• 30.08.2020 00:00

  Beşinci yazı…

İlk dört yazıda, parlamenter, başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinin nasıl ortaya çıktığını; bu sistemlerin mucidi olana İngiltere, ABD ve Fransa tarihleri üzerinden kısaca anlatmaya çalıştım. Devlet biçimleri (monarşi ya da cumhuriyet) ve devletlerin egemenlik yetkilerini sınırları içinde nasıl kullandıkları (üniter, bölgeli ya da federal) konularına girmedim. Yalnızca ‘hükümet sistemi’ üzerinde durdum.

Aslında ‘hükümet sistemleri’ konusu bitti! ‘Üç ana sistem’ ve o sistemleri benimseyip onların en saf haline yakınlaşan ya da uzaklaşan ülkeler söz konusu. Batı demokrasilerinde ‘parlamenter sistem’ daha büyük iltifat görmüş durumda. Başkanlık ise yalnızca ABD’de demokratik sonuçlar verdi. Latin Amerika ülkelerinin durumu malum. Bir kez daha yineliyorum: Şu ana dek parlamenter ‘sistemin’ temel kurallarının doğumunu anlattım, sıra henüz parlamenter ‘demokrasinin’ inşasına gelmedi. 

Bir ülkenin hükümet sistemi parlamenter, siyasal sistemi anti demokratik olabilir. Her hükümet biçimi için geçerli bu. Demokratik siyasal sistemin inşası için, belli bir hükümet biçimini tercih etmek yanında başkaca şeylerin yapılmasına/varlığına gereksinim var. Hem mevzuatta hem toplumsal düzeyde.

Örneğin ırkçılığın çok güçlü olduğu bir memlekette hangi hükümet şeklini kabul ederseniz edin, ‘demokrasinin’ inşası güçleşir, o ırkçı nitelik öne çıkabilir. Hükümet sisteminin teknik bakımdan iyi işlemesi diğer sorunların kolaylıkla çözülebileceği anlamına gelmez.

Başkanlık sisteminin ve başkaca pek çok demokratik kurumun mucidi olan ABD, hâlâ dünyada ırkçı nefretin en yoğun yaşandığı yerlerden biri; iyi işleyen hükümet sisteminin ve asgari demokratik ilkelerinin yerleşmiş olması, bu feci sorunu çözebilmiş değil. Bir yanda güçlü ve özenilecek ifade özgürlüğü, diğer yanda özellikle siyahlara yönelik pervasız devlet şiddeti. Buna mukabil tarihlerinde ilk kez bir siyahı başkan seçtiler. Sonra da Trump’ı! Hepsi aynı ülkede mümkün. Örneği ABD’den veriyorum, çünkü Türkiye’de ırkçılık yok.

Peki, bu yazı dizisinde şu ana dek başlıca üç hükümet sisteminin doğumu anlatıldıysa, neden Almanya’nın sistemine de değinme ihtiyacı duyuldu? Zira Almanya parlamenter sistemle yönetiliyor, bu bakımdan çok özgün bir tarafı yok. 

Birkaç gerekçeyle: Almanya, yalnızca siyasi değil, tarihsel ve insani gerekçelerle de Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. Ayrıca dünyayı cehenneme çeviren Nazi deneyimi ardından, özel koşullarda kurulmuş ve devam ettirilebilmiş bir demokrasiye sahipler. Anayasaların, kendilerinden önceki dönemlerin açmazlarını çözmeyi amaçlayan niteliğine dair ilginç, anılması gereken bir örnek. Hem, parlamenter sistemin ‘güçlendirilmiş’ yanına ilişkin bazı örnekler bulmak da mümkün.

Almanya neden parlamenter sistemi tercih etti?  

Hayli zahmetli tarihi olan ülkelerden biri Almanya. Dinmeyen bir ‘birlik’ özlemiyle geçmiş asırlar. 1871’dekinin ardından, 1990’da ikinci kez kurulabilmiş birlik ile ulaşılan mutlu son.

Martin Luther’in 1517’de bir kilisenin kapısına astığı ’95 tezi’ ile doğan Reform hareketi sonrasında başlayan köylü devrimi, prenslerin daha da güçlenmelerine neden olmuştu. 1555’te her prense kendi dinini belirleme hakkı verilince (Augsburg Din Barışı) büyük kavga koptu ve 30 yıl süren savaşların ardından nüfusun neredeyse üçte biri kaybedildi. Sonuç: 1648 Vestfalya. Bu dönemde Almanya 300’ün üzerinde prensliğe bölündü. 

Sonrası, bitip tükenmeyen bir ‘birleşme’ çabasının tarihi. 20 yüzyılda dünyayı kan revan içinde bırakacak Alman milliyetçiliğinin köklerinde yer alan Prusya Krallığı’nın nüvesi, 18. Yüzyıl’da Brandenburg prensliğinde yeşerdi. 19. Yüzyıl başında Napolyon’un ortalığı altüst edişiyle Alman Konfederasyonu kuruldu (1815). (‘Konfederasyon’ bir devlet biçimi değildir. Devletlerin bir araya geldiği ‘gevşek’ bir yapıdır.) Almanların talihini değiştiren, 1861’de (Osmanlı’da Abdülaziz saltanatının başladığı tarih) Prusya tahtına oturan I. Wilhelm ve başbakan olarak atadığı Bismarc oldu. Bu yönetim önce Avusturya’yı, 1870’te ise Fransa’yı yenerek Alman rüyası olan ve 25 eyaletten oluşan birliği Ocak 1871’de kurabildi. I. Wilhelm Versay’da (Versailles) Alman İmparatoru ilan edildi. 

1888’de tahta çıkan ve II. Abdülhamit’e yakınlığıyla, iki kez gerçekleştirdiği İstanbul ziyaretleriyle (ve tabii Sultanahmet’teki meşhur çeşmesiyle), Osmanlı’nın başını derde sokuşuyla, savaşı kaybedince Hollanda’ya kaçışıyla bilinen II. Wilhelm, Bismarck’ın denge gözeten yönetim tarzıyla uyuşmuyordu ve ‘Demir Şansölye’ Bismarck 1890’da görevi bıraktı. Alman birliğinin mimarı olan Bismarck’a duyulan saygıdan, başbakanlar bugün de ‘şansölye’ sıfatını kullanıyor.

İlk savaşın ardından sosyal demokratların devrimci olmayan kanadı (devrimci kanadı öldürerek!) Weimar Cumhuriyeti’ni kurdu ve anayasa, dönemin en ‘liberal’ metinlerinden biri olarak kabul edildi. Gerisi malum… Büyük ekonomik ve toplumsal krizler, bir ‘öndere’ duyulan ihtiyaç, o önderin (ki bir ruh hastası) ortaya çıkışı, engellenemeyişi, milliyetçilik yarışında Hitler ile aşık atmaya kalkan muhalefetin basiretsizliğiyle göz göre göre ve ‘seçimlerle’ iktidar oluşu, milyonlarca insanın kaybıyla sonuçlanan ikinci savaş ve 1871’de kurulan birliğin 1945’te Yalta ve Postdam’da alınan kararlarca bir kez daha bozulması…

Almanya savaş sonrasında galiplerce bölüşüldü. SSCB doğu bölgesine yerleşirken; Fransa, İngiltere ve ABD geri kalanına hakim oldu. Berlin dörde bölündü. Fakat Soğuk Savaş artık neredeyse tarihten silinmek üzere olan Almanya’nın çok işine yaradı; burada anlatılması gereksiz gelişmelerin ardından, 1949 sonbaharında Batılıların işgali altındaki bölgede 11 eyaletten oluşan FAC (Federal Alman Cumhuriyeti) kuruldu. İki yıl sonra batılı üç devlet savaş durumunun sona erdiğini (1955’te SSCB açıkladı) duyurdu, FAC 1955’te NATO üyesi oldu ve özellikle Marshall yardımının katkısıyla büyük bir ekonomik gelişme sağladı. Almanya’nın üçte ikisi FAC, üçte biri DAC (Demokratik Alman Cumhuriyeti) hâkimiyetinde kaldı.

1961 yazında Berlin Duvarı’nın inşası, 1973’te FAC ve DAC’ın ayrı ayrı BM üyesi oluşları, 1980’lerin sonlarına doğru Doğu Bloku’nun dağılmaya başlaması, Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve yeniden ‘birleşme’ olasılığı… Dört ülkenin onayı gerekiyordu, görüşmeler başladı. Doğu yakasında komünistler güç kaybederken seçimleri Batı ile birleşme yanlıları kazandı. Birliğin önündeki iç ve dış engeller de teker teker kalkınca Ağustos 1990’da birlik anlaşması imzalandı, Ekim’de işgalci devletler hak ve yetkilerinden vazgeçti ve 3 Ekim günü Almanlar tarihlerinde ikinci kez ‘birlik’ sağladı.  

İşte o birliğin sağlandığı gün, FAC’nin anayasası olan Temel Yasa, yeni devletin anayasası oluverdi. 

Ne zaman yapılmıştı bu Temel Yasa?

1948’de üç işgal gücü, kendi bölgelerinin eyalet başkanlarını bir anayasa hazırlamakla görevlendirmiş, kurulan ‘konsey’ Mayıs 1949’da anayasayı kabul etmişti. 

Bunca gevezeliğin nedenine geldi sıra: 

1949 tarihli TY, Almanya’nın o güne dek yaşadığı krizlerin tekrar etmemesi için ’emniyet sübabı’ niteliğinde çok sayıda düzenlemeye yer verdi. Bir gün birleşme umudunu canlı tutmak için bazı kapılar aralık bırakıldı. Adının ‘anayasa’ yerine, ‘temel yasa’ olmasının nedeni bu. Ayrıca anayasa kendisinin ‘geçici’ olduğuna dair başkaca ifadelere de yer verdi. Fakat şimdi konumuz bunlar değil, anayasanın kurduğu hükümet sistemi… 

‘Parlamenter’ olan hükümet biçimine geçmeden önce çok kısaca: 

Son derece demokratik ve sütten ağzı yananın yoğurdu üfleyerek yediği ‘temel haklar’ rejimini şimdilik geçelim, sonraki yazılarda bazı maddelerine değineceğim.

Almanya ‘federal’ bir devlet. Bu tercih, tarihi boyunca peşinde koştuğu siyasal birlik özleminin hep eyaletler sistemi biçiminde düşünülmüş olmasının bir sonucu aslında. Federasyon kavramını duyunca aklına yalnızca ‘bölünme’ gelen ahali için hayli yadırgatıcı bir durum olmalı. Acep bizi kıskanmalarının nedenlerinden biri, son derece demokratik üniter idari yapımız olabilir mi? Kim bilir… 

Bugün 16 eyalet ve üç şehir devlet (Berlin, Bremen, Hamburg) var Almanya’da. Tabii merkezi devletin özellikle yasama alanında çok yetkili olduğunu ve eyaletlerin yürütme organlarıyla birer güçlü uygulayıcı olduğunun altı çizilmeli. Federalizm (ve eyaletlerdeki yerel yönetimler) o kadar önemli ki, anayasanın ‘değiştirilmesi yasak olan’ hükümlerinin bir kısmı bu düzenlemelere ilişkin. 

Parlamento, her federal devlette olduğu gibi iki kanatlı: Bundestag (halkın temsili) ve Bundesrat (eyaletlerin temsili). Yargının en önemli organı Federal Anayasa Mahkemesi. 16 üyesi olan bu son derece prestijli ve Türkiye ahalisine çok ilginç gelecek şekilde ‘kararlarına uyulan’ mahkemenin yapısına, daha sonra yeri gelince değineceğim. 

Peki nasıl bir parlamenter sistem var Almanya’da? Almanlar neden Almanyayı ‘her manada şaha kaldırma noktasında’ bir ‘Alman tipi başkanlık’ sistemini benimsemedi? 

Bir önceki yazıda, ülkelerin hükümet sistemlerinin niteliğini tahmin edebilmek için ‘isim hatırlama’ testi önermiştim. Alman cumhurbaşkanının adını hatırlayan var mı? Sanmıyorum. Oysa şansölye Merkel’i hepimiz biliyoruz. Willy Brandt’ı, Helmut Kohl’u, Gerhard Schröder’i ve diğer başbakanlarını bildiğimiz gibi. Çünkü Almanlar, klasik sayılabilecek (yani ‘güçlendirilmiş’!) parlamenter hükümet sistemine sahip. Hükümet sistemine ilişkin düzenlemeler Madde 62’den itibaren: Sembolik yetkilerle donatılmış cumhurbaşkanı ve son derece güçlü bir başbakan. Onun sorumlu olduğu güçlü bir meclis. Parlamenter sistem bakımından ilginç bir durum, bakanların meclise değil başbakana sorumlu olmaları! 

Sembolik cumhurbaşkanı beş yıllığına, en çok iki kez seçilebiliyor. Seçimi yapan, Bundestag ve eyalet meclislerinden (landtag) gelen üyelerin oluşturduğu ‘federal devlet kurultayı.’ Cumhurbaşkanı hükümet ye da meclis üyeliği yapamıyor.

Ezcümle, Weimar döneminin güçlü cumhurbaşkanının ceremesini (anayasal yetkilerini anti demokratik yönde kullanan Hindenburg ve Hitler) fazlasıyla çeken Almanya’da tüm siyasal sorumluluk başbakanda. Yine ilginç bir düzenleme, başbakanın hükümetin hazırladığı İçtüzüğe göre çalışıyor oluşu.

Burada değinilmesi gereken özgün bir kurum ‘yapıcı güvensizlik‘ olabilir. Anayasa’nın 67. maddesine göre bir başbakanın meclis tarafından ‘güvensizlik’ oyu ile düşürülmesi, ancak o güvensizlik önergesinde ‘yeni adayın’ adının yer alması koşuluna bağlı. Böylece hükümet istikrarsızlıkları önlenmek istenmiş. Dedim ya, yoğurdu üfleyerek yiyorlar; Nazilerin iktidara geldiği süreç, aynı zamanda bitip tükenmez seçimler süreciydi. 1924-1932 arasında meclis altı kez yenilenmek zorunda kalmıştı. Bu gelişmelerde (ve anayasanın askıya alınması macerasında), öngörüsüz milliyetçi Hindenburg’un az buz katkısı yok.

Gördüğünüz gibi Almanya, güçlü demokrasisini, ‘saf parlamenter’ hükümet sistemini benimseyerek kurdu. Ve bininci kez: Yalnızca hükümet sistemi değil; diğer anayasal, yasal, siyasal, toplumsal tercihlerin bütünü, Almanya’yı Almanya yaptı.

Belki bir örneği hatırlatmak daha açıklayıcı olur: Yıllar önce (Şubat 2012) Alman Cumhurbaşkanı Christian Wulff istifa etti. Tövbeler olsun! Neden? Hannover Savcılığı parlamentoya, cumhurbaşkanı hakkında soruşturma açılması için başvurdu. Efendim, iddia odur ki Wulff, Aşağı Saksonya Eyaleti’nde başbakanlık yaptığı dönemde ‘bir işadamının eşinden faizi düşük kredi almış’ ve birtakım iş insanlarının villalarında tatil yapmış vs. E ne var bunda? Allah aşkına insan bu yüzden istifa eder mi? Wulff istifa konuşmasında, ‘kendisine olan güvenin zedelendiğini,’ söyledi. Hiçbir şey anlamadığınızı tahmin ediyorum muhterem okur, boşverin…