• 22.08.2020 00:00

  İkinci yazı…

‘Güçlendirilmiş parlamenter sistem’ sık işittiğimiz bir ifade haline geldi. Pazar günkü ilk metinde, kısa ve son derece basit anlatımlı bir yazı dizisi kaleme alacağımı ve bu dizinin konuyla bugüne dek hiç ilgilenmemiş, buna mukabil merak eden okuru hedeflediğini yazmıştım. 

Derdim çok basit: Ne üzerine konuşulduğunu bilmeden, herhangi bir tartışmaya başlamak, sürdürmek ve anlam vermek mümkün olmuyor.

Pazar günü yayınlanan yazının ardından, hemen ertesi gün, Selahattin Demirtaş’ın neredeyse aynı başlıklı bir yazısı ve hükümet sistemi üzerine önerileri yayınlandı T24’te. Yaptığının çok önemli olduğu kanısındayım. ‘Özgür’ muhalif siyasetçiler ABD başkan adayı Biden’ın aylar önceki sözlerine ergen yanıtları yetiştirmeye çalışırken, ‘hapsedilmiş’ bir siyasetçinin sistem önerisi sunması çok anlamlı bir tutum. Okuyacağınız yazı dizisinin sonunda Demirtaş’ın metnini de bir ‘ilk öneri’ olarak değerlendirmeye çalışacağım. Ola ki diğer partiler konuya ilişkin bir şeyler söylerse, onları da yazacağım.

Devam:

İlk yazıda bir konunun altını özenle çizmeye çalıştım: Kavramların ait oldukları düzeyler karıştırıldığında konuyu ‘anlamak’ mümkün olamıyor. ‘Parlamenter sistem’ hükümet sistemlerinden yalnızca biri. Bir siyasal sistemin demokratik olup olmamasıyla doğrudan ilgisi yok. Hiçbir hükümet biçimi (parlamenter, yarı başkanlık ya da başkanlık), zorunlu olarak demokratik siyasal sisteme yol açmayabilir.

Bu nedenle, ‘parlamenter sistem’ ile ‘parlamenter demokrasiyi’ birbirinden özenle ayırmak gerekir. Örneğin Türkiye’de parlamenter sistemin ana ilkesi 1909 anayasa değişikliğiyle kabul edildi, 1924 Anayasası biraz karma niteliği olsa da ‘parlamenter’ sistemi benimsedi; ancak parlamenter demokrasinin az çok yerleşmesi için on yılların geçmesi gerekti. 

Aynı durum parlamenter sistemin mucidi İngiltere için de geçerli. Evet, bugün tartışılılan parlamentarizm İngiliz mamulüdür. Peki İngilizlerin tasası neydi de bu hükümet biçimini buldu?  

İngilizler bir masanın başına oturup hükümet sistemi oluşturmadı. Parlamentarizmin kuralları yüzlerce yılda, adım adım yaratıldı ve parlamenter demokrasi ancak 20. yüzyılda (oy hakları vs.) tam anlamıyla yerleşebildi. Bu çok uzun tarihi anlatma niyetinde değilim elbette. Bazı önemli nokta ve anlardan söz edeceğim yalnızca. 

Tabii önce bir şeyi hatırlatarak:

Neydi ‘parlamenter sistemi’ diğerlerinden ayıran temel ilkeler: 1. Yürütme organı iki başlıdır. Devlet başkanı ve bakanlar. 2. Bakanlar hem tek tek, hem de toplu olarak meclise karşı sorumlu. Yani siyasal sorumluluk bakanlarda. 

Ne demek bu? Siyasal sorumluluk bakanlardaysa, elbette yetkinin de bakanlarda olması gerekir. Yani? Yürütmenin diğer başı olan devlet başkanı gerçekte ‘yetkisizdir.’ Çünkü sorumluluk kimdeyse, yetki de ondadır. 

Parlamenter sistemin temeli işte bu kadar basit ve anlaşılır. 

Dediğim gibi, İngilizler bu hükümet biçimini kâğıt üzerinde oluşturmadı. 1215 Magna Carta ile başlayan macera yüzyıllar sürdü. Bakmayın Fransızların çok devrimci bilindiğine; İngilizlerin irili ufaklı çok sayıda devrimci işi var. Bütün mesele, yeni bir sınıf olarak doğan burjuvazinin, eski düzenin unsurlarıyla (feodalite, hükümdar, kilise) verdiği mücadelede. 

Parlamenter sistemin tüm ilkeleri, bu mücadelenin çeşitli ‘duraklarında’ ortaya çıktı. Burjuvazi, yani ticaret yapanlar, sınıfsal karakterlerine uygun biçimde her kazanımını ‘sözleşmeye’ bağladı. Parlamento giderek güçlendi. Onun güçlenmesi demek, eski rejim kurumlarının etkisizleşmesi anlamına geliyordu. Burjuvazi önce hükümdarla birlikte hareket etti, ardından onunla da savaşa girişip galip geldi. 

İngiliz burjuvazisi bu yolda her kazanımının kıymetini bildi. Devrimciliği, geleneklerine sahip çıkışından biraz da. Belli bir tarihten sonra artık güçlenen burjuvazinin ‘parlamentosunun’ önünde hiçbir güç duramaz oldu. Bir ara, 1654’te Oliver Cromwell (burada anlatılamayacak uzun bir maceranın ardından) ‘yazılı anayasa’ yapıp (Lordlar Kamarasını lağvedip) cumhuriyete geçmeye kalkıştı, ancak uzun ömürlü olmadı. Ölümünün ardından kısa süre sonra yeni hükümdar tahta çıkarıldı, bir kez daha monarşiye geçildi ve o gün bu gün devam etti. Hatta bir daha önüne gelen devlet biçimini değiştirmesin diye, Cromwell’in başını mezarından çıkarıp meclis binasının kapısına astılar. Geleneklere düşkün derken, abartmıyorum! 

17. yüzyıl ortasındaki 1689 tarihli Haklar Bildirgesi, İngiliz tarihini ikiye bölmüş gibidir. O tarihten sonra artık meclisin tartışmasız üstünlüğü söz konusu. İngilizler meclislerinin gücünü anlatabilmek için “Erkeği kadın, kadını erkek yapamaz, bunun dışında her şeye gücü yeter” diyor. İşte parlamenter sistemin tüm ilke ve kurumları bu ‘tarihten’ doğdu.

Meclis güçlüyse, bakanlar doğal olarak ona karşı sorumlu olacaktı. Bu sorumluluk önceden cezai idi. Yani sonunda ölüm vardı. Baktılar ki olacak gibi değil, cezai soruşturma riski belirdiğinde bakanlar istifa etmeye başladı. Yani ‘cezai sorumluluk’ kendiliğinden ‘siyasi sorumluluğa’ evrildi. 

Peki, ‘hükümdarın bakanları’ meclise karşı sorumlu olacak olmasına da, koskoca hükümdarı da sorumlu tutacak haliniz yok ya! Ne yaptılar? Çok basit bir ilkeye başvurdular: “Hükümdar hata yapmaz.” Peki hata yapmazsa, sorumluluğu olur mu? Haşa, kim sorumlu tutacak koskoca hükümdarı? Eh bu durumda, siyasal sorumluluğu olmayan birine yetki verilir mi? Verilmez.

Gördüğünüz gibi, iki başlı yürütmenin bir başı olan devlet başkanının ‘sembolik’ hale gelişi özgül tarihlerinin sonucu. 

‘Başbakan’ nereden çıktı dersiniz? Yürütme yetkisinin hükümdardan bakanlara geçişini de hızlandıran, matrak bir tarihsel gelişim sonucunda! 18. yüzyılın başlarında Kraliçe Anne çocuksuz ölünce hanedan el değiştirdi ve şimdikilerin atası Alman Hannover’ler başa geçti. İlk iki kral I. ve II. George İngilizce bilmiyordu! Bir süre sonra krallar, bakanların konuşmalarını anlamadıkları için onlardan ayrılmak zorunda kaldı. Bir  yanda hükümdar, diğer yanda bakanlar. 

Bunun üzerine bakanlar, kendi aralarından güvenilir birini seçip krala göndermeye başladı, iletişimi sağlamak için. İşte o kişi zaman içinde ‘başbakan’ adını aldı. Eşitler arasında birinci! Bu yüzden, parlamenter sistemlerde başbakan ‘amir’ filan değildir. Gücü siyasal konumu ve tabii parti başkanlığından gelir. 

Bakanların meclise karşı ‘toplu sorumluluğu’ ilkesi de yine bu gelişmelerin sonucu. Çünkü bakanlar meclise karşı sorumlu olunca, hükümdar kendi bakanlarını meclis çoğunluğu içinden, aralarında iyi geçinenler arasından seçmek zorunda kaldı. Bakanlar ‘türdeş’ hale geldikçe, ‘kurul’ halinde hareket etmeye başladı. Birine yönelen güvensizlik tamamına gösterilmiş sayıldı. Sonuç: Bakanların meclise karşı ‘toplu’ sorumluluğu.   

Her kurumu anlatamaya gerek yok tabii. Mesele, parlamenter hükümet şeklinin ana kurallarının nasıl icat edildiğini, her birinin tarihsel kökeni, bir mantığı olduğunu fark etmek.  

Demek ki parlamenter sistemin en saf, yani ‘güçlendirilmiş’ hali İngiltere’de. Tümüyle sembolik hale ‘getirilmiş’ bir hükümdar, güçlü hükümet ve onu denetleyen çok güçlü bir meclis. Ve tabii güçlü/sağlam gelenekler, teamüller, bağımsız yargı vs. 

Bugün İngiliz parlamenter demokrasisini bu denli prestijli yapan, yalnızca ‘yazılı’ hukuk kuralları ve parlamenter sistemin basit iki ilkesi değil. Yönetenlerin konumunu bilmesi, herkesin meclisin gücünü/üstünlüğünü kabullenmiş olması ve tabii ki yargının itibarı. “Acaba İngiliz hükümeti şu yargı kararını uygulayacak mı?” cümlesinin İngilizcesini kurun ve bir İngiliz’e söyleyin; boş gözlerle bakacaktır yüzünüze.

Gelenekler ve haddini bilme, sistemin demokratik biçimde işlemesinin anahtarlarından biri konumunda. Yanlış anlaşılmasın, ‘taç’ hükümetin başı olarak görünüşte son derece güçlü hiç kuşkusuz. Örneğin hükümdarın yasaları ‘mutlak veto’ etme yetkisi bugün dahi olduğu gibi duruyor. Ancak bu yetki en son 1708’de Kraliçe Anne tarafından kullanıldı! 

Yürütmenin iki başından biri olan devlet başkanı konumun farkında. Haddini aşan işler yapmayı ve anayasal değerdeki yasaları ihlal etmeyi aklına dahi getirmiyor. Ya da hiçbir devlet başkanı, “Dur hükümeti kurma görevini canımın istediği milletvekiline vereyim” demiyor. Yapması gerekenleri yapıyor ve o yapması gerekenler, tarihsel süreçte hükümdarların keyfinden bağımsız şekilde belirlenmiş durumda. 

Konuya devam edeceğim…

Ezcümle, hükümet sistemlerinden biri olan ‘parlamenter sistemin’ son derece basit kuralları, ‘hukuka’ ve ‘geleneğe’ dayanan ‘diğer’ ilkelere uyulmasıyla, onların ciddiye alınmasıyla ‘demokratik’ biçimde işliyor. Yazılı anayasası olmayan bir toprakta, yazılı olan ve olmayan çok sayıda ilkeye, kurala, hukuka riayet edilmesiyle!