• 7.09.2020 00:00

  Altıncı yazı… 

İlk beş yazıda, üç ‘temel’ hükümet biçiminin (parlamenter, yarı başkanlık, başkanlık) nasıl ortaya çıktıklarını ve kendine özgü ilkelerini anlattıktan sonra, Türkiye’yi yakından ilgilendiren Almanya’nın parlamenter sistemini çok kısaca özetledim. Bu yazı, yine bir başka parlamenter sistem üzerine: İspanya.

Çok mu özgün yanları var İspanya’nın? Hayır, ‘hükümet biçimi’ olarak yok. Fakat İspanya, Türkiye’nin en temel açmazlarından biri olan ‘Kürt sorunu’ bağlamında önemli bir dneyim. Ayrıca anayasasını yapma aşaması dikkatle incelenmesi gereken bir örnek. Kararlı bir ‘kuruculuk’ faaliyetinin olumlu sonuçları hakkında epeyce fikir veriyor. 

Kuşkusuz her karşılaştırma ve genelleme sorunlar barındırır. İlk yazıdan itibaren anlatmaya çalıştıklarımdan biri de bu. Sistemleri ya da açmazları birbirine benzer görünen ülkelerin o benzerlikleri, pek benzemeyen koşulların ürünü olabilir. Buna mukabil tüm siyasal sistem ve hükümet şekli tartışmalarında ‘karşılaştırma’ bir gereklilik. Mesele, karşılaştırılanların özgül yanlarını görmezden gelmemek ve “Orada olduysa aynı şey burada da olur” demekten olabildiğince kaçınmak. Ancak yinelemek gerekirse, İspanya’nın, özellikle anayasa yapım sürecinde ‘yaşanan zorlukları aşma iradesi’ hakikaten takdire değer.

Yazı dizisi açısından beni/bizi daha çok ilgilendiren, İç Savaş ve ardından kurulan sistem ile Franco’nun ölümün ardından yaşananlar. Tabii bir de yürürlükteki anayasa. (okuyacağınız yazının bir kısmı, konuya ilişkin yıllar önce kaleme aldığım metnin değiştirilmiş tekrarı sayılır.)

İspanya, burjuva devrimini çok geç gerçekleştirebilmiş bir ülke. Cumhuriyet 1931’de ilan edildi. Bu öyle bir tarih ki, dünyayı altüst eden ekonomik bunalımın hemen sonrası. Dolayısıyla cılız burjuvazi işçi sınıfı karşısında son derece telaşlı ve Batı burjuvazisinden farklı olarak feodal yapılarla mücadeleye girişemiyor. Kilise vs. çok güçlü İspanya’da. Ha keza milliyetçilik.

İkinci Cumhuriyet nasıl kurulabildi? 1923’ten itibaren ülkeyi yöneten General Rivera’nın iktidarı 1930’da sona erince, Kral 13. Alfonso’nun (şimdiki Kral’ın büyük dedesi) yeni hükümet için yaptığı görevlendirmelerde, bırakın sürdürülebilir bir alternatif yönetimin ortaya çıkışını, gerçekte monarşi yanlılarının büyük güç kaybettiği ortaya çıkıyor. Bunun üzerine Kral baskıya dayanamayarak yıllar sonra ilk kez yerel seçimlerin yapılacağını ilan eder. İşte bu seçimde Cumhuriyetçiler ile Sosyalistlerin ‘sol’ koalisyonu zafer kazanıyor. Bunun üzerine Alfonso’nun son atadığı Aznar istifa ederken ve Kral da ülkeyi terk ediyor. II. Cumhuriyet yönetimi bu sürecin ürünü. Sonrası, reform için çabalayan Cumhuriyetçiler ile karşıtları olan büyük toprak sahipleri ve koyu dindarlar arasındaki mücadele.

1931 ilkbaharında, Aralık 1939’a dek yürürlükte kalacak yeni anayasa kabul edildi. Liberal demokratik haklar, kadınlara oy hakkı, parasız ve laik eğitim gibi, en önemlisi ‘bölgesel özerklikler’ gibi hükümler içeren bir anayasa. Laikleşmeye hız verilmesi, örneğin köklü bir mazisi olan ve o esnada en yaygın eğitim kurumlarını temsil eden ‘reform karşıtı Katoliklerin’ okullarının kapatılması vs., kapsamlı kamulaştırmalarla toprak reformu gibi uygulamaların hangi kesimleri rahatsız edeceğini tahmin etmek zor değil.  Reformlara duyulan tepki 1933 seçimlerinde ortaya çıkıyor ve sağ partilerin oyu artıyor. Yeni hükümetin başlıca siyaseti ise, bir öncekinin reformlarıyla mücadele! 

1935’te krizler iyice belirginleşince bir seçim kararı daha alındı ve Şubat 1936’daki seçimi komünistler ile sosyalistlerin ‘Halkçı Cephesi’ kazandı. Devrimcilerin sokağa çıkması, siyasi mahkumların serbest bırakılması, kiliselere yönelik saldırılar, milliyetçilerin solun tümüyle hukuk dışına çıktığı yönündeki propagandası, kaos, şiddetin ve milliyetçi saldırıların artışı, beklenebileceği gibi ‘darbe söylentileri’ ve darbe planlarının başlaması, hükümetin askerlerin yerini değiştirme (Franco’nun Kanarya Adalarına tayini gibi!) çabaları vs. 

1936 Temmuz’unda burjuvazinin ve toprak sahiplerinin sesi olan ordu ayaklanıyor. Sonrası, malum İç Savaş. Aslında o esnada burjuvazinin bir kesimi hükümetin yanında, fakat devrimcilerin fazla yüz bulmasını istemediğinden halka silah dağıtılmasını istemiyorlar. Ayaklanma hız kazanınca hükümet çekildi ve yeni hükümet halka silah dağıtmaya başladı. İki tarafında da silahlandığı savaş 1939’a dek sürer ve sonunda, çok daha güçlü konumdaki milliyetçilerin-faşistlerin zaferiyle sonuçlandı.

Yukarıda, ‘yerel özerklikler’ ifadesi geçti. Bunu özellikle söylüyorum, çünkü İspanya ve anayasal gelişmeleri için milliyetçilik, hem dindar ve milliyetçi Madrid yanlıları, hem de milliyetçi ve aslında daha az dindar da olmayan bağımsızlıkçılar bakımından önemli. Franco döneminde de, sonrasındaki yeni anayasa döneminde de. Diyeceğim, milliyetçilik yalnızca sağcılar değil, örneğin Bask ‘milleti’ açısından da son derece belirleyici. Hatta Bask milliyetçiliğinin kurucusu Sabino Arana, işi ‘ırkı’ temel almaya götürüp örneğin ‘Baskça konuşulan topraklar’ anlamına gelen ‘Euskal Herria’dan, ırkı kasteden ‘Euskadi’yi türetip metinlerinde bunu kullanıyor. PNV (Milliyetçi Bask Partisi)’nin işlevi de Euskadi’nin bağımsızlığı.

İşte 1936’da ayaklanan generallerin başlıca kaygılarından biri buydu. Ayrılıkçı hareketler. Çünkü ‘Halkçı Cephe’ hükümeti (Başbakan Manuel Azana), özerklik statüleri için bir çerçeve çizerek, güçlü merkezi bir devlet ile özerklik statüsüne sahip ve merkezin çıkardığı yasalar çerçevesinde hareket edebilecek üç bölge öngörmüştü: Katalonya, Euskadi (Bask) ve Galicia. Söz konusu bölgelerin ahalisi içinde bu konumu kabullenmeyenler (örneğin PNV) olduğu gibi, ‘Hiç yoktan iyidir’ diye düşünenler de vardı. 

Bu nedenle 1936 Şubat’ında yapılan seçimleri Halkçı Cephe’nin kazanması generalleri  telaşlandırmıştı. Generaller, ayaklanmalarının ardından kamuoyuna yaptıkları açıklamada (Akın Özçer’in Çoğul İspanya adlı kitabından alıntı yapıyorum), özetle, Katolikliğin zedelenmemesi gerektiğini, Cumhuriyetçilerin ülkede otorite boşluğu yaratıp anarşi ve kaosa neden olduğunu (12 Eylül Türkiye’sinden tanıdık gelmiştir!) açıkladıktan sonra şöyle tamamlıyor: “Cumhuriyet, bölgelere özerklik statüleri tanımak suretiyle ülke bütünlüğünü tehlikeye düşürmektedir.”

Franco’nun iç savaştaki ilk hedefi de Euskadi oldu. Bask şehri Guernica! Haziran 1937’de Bilbao (Bask’ın başkenti ve Sabino’nun doğum yeri) ele geçirildi. Sonrası, yüzbinlerce insanın Fransa ve diğer ülkelere göçü, muhaliflerin tasfiyesi, cezaevleri, cinayetler vs… İkinci savaşa girmedi İspanya ama faşistlere verdiği destek nedeniyle savaş sonrasında Batı bir süre Franco’yu yalıtmaya çalıştıysa da, diktatörün imdadına Soğuk Savaş koşulları yetişti. Komünizm karşıtlığı ABD’nin çok işine gelmişti. 1953 yazında da Vatikan ile bir anlaşma imzalandı. 

Franco’nun, baskın nitelikleri ‘anti-komünizm’ ve ‘korporatizm’ olan ‘Falanjist’ (Falanj Partisi 1933’te kurulmuştu) rejiminin aşamaları var. Cumhuriyetçilerin yarattığı ve desteklediği hak ve özgürlükler düzenini bastırmakla geçen ilk yılları takip eden dönemde, aynı sertlikte devam etmiyorlar. Tabiri caizse ‘mutedil faşizm’ denilebilecek bir rejim. 1942 tarihli bir Organik Yasa’yla birlikte artık parlamentonun da (Cortes), hükümet (aslında Franco) karşısında pek hükmü kalmamıştı. 1950’lerle birlikte adım adım bazı değişiklikler oldu. ABD’nin de etkisiyle önemli ekonomik gelişme sağlandı ve bunda ekonomiyi ‘liberal’ olarak anılan teknokratlara bırakmasının etkisi var tabii. ‘Franco’nun Prensleri’ diyebiliriz bu becerikli insanlara! 1955’te Franco rejimi BM’ye kabul ediliyor. Tabii parti, hep Falanj Partisi. Rejimin kendine özgü yanları ve zaman içinde dönüşmesi nedeniyle olsa gerek, yatağında ölmeyi başarıyor ‘Caudillo’ Franco! (Caudillo, Duçe ve Führer’in İspanyol versiyonu.)  

Franco 1975 yılının Kasım ayında ölüyor ve öncesinde yine kendisinin belirlediği sistem gereği bir ‘monark’ başa geçiyor. Dedesi (Alfonso) ülkeden kaçan ve sürgünde ölen Juan Carlos aynı yılın sonunda kral oluyor. Söz konusu yasa 1972’de çıkmıştı ve Franco kendinden sonraki yönetici olarak Juan Carlos’u tayin etmişti. Carlos 1940’larda İspanya’ya getirilmiş ve eğitimini orada alıp devlet hizmetinde görevlendirilmişti. 2014’e dek tahtta kaldı ve yerini oğluna bıraktı. Şu sıralar yolsuzluk iddiaları nedeniyle başı fena dertte ama bu konumuz değil.

1975 sonrası, bana çok etkileyici görünen anayasa yapım süreci:

Pek çok yerde olduğu gibi, İspanya’da da yıkıcı bir deneyim sonrası ‘yeniden başlama’ hedefi var. O esnada ortada, ‘olağan dönem parlamentosu’, ‘başbakanı’ ve ‘kral’, yani sıradan bir yürütme ve yasama dengesi varmış gibi görünse de aslında tüm bu olağanlık bir olağan dışılık haline karşılık geliyor. Bu nedenle İspanya’da sıradan meclis çoğunluğunun yeni bir anayasa yapabilmesi, söz konusu sıradanlığın yalnızca görüntüden ibaret oluşuyla açıklanabilir ki bu yanılsamayı bozan, Kral Carlos’un, bir konuşmayla parlamentoyu ‘kurucu meclis’ ilan edişi oldu. 

Demokratik dönüşüm için çok sayıda ‘reform’ gerekiyordu. Carlos, Adolfo Suarez’i Başbakan olarak atadı. Seçim yapıldı, yeni döneme başlamak için yaşamsal olan ‘af’ ilan edildi, siyasi reform için Franco’cu orduyu ikna çabası başladı. Generaller beklendiği kadar fazla tepki göstermeyince reform yasası meclisten geçti. Siyasi Reform Yasası Aralık’ta halkoylamasına sunuldu ve yaklaşık yüzde 95 oy ile kabul edildi. 

Ardından çok zorlu bir iş, ‘siyasi kararlılık’ sayesinde başarıldı. Öncelikle tüm siyasi partiler yasallaştırılmaya çalışıldı. Amaç, siyasi yelpazenin farklı renklerini parlamento dışında bırakmamaktı. Haziran 1977 seçimlerine, uzlaşmayan ETA’nın (ETA’yı anlatmaya gerek duymuyorum) partisi EİA dışında tüm partiler katıldı ve önemli bir eşik aşılarak farklı siyasal eğilimler mecliste temsil şansına kavuştu. Suárez birinci parti (UCD –Demokratik Merkez Birliği-) ve Suárez tarafından siyasal reformlar konusunda ikna edilen Sosyalist Felipe Gonzalez’in partisi (PSOE –İspanya Sosyalist İşçi Partisi-) ikinci parti olmuştu ki bu sonuç, sürecin devam edebilmesi açısından çok önemliydi. 

Asıl ilginç olan, yeni meclisin ‘kuruculuk’ vasfını (anayasa yapabilmek için gerekli olan ‘asli kuruculuk’ niteliği), Kral’ın konuşmasıyla kazanmış oluşudur. Kral, Temsilciler Meclisi’ni açış konuşmasında şaşırtıcı (!) bir çıkış yaparak anayasa talep etti. Oysa Siyasi Reform Yasası’nda parlamentoya böyle bir kuruculuk niteliği verilmemiştir. Meclis bunun üzerine, Anayasal İşler ve Kamusal Özgürlükler Komisyonu oluşturdu ve tüm partilerden oy oranları kadar üye alındı. Üç ay içerisinde taslak hazırlayacak bir alt komisyon kuruldu. Yöntem: Taslak önce Komisyon’da, sonra iki Meclis’te, ardından Meclis/Senato ortak Komisyonu’nda görüşülerek benimsenecek ve nihai metin halkoyuna sunulacak. Süreçte partiler ön safta yer alırken, sivil örgütler daha ziyade baskı unsuru işlevi üstleniyordu. Tabii ilgili kurullar dikensiz gül bahçesi de değildi. PNV (Milliyetçi Bask Partisi) ve silahlı eylemleri zaman zaman artırarak sürdüren ETA, uzlaşmayı güçleştirmişse de demokrasiye geçiş yönündeki siyasi kararlılık duraksamadı. Merkeze yakın partiler arasında ise uzlaşma sağlanabiliyordu. 

Bilindiği gibi en büyük pazarlık ‘bölgeler’ konusunda yaşanmış ancak sağın ve Frankocu ordunun tepkileri göğüslenip, PNV’yi görünüşte memnun etmese de az çok ikna eden bir yapı benimsenebildi. Halkoylaması Aralık 1978’de yapıldı ve Anayasa ülke genelinde yaklaşık yüzde 84 ile kabul edildi. (Fakat katılım düşük, yüzde 50’lerde kaldı.) Tüm çalışmalar, silahlı eylemlere ve suikastlere rağmen kararlılıkla sürdürülmüştür. 

Burada Franco’nun bakanlığını yapmış, milliyetçi gelenekten bir başbakan ile sosyalist muhalefet liderinin, anayasa yapım sürecinde nasıl dirayetli davrandıklarını görebiliyoruz. Etkileyici derken kastım bu. Yani ortada bir sorun, o sorunun nedenleri, o nedenlerin farkında olan ve sorunları gidermek için yapılması gerekenlerden ürkmeyen, üstelik bunu son derece güç koşullarda başaran bir ‘siyasi’ irade var.

1976-1981 tarihleri arasında, yani tam geçiş döneminde başbakanlık yapan Adolfo Suarez, döneme dair şunları söylemiş (hayli serbest bir çeviri ve özetle): 

“İspanya’nın, benim de parçası olduğum ‘demokrasiye geçiş’ sürecinde, aslında mutlak bir tarihsel determinizmin olmadığına ilişkin çok önemli bir ders aldım. Mesele şu: Gelecek, hakkında kesin kararlar verilebilir olmaktan epeyce uzak ve bizlerin de parçası olduğu toplumsal yapıların çözümlenmesi her ne kadar bir öngörülebilirlik sağlıyorsa da, işin püf noktası, tarihi şekillendiren insanların özgür iradesi.”

Bu yargıya katılır ya da katılmayabiliriz, ancak Suarez’in o çok zor dönemden çıkardığı dersi küçümsememeli. İsteyince oluyor, demiş aslında!

İspanya’nın yürürlükteki 1978 Anayasası, temel hak ve özgürlüklerin genişçe tanındığı, idari olarak ‘bölgeli devlet’ kuran (17 bölge) ve hükümet biçimi olarak ‘parlamenter monarşiyi’ tercih etmiş, meclisin iki kanatlı olduğu (Kongre ve Senato) bir anayasadır. Türkçesi; önceki dönemde can yakan her neyse, onların bir daha tekrar etmesini istemediler. 

Anayasa’nın ‘bölgeli devlet’ tercihini bu yazı dizisinin ilerleyen bölümlerinde anlatacağım. Şimdilik, bölgeli devletin ‘üniter’ devlet içinde yer aldığını ve Türkiye’nin 1921 tarihli anayasasını çok andırdığını söylemek istiyorum. Türkiye’de zaman zaman gündeme gelen ‘güçlendirilmiş yerel yönetim’ kavramının büyük kardeşi sayılır! 

Yinelemek gerekirse İspanya, Franco sonrasında, devlet başkanının (kral) sembolik ve asıl yetkinin hükümette olduğu, başbakan yerine ‘hükümet başkanı’ sıfatının kullanıldığı, o hükümet başkanının ve ‘başkan yardımcılarının’ (istenirse başkaca bakanlar da atanabiliyor) tümünün Cortes’e karşı sorumlu olduğu bir parlamenter sistem (md.97 ve devamı) benimsedi. Türkçesi: yetki ve sorumluluk hükümette. Başkanlık ve türevi olan hükümet biçimlerini akıllarından dahi geçirmediler. Çünkü Franco rejimini yaşamışlardı…       

Artık Türkiye anayasalarında ‘hükümet biçimi’ tercihlerine ve yaşanan sorunlara geldi sıra. Devam edeceğim…

Bir iki kitap önerisi: Emekli Büyükelçi Akın Özçer’in Çoğul İspanya (İmge: 2006) ve meslektaşım Elçin Aktoprak’ın Devletler ve Ulusları (Tan: 2010). George Orwell’in Katalonya’ya Selam (BGST: 2012) ve eğer bulabilirseniz Ferit Burak Aydar’ın  İspanya İç Savaşı’nın İzinde (Agora:2017-Baskısı tükenmiş ne yazık ki).