• 26.09.2020 00:00

  Onuncu yazı…

İlk sekiz yazıda hükümet sistemleri, dokuzuncu yazıda Selahattin Demirtaş’ın ‘güçlendirilmiş’ parlamenter sistem önerisi üzerine yazdım. Sıra parlamenter sistemin hangi yollarla ‘parlamenter demokrasiye’ evrilebileceği üzerine düşünmeye geldi. 

(Bundan sonraki yazıların çatısını, daha önce bir hocamız için çıkarılan ‘armağan kitap’ için kaleme aldığım bir makale oluşturacak. ‘Ömür Sezgin’e Armağan’ içinde yer alan ‘Bir Anayasayı Nasıl Yapmalı?’ başlıklı yazı, 2014’te yayınlanmıştı. (Mülkiyeliler Birliği) Bazı kısımlarını olduğu gibi alıntılayacağım makalenin çoğu yerini değiştirip/güncelleyip ‘gazete’ için uygun hale getirmeye çalışacağım.)

Bu ve takip edecek yazılarda, öncelikle ‘ne üzerine konuştuğumuz’ ve ‘anayasal sorunların tartışılma şekline’ ilişkin bazı öneriler getireceğim. Bunları, ‘birlikte düşünme daveti’ olarak da kabul etmek mümkün. Siyasi yönleri olan bazı anayasa tartışmalarını (türban, parti kapatma, ilk üç madde gibi) bir kez daha hatırlatıp anayasaların ‘içindeki sözcüklerle’ değil, Mümtaz Hoca’nın ifadesiyle ‘dışındaki hayatla’ anlaşılıp yorumlanabileceğini anlatmayı deneyeceğim.  

Yeni bir anayasanın neden, nasıl ve hangi içerikle yapılması gerektiği sorularına farklı yanıtlar verilebilir. Ancak çoğu zaman ne tek tek ‘kişilerin’ ne de verilecek ‘farklı yanıtların’ fazlaca belirleyici bir önemi olur. Çünkü anayasaları asıl olarak belli tarihsel kavşakların koşulları içinde  mücadele eden, farklı düzeylerde iktidar sahipleri (ve nihayetinde meclisler) yapar. Burada ‘iktidar’ ile anlatılmak istenen yalnızca bir siyasal parti ya da partiler koalisyonu, hükümetler vs. değil. Asıl mesele bir yerlerde somutlaşan güç birikimi ya da paylaşımı. 

Söz konusu ‘güç’ bir dönem belli bir kişiyi, bir başka dönem bazı kurumların birlikteliğini temsil edebilir. Ortaya çıkan anayasa elbette salt egemen ideolojinin değil, ancak büyük ölçüde onun ‘onayladığı’ bir metin olacaktır. Çatışan, yarışan, mücadele eden siyasi önceliklerin, daha güçlü olanın taleplerine yakın bir ‘yerde’ uzlaşması… Muhtemelen hiçbir siyasi oluşumu çok mutlu etmeyen, herkesin kırmızı çizgilerini biraz bulanıklaştıran ama tümüyle ortadan kaldırmayan, günü kurtarmaktan çok geleceğe yönelik denge arayışında, yurttaş çoğunluğunun hiç olmazsa ‘eh peki’ dediği bir yer… Eğer az çok ‘uzlaşmacı’ bir yapım süreci ve metinden söz edeceksek. 

Diyelim, birinin önceliği yeni anayasanın öncelikle Kürt sorununu çözmek için yapılması olabilir. Sorunun çözümünü bir ‘zorunluluk’ olarak tanımlayabilir. Buradaki ‘öncelik’ ya da ‘zorunluluk’, kuşkusuz yalnızca bir soruna ilişkin değişikliklere yer veren değil, ancak kesinlikle ‘o’ sorunu da göz önünde bulundurması gereken anayasa hazırlanması gerekliliğini anlatır. Söz konusu öncelik ‘asli iktidarın’ (yeni anayasa yapma yetkisine ve gücüne sahip olan iktidar) kullanılabilmesine yönelik yetkinin varlığı açısından yaşamsal. 

Eğer bir başkası bu önceliğe karşıysa, buna karşılık yine de ‘türev kurucu’ iktidarın (yani elinde ‘yeni anayasa’ yapma yetkisi değil, yalnızca ‘anayasa değişikliği’ yapma yetkisine sahip iktidar) ‘yeni’ bir anayasa hazırlayıp kabul edebileceğini savunuyorsa, o zaman başka bir ‘temel sorun’ tanımı yapmalı. Bu konuyu daha sonra ‘ilk üç madde’ ile ilgili yazıda anlatamaya çalışacağım. 

Kuşkusuz bu ‘zorunluluk’ halinin, içi doldurulmadığında boş laf olarak kalacak ifadelere iltifat etmeden anlatılması gerekiyor. Örneğin ‘sivil’, ‘demokratik’, ‘herkesi kucaklayan’ vb. anayasa talepleri, içerik tanımlanmadığı sürece bir değer taşımıyor. 

Ayrıca bir sosyalist ile koyu milliyetçi ya da katı inanç sahibi bir yurttaşın her kavrama yüklediği anlam farklı olabiliyor. Kuşkusuz söz konusu kavramlar ‘herkesin üzerine yakışanı giyeceği’ şekilde anlaşılamaz. ‘Demokrasi’ denildiğinde kastedileni anlamak için bakılacak bolca örnek sistem, uygulama, uluslararası yargı kararları, zengin bir literatür var. 

Sorun şu ki Türkiye’de temel kavramlar, o kavramların somut içerikleriyle bağdaşmaz biçimde anlaşılıp yorumlanabiliyor. Hâlihazırdaki Türkiye’de benim gönül rahatlığıyla ‘faşist’ sıfatını uygun göreceğim kimi insanların kendilerine ‘demokrat’ deyişinde, demokrasi kavramının bir günahı yok! 

Bu yüzden “Ben demokrasi talep ediyorum” diyen herkese, sözün Türkiye’de dile getirildiği göz önünde bulundurup mutlaka “Yani ne istiyorsun” sorusunu yöneltmek, bir zorunluluk. Aksi halde aynı terminolojiyi bambaşka talepler için kullananların saçma diyaloglarına tanık olmak kaçınılmaz.

Yıllardır gündeme gelen her bir anayasa konusuyla ilgili çok sayıda akademik yayın var. 1982 Anayasası’nın uygulanmaya başladığı ilk yıllardan itibaren muhtelif kurumlarca anayasa metinleri de önerildi. Ezcümle, bu alanda bugüne dek söylenmeyen bir şey kalmadı gibi. Temel anayasal sorunlar ve farklı düzeylerde çözüm önerileri ortaya kondu. 

Ancak bence tüm bu süreçte sorunları açık yüreklilikle ortaya koyarak, ‘yeni bir şeyler’ üzerine kafa yormak yolu pek tercih edilmedi. ‘Şu kurum şu şekilde düzenlenirse gerektiği gibi işler’ kararlığıyla kaleme alınan her öneri ya da yaşanan çoğu değişiklik, ‘o kurumun o şekilde düzenlendiğinde de gerektiği gibi işlemediği’ gerçeğiyle yüzleşilmesine neden oldu. Bunun çok nedeni var elbette. 

Bana kalırsa o nedenlerden biri, bir siyasi tercih olarak ‘samimiyetsizlik’. Teşhis ederken, düşünürken, dile getirirken ve uygularken tanık olunan samimiyetsizlik. Türkiye siyasetçisi ne parti yasaklarını, ne YÖK’ü, ne türbanı, ne hükümet sistemini, ne Kürt sorununu, ne inanç meselesini, ne Diyanet’i ‘samimiyetle’ konuştu. Kamuoyunun tartışabilmesi için gerekli olan, ‘etekteki taşların dökülebileceği’ koşullar da yaratılmadı. Sonuç, genellikle karnından konuşanların birbirlerine bir şeyler anlatıyormuş gibi yaptığı bir ortam…

Gelinen yerde, yalnızca türbana özgürlük, kapatılmayan partinin ezilerek tüketilmesi, berbat bir hükümet sistemi… YÖK olduğu gibi duruyor, Kürt sorunu malum.

Hal böyleyken, insanların, ‘biz bu sorunları çözeriz’ diyen ancak çözüm önerilerini kamuoyuyla açıkça paylaşmayan muhalif siyasi partilere yönelik tereddütlerini anlamak mümkün. Zira, on yıllardır herkes o sorunları çözeceğini iddia ederek iktidar oldu ya da muhalefet yaptı.

Bugün (21 Eylül) Gazete Duvar’da İrfan Aktan ‘Köylülerin helikopterden atıldığı iddiası ülkeyi sarstı!’ başlığıyla bir yazı yayınladı. Aktan, Van’da iki köylünün askeri helikopterden ‘düşmesi’ (!) iddiası ve muhalefetin ‘sessizliği’ üzerinde duruyor ve haklı olarak tepki gösteriyor. Hastane raporları, iki köylünün ‘yüksekten düştüğünü’ ve bilinçleri kapalı biçimde hastaneye getirildiğini söylüyormuş. 

Nasıl olur böyle bir şey? Daha vahimi, çatladıkapı spor üst lige çıkınca tebrik twitleri döşenen muhalif siyasetçiler (soru önergesi veren HDP’li Tayip Temel ve DEVA Partisi’nden Mustafa Yeneroğlu dışında) bu vahim ‘iddia’ karşısında nasıl sessiz kalabilir? Demokratik bir anayasa vadeden insanlardan söz ediyoruz.

Yeni anayasa yapılır, yapılmaz, şerbetli olur, kurdele bağlanır vs… Bilemeyiz. Ancak “Ülkenin bir bölgesinde yaşanmış ve hekim raporlarına konu olmuş böyle bir rezaleti görmezden gelen muhalefet, demokratik anayasadan ne anlıyor” sorusunu yöneltmek, herhalde hakkımız. O köylüler insan mı, yurttaş mı, eşit mi? Mesele bu?

Sorular çok açık: Muhterem muhalif siyasetçiler, sizler ‘demokratik anayasa’ derken ne kastediyorsunuz? Düşlediğiniz demokrasinin yaşamsal ilkesi ‘eşit yurttaşlık’, sevdiğiniz tabirle ‘Kürt kökenli kardeşlerinizi’ de kapsıyor mu? Siz demokrat mısınız? ‘Evet’ ise neden bu sessizlik? ‘Hayır’ ise demokratik bir siyasal rejimi nasıl kuracaksınız? Yoksa sizin demokrasiden anladığınız bu mu? İyi de, bu ülke öylesini yeteri kadar gördü zaten…