değiştirmelerinin baştan önünü kesecek tarzda yapılıyor. ‘Özeleştiri’nin anlamı çoğu yerde bireyin haysiyetini çamura bulanmış giysi misalî çıkarıp yere bırakması anlamına geliyor. Bu yüzden, zihnimizde, gönlümüzde affetmemiz için en ufak sebebin bulunmadığı adama topluca ‘affetmeyiz!’ diye bağırıldığında içim rahat etmiyor. Çünkü zalimliğini kendin görmezden gelince başkalarının da görmeyeceğini sanmana elveren ayrıcalıklı şuursuzluktan da, somut olaylar sonucunda oluşmuş duygu dünyalarını, suçtan duyulan samimi pişmanlığın affedilmek için şart olduğunu hesaba katmayan ‘affediverelim’ciliğin iyi niyetli şuursuzluğundan da ibaret göremiyorum meseleyi.”

Pişmanlıktan başka her şeye benzeyen ‘pişmanlık gösterilerinde’ de, samimiyetsizliği ısrarla görmezden gelen affetme kolaycılığında da bir sorun var hakikaten. İkisi de muhatabını azarlıyor! Karşısındakini pişmanlıkla ödüllendirmiş ve onurlandırmışken kabul görmüyor olmasının kızgınlığıyla malûl.

Kuşkusuz şunu bir kez daha hatırlatmak ve altını birkaç kez çizmek gerekir: Özeleştiri yapan, değiştiğini söyleyen ve bunu ‘tutarlılıkla’ devam ettirip gerekli ‘kabullenişi’ açık yüreklilikle sergileyen insanlara yönelik, ‘hadi hadi siz hep aynısınız’ demenin de akıl fikir alır bir yanı yok. Nasıl bir kibir, nasıl şımarıklık bu!

İki partinin kurucularından da, hâlihazırdaki birkaç istisna hariç anlamlı bir özeleştiri gelebileceğini sanmıyorum. Kendi ifadeleriyle, hep ‘önlerine bakıyorlar!’ Geçmişle, o geçmişteki rolleriyle ilgili bir dertleri yok.

Bu durumda geriye, ‘değişmişlerdir’ tahmini, dileği kalıyor sanırım.

İnsanlar ve kurumlar değişmesine değişir de, söz konusu siyasetçilerin şu anki konumları bakımından geçerli bir varsayım değil bu. AKP’den ayrılıp yeni parti kurmalarını kendi dönüşümleriyle değil, çaresiz kalışlarıyla açıklıyorlar. Onlar değişmedi, parti değişti ve ellerinden geleni yapmalarına karşın ne yazık ki… İyi giden her şeyde emeğimiz vardı, kötü giden ne varsa bizim dışımızda gerçekleşti!

Hiç kimsenin ‘gerçekten’ ciddiye almadığı, buna mukabil hemen herkesin birbirine yinelediği yerli ve milli mazeretler demeti! Bu durumun siyasal sistemdeki karşılığı, ‘siyasal sorumsuzluk’ garabetinin kolayca kabullenilmesi. Yönetenler hiçbir olumsuzlukta sorumluluk kabul etmiyor ve bu anormal durumu zorlanmadan benimsetmiş durumdalar.

Özeleştiri beklemek ya da beklememek bir yana, geçtiğimiz yirmi yılda hemen herkesin ‘biraz’ değiştiğini tahmin ediyorum. Daha doğrusu, artık bu memlekette bir söz söyleyebilmek için ‘değişmek’ zorunluluğun farkında, siyasetçiler, kurumlar, kişiler.

Türkiye’de kuramsal bilgi ya da soyut uyarılardan çok, görerek ve deneyerek öğrenmek daha yaygın bir alışkanlık belki de. Ahali son yıllarda, hangi yollar tercih edildiğinde ne sonuç alınacağını yaşayarak öğrendi, öğreniyor.

Diyelim, ‘türban yasakları anti-demokratik ve hukuk dışıdır’ uyarıları, bir kesime hiçbir şey ifade etmedi yıllarca. Yarım akıllılar ikna odaları kurmaya kalktı. Bugün, o yapılanların sonuçlarını daha iyi gördüklerini zannediyorum. Ya da AKP hakkında kapatma davası açanların, bunun pek de sevinilecek bir durum olmadığını şimdi fark ettiklerini. 367 kararının sonuçlarını vesaire…

Yanlış anlaşılmasın, söz konusu zihniyet herhangi bir pişmanlık duymuyor, hâlâ o günlerin hayaliyle yaşıyor olabilir kuşkusuz. Sorun şu ki artık bu düşüncelerin beş para etmediğini biliyorlar ve isteseler de gündeme getiremezler. ‘Değişim zorunluluğu’ derken kastettiğim bu.

Dindar kesim de benzer bir deneyim yaşıyor. Siz bakmayın iktidarın bir an olsun dinmeyen kızgınlığına, hakaretlerine. Müflis tüccar, siniri bozukluğuyla dükkânın içinde ve çevresinde kim var kim yok çatmaya, bağırıp çağırmaya başlar. Dindar kesimde büyük yarılmalar yaşandı ve yaşanıyor. Hiç komik gelmesin şu söylediğim size: Pek çok mütedeyyin ve nesilleri, laikliğin/sekülerliğin kıymetini anladı, anlıyor.

Bir de hiç aklımızdan çıkarmayalım: Durumun farkında olan dürüst dindar insanlar, ‘dışarıdan’ nasıl göründüklerini, ne hale gelindiğini görüyor ve bunun bilinciyle hareket etme eğiliminde. Geçenlerde AKP’den ayrılmış bir siyasetçinin “Yolda Müslüman birine selam vermeyecekler” kaygı ve serzenişi boşuna değildi. İktidar ve çevresindeki hâle ise bir hayal dünyasında yaşıyor. O hayalin ortakları evine ekmek götüremeyen kenar mahalle dindarı değil; Perinçek, Ağar, Çiller, Bahçeli vb! Bu isimlerin elinden tutup âbâd olan var mı!

Bakın memleket ahalisi bir yerden diğer yere yürümeye başladı! Herkes karayollarında. Çok insan ve kurum, parti, yeni bir şeyler söyleme, yapma derdinde. Barolar, birlik başkanlarını istemiyor, reddediyor.

Oysa o birlik başkanının ‘durduğu yerden’ çok hoşnutlardı ve tahmin edersiniz Feyzioğlu, Uzaylıların oyuyla seçilmedi. Ne zaman iktidara yanaştı, baro başkanının otoriter eğilimleri fark ediliverdi. Oysa imzacı meslektaşlarına ‘müstemleke aydını’ derken, çoğu meslektaşı tarafından takdir ediyordu. Hay Allah! Demek ki artık onlar da değişiyor, değişim ihtiyacı hissediyor.

Toplum her şeye rağmen canlanıyor. İnsanlar en zorlu koşullarda dayanışma sergilemenin yollarını arayıp buluyor. Bambaşka bir gençlik var artık. Çoğu, anne babasının heybesindeki kızgınlıklarla ilgilenmiyor.

Hal böyleyken belki de tüm muhalif kurumlara bu gözle de bakmayı denemeli. Yıllar içinde herkes, hepimiz biraz değiştik, değişmek zorunda kaldık.

AKP’den ayrılır ayrılmaz aydınlanan, demokrat oluveren, üç gün öncesinden taban tabana zıt ifadelerine tanık olduğumuz insanların köklü bir dönüşüm yaşadığını ve yaşayabileceğini düşünmüyorum. Buna mukabil, herkes gibi onlar da yirmi yıl öncesinin koşullarında yaşamadığımızın farkında. Yeni bir sözleri olması gerektiğinin. Yoksa ilk seçimde silinip gideceklerinin.

Seksen milyonda bir yurttaş ve sosyalistçe eşitlik talep eden seçmen olarak, yeni partilerden, lider kadrolarından beklentim yok. Özeleştiri beklentisi dâhil. Böyle tuhaf düşler kurmayacak yaşa geldim. Yalnızca, yeni bir şeyler söyleyip söyleyemeyeceklerini merak ediyorum. Bir de ‘bizi ne doktorlar ne mühendisler istedi’ tavrıyla, geçtiğimiz yılların ağır yükünün altından nasıl kalkacaklarını…

Okuma önerisi: Tanıl Bora’nın yazısını buraya bırakıyorum.