Murat Sevinç
Murat Sevinç

Gazete: gazeteduvar.com.tr

Sahi, ben ne çektim bu memlekette?

  • 2.07.2020 00:00

  Birbiriyle ilgisiz görünen olaylar aynı anda üşüşüyor zihnime. Muhtemelen çok insan aynı şeyi yaşıyor ve belki de Türkiye’nin şimdiki zamanında başka türlüsü mümkün değil. Üşüşenleri tasnif etmeye çalışıyor, genellikle başaramıyor, bunu yaparken bazen her birinin kuyruğunun bir yerlerde birbirine değdiğini fark ediyorum. 

Geçen hafta bir AKP milletvekilinin sözleri üzerine yeniden başlar gibi olan ama neyse ki uzamayan türban tartışması… O türban tartışması AKP’li bir kadın siyasetçi tarafından gündeme getirildiği esnada HDP’li bir kadın siyasetçiye eziyet görüntülerini seyretmek… Bir kez daha II. Abdülhamit… Bir kez daha kuşak çatışması konusu… Bir kez daha serbest bırakılan ve bırakılmayan gazeteciler… Bir kez daha… 

Sabaha kadar saymak mümkün ve içinde yaşadığımız koşullarda böyle olmasının yadırganacak bir yanı yok muhtemelen. İnsanı yoran bir yanı olsa da, aralarındaki ilişkilerin fark edilmesine neden olan bir etkisi de söz konusu. 

Okuduğunuz satırları bir ‘Sünni-Türk-erkek’ yurttaş olarak kaleme alıyorum… 

Cumhuriyet’in üzerine inşa edildiği ve tarihi boyunca ‘diğerlerine’ karşı üstünlük atfedilen kimlikler. Bana dünyaya gözümü açtığımdan bugüne bunlar söylendi. Türk olduğum, Sünni olduğum, Hanefi olduğum vs… Söyleyenlerin neyi ne kadar bildikleri, böyle renkli bir toprakta insanın katıksız bir aidiyete sahip olmasının mümkün olup olmadığı, başka bir konu. Kabul edilen ve kabul görenden söz ediyorum.

Şu ana dek bir kez bile, herhangi bir yazıya ya da konuşmaya kendi etnik ya da dini aidiyetimi ‘ilan ederek’ başlamadım. Bunu pek çok açıdan yanlış, lüzumsuz ve ayıp buluyorum. Yıllarca her derste öğrencilere, bu konulara dair kendilerine yöneltilecek sorulara “Sizi ilgilendirmez” yanıtının vermelerini önerdim. Doğrusunun bu olduğu kanısındayım. Eşit yurttaşlığın değerine inanıyorum ve herhangi birinin yurttaşlık dışındaki aidiyeti beni ilgilendirmiyor. Merak dahi etmedim. Edenlerden de hazzetmedim. Halen hiç hazzetmiyorum. Ola ki biri bana sorarsa, beklenebileceği gibi “Sizi ilgilendirmez” yanıtını veriyorum.

Buna mukabil, her eşitlikçi toplum için ideal olduğunu varsaydığım ve inatla uymaya çalıştığım bu ‘ilke’ hayata ancak bir yerden/konumdan bakarak savunulabilir. ‘Sormamanın’ ve ‘yanıt vermemenin’ eşitlikçi bir toplum ideali için gerekli olduğuna fazlaca kuşkum yok. Ancak bu ‘kuşku duymama’ hali, çok muhtemeldir ki etnik ve dini aidiyetimin sonucu. Bir Kürt, bir Alevi ya da bir Ermeni olsaydım, herhalde bu kez ‘bir hayatta kalma yolu’ olarak kimliğimi dile getirerek yaşayacaktım. 

Bu nedenle, her ‘ilke’ farklı terazilere çıkarılmalı. Benim derdim, ‘sormanın’ eşit yurttaşlığa halel getireceği yolundaki düşüncem ve sorunun taciz edici niteliğiydi. Yani kimliklerin varlığını yadsıyan değil, onları söylemek zorunda hissetmeden ve hiç önemsemeden bir arada yaşamanın mümkün olması gerektiği yönünde bir düş, diyelim.

Yinelemek gerekirse, savunduğum her ne varsa, adı konulsun ya da konulmasın ‘devlet ve çoğunluk’ tarafından üstünlük atfedilen kimliklerimle savundum. Benim seçmediğim, hiç emek harcamadığım için neden gurur duymak zorunda olduğumu da anlamadığım, bir tarihten sonra onların bana muhtelif yurttaşlık avantajları sağladığını fark ettiğim aidiyetler.

Sorun da burada başladı; Sünni-Türklüğün (ve erkekliğin) bu topraktaki avantajlarını fark etmemle. Bir de buna, merkez sağ partilere oy veren ‘çevreyi’ eklerseniz! Cumhuriyet yönetiminin ideal insan ve yurttaş tipi: Batının teknolojisine özenmiş ama asıl iyi yanı olan marifetlerinden ısrarla uzak durmuş, herhangi bir ‘marjinalliğe’ iltifat etmemiş, Türklüğü ile gururlu, mezhebinden hoşnut, devletine sadık (aslında daha çok korkan!), hiçbir zaman eşit yurttaş olmamasına karşın bunu fark edecek ilişki ve düşünce biçimlerinden yoksun, kendi halinde, daha kötülerini görüp durumuna şükretmeyi erdem sayan yurttaş… Türkiye’de pek çok açıdan ‘sırtı yere gelmez’ insandır, bu tanımladığım. Olabilecek en konforlu, en sorunsuz, en tehlikesiz, en sıradan hayat. 

Gelin görün ki, tüm bu muteber kimlik ve siyasal tercihler, beni, ailemi, bizim muhit insanını kalkındırmadı. Üniversiteye başladığım yıllarda görmeye başladığım bir durumdu bu. Aslında ‘alt-orta’ tabakaya mensup olduğumuzu, yaşananların çoğunun bu mensubiyetten kaynaklandığını anlamaya başladığım yıllar. 

Biraz matrak bir durum bu tabii, meğer biz yoksulmuşuz da haberim yokmuş! Meğer o yaşam biçiminin ve türlü yoksunlukların, anlaşılabilir ve çok somut gerekçeleri varmış. Meğer sınıf diye bir kategori varmış ve insan yaşamının her anını belirleyebiliyormuş. Meğer tüm düşüncelerimin kaynağı bana o güne dek öğretilenlermiş. Meğer oğlu meğer…

Kenar mahalle dindarlığı ile ilgili kişisel deneyimlerimi, gözlemlerimi, genellemelerden olabildiğince kaçınarak ve her seferinde ‘tartışılabilir’ olduğu notunu düşerek anlatmaya çalışıyorum (Duvar’da) bir süredir. Bu nedenle aynı konulara ve ayrıntılara girmek ya da çokça tarihsel referans vermek istemiyorum burada. Herkes devletin/kuruluşun temelinde yer alan kimliklerin ve ekonomik tercihlerin neler olduğunu, onların bugüne dek nasıl yol aldığını az çok biliyor zaten. 

Başlıktaki soruyu bir ömür şu ya da bu ölçüde dâhil olduğum dünyanın insanına, daha doğrusu ‘erkeğine’ yöneltiyorum. “Ben” demeyi tercih ettim. Çünkü mütemadiyen zulüm gördüğünü iddia eden iktidar çevresi, bu soru bağlamında karşımda değil, yaşamımın tam ortasında yer alıyor. 

Ben bu memlekette ne çektim? 

Yanıtı baştan verip konuyu açarak devam edeyim: Ben, ‘etnik- dini-cinsiyet’ kimliklerim nedeniyle bu memlekette hiç çile çekmedim! Üstelik ait olduğum dünya, diğer kimliklere eziyet eden siyasetleri destekledi mütemadiyen. 

Neden peki, deli mi bu insanlar? 

Nicedir sanki sınıfsal aidiyetler yokmuş, sınıf mücadelesi sönümlenmiş gibi davranıldığından, olup biten ne varsa ‘iyilik ve kötülükle’ açıklanır oldu. Ya da vicdanla. Güzel ama o vicdan saksıda yetişmiyor ki! Siyasetçiler iyi ve kötü kalpli, işverenler içinde iyi ve kötü insanlar var, darbeler tarihi ceberut askerlerin marifeti…

Yurttaşın on yıllardır kendi aleyhine işler yapanları seçiyor ve destekliyor oluşunun iç içe geçmiş sayısız gerekçesi var. Ne ‘halkımız cahil’ küstahlığıyla, ne de yalnızca ‘solu çok ezdiler’ kolaycılığıyla açıklanabilir. Cumhuriyet’in başından beri yapılan ekonomik ve toplumsal tercihler, o tercihlerin yıllar içinde yaşadığı değişim, devlet ideallerinin emanet edildiği ya da onları temsil ettiğini düşünen zümrelerin zihniyeti, dünya koşulları, şu bu… 

Yaşadıklarımızın gerekçelerini anlamak da, her ‘anlama’ ediminde olduğu gibi bildiklerimizle sınırlı. Ne kadar biliyorsak o kadar anlamlandırabiliyoruz. Rahmetli babamın bir ömür çektiği sıkıntıların nedeni inancı mıydı? Türk ve Sünni olduğu, çok dindar olduğu için mi? Annem ve babam bu güne dek tanık olduğum en dindar insanlardı. Şimdilerde sağda solda gördüğünüz hokkabazlardan söz etmiyorum, hakikaten, içtenlikle dindardı ikisi de. 

Başka ortak nitelikleri de vardı ama: Formel eğitim almamışlardı ve yoksulluk görmüşlerdi. Ömürlerinin sonlarına doğru ‘ortaya’ yaklaşmış olsalar da, ‘alt’ tabakaya mensuplardı. Babam okuma yazmayı 1948’de askerde öğrenmişti. Annem biraz okuyabiliyordu. Hayat boyu oy verdikleri merkez sağ (bir dönem Ecevit hariç) siyasetçiler tarafından istismar edildiler. Gerçi babamın vefatından sonra annem CHP’ye oy vermeye başladı (Kılıçdaroğlu’nu çok efendi buluyordu) ama bu konu dindar çevre kadınlarının başka bir deneyimiyle ve aile içi iktidar konusuyla ilgili, bu yüzden uzatmıyorum. 

Sıkıntıların hiç birini inançları nedeniyle değil, sınıfsal konumları nedeniyle yaşadılar. Bunları yaşarken örneğin, yayvan Türkçesiyle sürekli “Çalışmak, çalışmak, çalışmak” diyen Sakıp Sabancı’yı çok takdir ettiler. Onun işçilerine ekmek verdiğini düşünüyorlardı, başka milyonlar gibi. İşçilerin ekmek parası kazandığı, diğerininse onların sırtından servet sahibi olduğunu dile getirenlerden ise ürküyorlardı. Benim için dileklerinden biri, ‘aman, öyle olaylara karışmamamdı!’ Bu duaları tam olarak kabul olmadı neyse ki! 

Çocukluğumdan aklımda kalan nadir görüntülerden birinin, babamın bankaya giderken gömleğinin üst düğmesini de iliklemesi ve okumuş birilerine duyduğu büyük saygı olması, benim açımdan anlamlı. Tabii o dönemde mafya değil de okumuşlar muteberdi, bunu da hatırlatmak gerekiyor sanırım! Yıllarca aynı davranışlara tanık oldum. Okumuş ve varlıklı insanlara karşı hep biraz eksik hissetme ve temkinli olma durumu. Bunun dindarlıklarıyla ilgisi yoktu.  

Türkiye’de dindarların kendilerini hep biraz dışarıda hissetmelerinin bir temel nedeni (elbette tek nedeni değil), yıllarca kenar mahallelerde sıkışıp kalmışların sınıfsal konumuydu. Yoksa örneğin Vehbi Koç’un bir kadeh viskisini içip namazını kılmasıyla, yani o yıllarda devlet nezdinde itibar gören dindarlıkla kimsenin derdi yoktu pek. Nitekim asıl kavga, sermaye el değiştirmeye başlayınca ve ‘kapıcının karısı’ lüks araca binince çıktı. Eve gelen temizlikçinin kılık kıyafeti, kamusal yaşamda görünür olunca. 

Yıllar içinde dindar kesimin bir kısmı ihale zengini oldu ve onlar çeşitli mecralarda ahkâm kesmekle meşgulken, başı kapalı yoksul kadınlar Taşlıtarla’nın, Eyüp’ün semt pazarlarında akşam vakti yerdeki sebze meyveyi karıştırmakla meşgul.

Her zaman olduğu gibi bu yazıda da dindar kesimin erkek ve kadınını ayırmaktan yanayım. Bu nedenle Sünni-Türk’e ‘erkeği’ ekledim. 

Çünkü:  

Bunca yıldır türban tartışması sürüyor Türkiye’de. O denli ‘çekici’ bir konu ki ucunu bırakmak istemiyorlar! Evet, türbanlı kadınlara özellikle 28 Şubat sürecinde üniversite ve kamusal yaşamda ayrımcılık yapıldı. Hukuksal aykırılıklar bir yana, saçma ve terbiyesizce bir uygulamaydı bu. O uygulamaların müsebbibi olanlar da herhangi bir özeleştiri filan yapmadı ayrıca. Özeleştiri büyük günahtır Türkiye’de, malum!

Tam burada muhtemelen, “Peki, başka hangi hak sorununu yaşadılar” sorusu yöneltilecektir. Dindar ve özellikle Sünni-Türk kesimler, Türkiye’de her kimliğin yaşadığı ve eşitlikçi bir toplum olmadığımız sürece yaşayacağı ‘sınıfsal ayrımcılık’ dışında, yalnızca dindarlıklarından kaynaklanan hangi sorunla karşılaştı? 

Bu sorular, özellikle ‘iki çekince göz önünde bulundurulmak kaydıyla’ bir ölçüde makul kabul edilebilir. İki çekinceden biri, imam hatiplilere üniversiteye girişte bir süre uygulanan farklı katsayı (bence yanlıştı) ve diğeri, bazı ‘tek parti’ dönemi uygulamaları. Özel koşulların ürünü olan tek parti dönemi sona ereli 70 yıl oldu (ve neyse ki yine bir tek parti dönemindeyiz!). İmam hatip mezunları da bir süredir her mevkie özenle yerleştirildiğine göre, artık sorun kalmamış olmalı!

Bu iki durum bir yana, sağ/muhafazakâr kesimin temsilcileri, karşılaştığı irili ufaklı her adaletsizlikten bitip tükenmez mağduriyet hikâyeleri çıkarmakta ve mutlaka siyasi kazanç elde etmekte son derece mahirdir.  

Ancak o dünyanın kadınlarının yaşadığı siyasi baskı ‘kamusal alanla’ sınırlı değil. Babalarıyla, eşleriyle, abileriyle, konu komşularıyla bitip tükenmez bir mücadele içindeler ve bu elbette ‘siyasi’ bir konu. Dolayısıyla bir kadın için türban tartışmasının yalnızca türban/kılık kıyafet tartışması değil, çok daha hayati ve tüm yaşamına dair kavganın parçası olduğunu tekrar tekrar hatırlatmak isterim.

Bu nedenle asıl sorunum, ‘Sünni-Türk-erkeğin’ afra tafrası ve anlatmaya doyamadığı zulüm hikâyeleriyle.

Memlekette ne zaman muhtelif adaletsizlikler gündeme gelse birileri çıkıp “Acıları/mağduriyetleri karşılaştırmayalım” deyiveriyor. Neden? Ne demek acıları karşılaştırmayın? Mağduriyetleri karşılaştırmaktan kaçınmak, çoğu zaman asıl mağduriyeti görmezden gelmeyi hedefler. 

Siz, bir Kürt’ün, Ermeni’nin ya da Alevi’nin bu cümleyi aynı rahatlıkla kurduğunu işittiniz mi? Bu devlet, adaletsizlikte eşitlikçi davranmak için tarihi boyunca elinden geleni yaptı, doğru! Buna mukabil, devletin harcında yer alan ‘kimlikler’ dışındakilere yapılanları ya da örneğin sosyalistlere yaşatılanları ‘aynı düzlemde’ ele almanın neresi adil Allah aşkına?

Ben acıları ve mağduriyetleri karşılaştırmaktan yanayım! 

Sünni-Türk-erkek olarak, zamanında yaşadığım(ız) yoksunlukların hemen hepsi, yetiştiğim çevrenin sınıfsal niteliklerinden kaynaklanıyordu. Etnik ve dini gerekçeleri yoktu. 

İlkokulda yoksul ailelerin çocuklarına ‘Andımız’ı okuturken, oradaki Kürt (ya da belki Ermeni) öğrencilerin ne hissettiğini bilmiyordum. Kendi dünyamı biricik zanneder ve çok severken, yalnızca yoksulluğu paylaştığım Alevi komşu hakkında ‘yemeği yenmez’ dendiğini işitmemiştim. Çevremde Demirel’e sempati duyulduğu esnada işkence gören sosyalistlerden, devrimcilerden, Kürtler’den, halkın diğer çocuklarından habersizdim. 

Başkaları adına konuşma hakkını kendimde görmüyor ve bu nedenle “Ben” diyorum: Dinim, mezhebim, etnik kimliğim ve cinsel yönelimim nedeniyle hiçbir ayrımcılığa uğramadım bu toprakta. Zulüm filan da görmedim büyüdüğüm muhitte. İçinde var olduğum çevre, ‘diğerlerinin’ acı çekmesine neden olanlara destek ve oy verdi on yıllarca. Halen veriyor.

İnsan ‘zulüm’ sözcüğünü sarf eder ve sonu gelmeyen, bıkkınlık verici mağduriyet hikâyeleri anlatırken, ‘hâkim’ olmanın konforundan mahrum edilenleri düşünüp hiç olmazsa biraz mahcubiyet duymalı… 

Yazı önerisi: Murat Türker’in Bianet’te yayınlanan bu çok güzel ve ilginç yazısını okumanızı öneririm.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.