• 11.10.2020 00:00

 On birinci yazı…

Yazı dizisinin ilk kısmında kısaca ve yalnızca ‘hükümet sistemleri’ ve onların doğumunu özetlemeye çalıştım. Bundan sonraki yazılarda, hükümet sistemlerinin hangi yol ve araçlarla ‘demokratikleştiğini’ Türkiye’deki anayasa ‘kavga, tartışma ve önerileriyle’ iç içe anlatmaya çalışacağım. Yine, yaşamı boyunca doğal olarak bu konularla ilgilenmemiş, buna mukabil merak eden okuru hesaba katarak.

Bir anayasa tartışması neden ve nasıl yapılır, yapılmalı?

Türkiye’de anayasa tartışması adı verilen ‘faaliyet‘in, hemen hiçbir zaman anayasanın metniyle çok yakından ilgili olmadığı iddia etmek mümkün. Tabii, burada ‘sorun’ sözcüğünü tercih ediyor olmam, ayrı bir sorun! 

Çünkü anayasa tartışmaları, doğası gereği hemen hiçbir yerde anayasaların metinleriyle sınırlı değil. Sonuç olarak siyasi/sınıfsal mücadelenin vardığı yerde ortaya çıkan metinlerden söz ediyoruz. Mücadele veren hiç kimseyi tam olarak memnun etmeyen, az çok uzlaştıkları, egemen sınıfın izinin çok daha güçlü olduğu ve o güne dek elde edilen ulusal-tarihsel birikimden yararlanan bir metin, anayasa. 

Haliyle anayasa metinleri, hem yapım hem de uygulama aşamasında, yalnızca ‘sözcükler’in o dildeki anlamlarıyla değerlendirilemez. İdeolojisiz anayasa olamayacağı gibi, hâkim ideolojiden tümüyle bağımsız bir anayasa yorumu-uygulaması da pek gerçekçi değil. Hâkim ideoloji ile kastım, hükümet eden parti ya da partiler koalisyonu değil, siyasal düzeni oluşturan tüm unsurlar. Ülkelerin tarihsel birikimi, siyasal kültürü, yönetici sınıfın nitelikleri, toplumsal yapı, genel doğrular, alışkanlıklar, hâkim inançların nitelikleri vs… Bunlar o ülkedeki hukukun oluşumunda da, uygulanmasında da etkili.

Bu yazıda ‘sorun’ olarak tanımladığım durum, her yerde yürütülen siyasi mücadelenin içeriğinden kaynaklanan bir karşılıklı belirleme değil. Türkiye on yıllardır anayasa konuşuyor ve dönüp dolaşıp aynı yere (hatta daha vahimine) geliyorsa, bunun temel nedeni anayasaların metinleri değil; siyasal düzeni oluşturan (yukarıda saydığım) unsurların ‘beli içeriklerle’ bir araya gelmiş halinin, ‘demokratik’ bir rejime izin vermemesi, yol açmaması. 

İşte bu gerekçelerden ‘yalnızca biri‘nin’, memlekette herhangi bir konunun kendi özgül nitelikleri göz önünde bulundurularak ‘tartışılamaması’ olduğu kanısındayım. 

Durumun çok çeşitli nedenleri var tabii. Yalnızca ‘ideolojik farklılıklar’ deyip geçilemeyecek bir sorun bu. O farklılıklar başkaca demokratik ülkelerde de var. Türkiye’de biri, karşısındaki sandalyeyi gösterip “Bu bir sandalyedir” dediğinde; “Hayır değildir”, “Boş konuşma”, “Karşısındaki masadan da söz et”, “Neden şimdi?”, “Başka sandalyeler de var, onları görmüyor musun?”, “Dün öyle demiyordun ama” vs. nevi tepkilerle karşılaşması olağan bir durum. Oysa orada bir sandalye var, bunu söyleyen ise yalnızca orada bir sandalye olduğunu söyledi. 

Bu berbat toplumsal maraz, siyasete ve tüm kurumlara-kamusal tartışmalara olduğu gibi yansıyor, çoğu zaman belirliyor. Oysa her bir konu, hem bir bütünün parçasıdır, hem de kendi özgül niteliklerine sahiptir. Kendi nitelikleri üzerinde konuşulmadığında, parçası olduğu bütünü kavramak da mümkün değil. İlk on yazıda, başlıca üç hükümet sisteminin doğumunu ve bazı niteliklerini anlatmaya çalışmamın bir nedeni buydu.

Örneğin: Evet, başkanlık sistemi ABD’nin icadıdır; evet federal sistem ve anayasa yargısı gibi kurumlar da ABD’nin icadıdır; evet anayasa yapım süreçleri ve Hamilton-Jay-Madison’un 1787’de kaleme aldığı o ‘gazete yazıları’ çok önemlidir; evet ABD bir siyahı başkan seçebilmiştir; evet ABD dünyayı yönetmek için bin türlü rezil işe girişip diğer ülkelerde darbeler yapmaktan çekinmeyen işgalci-emperyalist bir devlettir; evet o ABD’nin müesses nizamı Sanders aday olmasın diye Biden’ı öne çıkarıp Sanders’e türlü düşmanlık yapmıştır; evet o ABD’de ırkçılık hâlâ büyük bir sorun ve utançtır… 

Bunların hepsi, aynı anda mümkün. Bu nedenle, birinin dile getirilmesi diğerinin yok sayılması demek değil. ABD (ya da diğer ülkelerin) ‘anayasal düzeni‘ni kavrayabilmek için, her kurumun özgül niteliklerini ve aynı zamanda onların oluşturduğu bütünü göz önünde bulundurmak gerekir. Aksi halde, başkanlık sisteminin neden yalnızca o toprakta demokratik sonuçlar verdiği bilinemez. Hal böyleyken, “ABD anayasa yargısı çok güçlü ve önemlidir, yapısı da şöyleyken şöyledir” diyen birine, “Ama ABD emperyalist” dendiğinde, bunu dile getiren konuya dair herhangi bir şey söylememiş olur.

Bu tavrın kuşkusuz çok sayıda ve hem bu yazının içeriğini, hem de yazarının haddini aşan nedenleri var. Fakat tüm karmaşık neden ve açıklamalar, Türkiye’de herhangi bir anayasal sorunun, siyaset bir yana, ilgili kamuoyunda da ‘olması gerektiği’ gibi tartışılamamasının nedenlerinden birinin de bu olduğu gerçeğini görmemizi engellemiyor.

Rahatsız edici ve sürekli havanda su dövme hissi uyandıran söz konusu açmazın on yıllar içinde giderek vahimleşerek, gerek TBMM’deki anayasa tartışmalarını gerekse ilgili kamuoyunu da esir aldığı kanısındayım. Sonuç: Ne üzerine konuştuğumuzu, konuşulduğunu bilemiyoruz! 

‘Bilememe’ halinin nedenlerinden biri ve konu bağlamında bizi asıl ilgilendireni, anayasal sorunların niteliğinin belirlenmesinde sergilenen ‘siyasal’ tavır. 

Şuradan başlamayı deneyeyim: Doçentlik sözlü sınavımda bir hoca, son olarak “Anayasaları kim yapar sence?” sorusunu yöneltmişti. Ben de, çok sayıda unsurun bir araya gelmesinin gerektiğini, hâkim sınıf ideolojisinin etkisini, teknik olarak ise kurucu meclislerin ve parlamentoların yaptığını vs. anlatmaya çalışırken, sözümü kesip “Hayır efendim, halk yapar, halk” deyiverdi! Bunun üzerine itiraz ettim. Katılmadığımı ve bu ifadenin hayli romantik olup anayasaların yalnızca bir yönünü açıkladığını (Tarık Zafer Tunaya’nın ‘İnsan Derisiyle Kaplı Anayasası’ eserine atıfla), halk kavramının ideoloji yüklü olduğunu vs. anlatmaya çalışırken sözlüyü bitirdiler. Uzatamıyorsunuz haliyle.

Anayasaların nasıl yapıldığı konusu, derya deniz. Buna mukabil, hangi mücadele yaşanırsa yaşansın, bu mücadelede kim ne kadar mesafe alırsa alsın, bir gerçek var önümüzde: Siyaset yapanlar/belirleyenler şu ya da bu etmenlerle bazı kararlara varıyor ve anayanın hazırlanması aşaması o ‘kararlar’ın ardından başlıyor. Kalanı, yani meclislerin oluşması, kurucu meclis olup olmadığı, yazan hukukçuların niteliği vs. gibi konular, yapım sürecinin daha teknik yönleri ve farklı örnekler bulmak mümkün. 

Dolayısıyla o esnada siyaset yapan, hele ki Türkiye gibi yurttaşın sandıktan sandığa asgari ölçüde belirleyici olabildiği bir ülkede siyaset yapanların düşüncesi, niyetleri, hayata ve ülkeye bakışları, sorunları tanımlama biçimleri fazlasıyla etkili. Son yıllarda kamuoyunun sesini sandık dışında araçlarla duyurmaya ve siyaset üzerinde etkili olmaya başlaması kuşkusuz çok önemli. Ancak bu durum henüz anlamlı bir ‘katılım‘a dönüşmüş değil. Muhtemelen bir süre sonra yurttaş, kendi kaderi üzerinde çok daha fazla söz sahibi olacak. Hâlihazırdaki batı demokrasileri de, bizim kadar olmasa da değişim sürecinin sancısını yaşıyor. Her neyse, konu dağılmasın…

Türkiye’de siyaset yapanların, sorunları ‘tanımlama’ derdi var. Sürekli adını andıkları genel geçer kavramlar ile ‘aslında’ ne söylemek istedikleri pek belli değil. Ortalama yurttaş için ‘düşünce özgürlüğü’ olmayışı, etekteki taşlar döküldüğünde özgürlükten mahrum kalma riskinin büyük oluşu vs., ‘konuşamama’nın nedenleri olabilir. 

Oysa siyasetçi bu konuda biraz daha rahat. Bu cümlede de ‘rahat’ sözcüğünü kullanmaktan rahatsızım aslında! Çünkü siyasetçiler konumları gereği ‘bireysel’ alanlarında daha korunaklı olsalar da, kuşkusuz düşünce özgürlüğü yoksunluğundan mustaripler. Düşünce özgürlüğü, yalnızca yargısal işleme maruz kalmamak olarak ele alınmamalı. Siyasi ve toplumsal baskı da, diğeri kadar caydırıcı. Hele ki siyaseti büyük ölçüde anket rakamlarına indirgeyip, ‘insan‘ı rakamlardan ibaret görme hastalığı tüm demokrasileri esir almışken! 

Çok gerekçe saymak mümkün tabii. Sonuç değişmiyor: Bizler, kimin ne hakkında konuştuğunu ve ne önerdiğini anlamıyoruz!

Sonraki yazılarda açmaya çalışacağım… Örneğin yıllarca kılık kıyafet yasaklarını ve siyasi-dini sembolleri mi, yoksa yalnızca türbanı mı konuştuk? Siyasi parti kapatma davaları, salt hukuksal bir konu muydu? Neden sosyal haklar anayasa tartışmaları içinde pek yer bulamadı? Neden muhalefet partileri laiklik/sekülerliğe sahip çıkmıyor? Laik/seküler olmayan bir demokrasi mi keşfedildi yeryüzünde? Onlarca soru mümkün. Bana kalırsa her bir anayasal sorunda kavga edildi, hiçbiri tartışılmadı. Gelinen yer ortada.

Bu nedenle, “Ben demokrasi ve özgürlük vadediyorum” diyen herkese, “Ne yapacaksın?” sorusunu yöneltmek, bir zorunluluk. Eğer düşünce özgürlüğünün ‘d’si görülecekse de, bu soruların sorulup yanıt almak için ‘zorlamak‘la mümkün olacak. Önce ‘korkmadan’ konuşabilmek, ifade özgürlüğü için gerekli koşulların yaratılması gerekiyor. Türkiye’nin şu anki koşullarında vasat bir anayasa tartışması sürdürmek dahi imkânsıza yakın…

‘Mülke ey koyma’ ile ilgili bir hatırlatma notu:

(26 Şaban 1255) 3 Kasım 1839 tarihli Tanzimat Fermanı (günümüz Türkçesi ile):

“…suç işleyenlerin durumları Şeriat kanunları gereğince açıkça incelenip bir karara bağlanmadıkça… herkes malına, mülküne tam sahip olacak, dilediği gibi kullanacak, bunu yaparken de devlet büyüklerinin müdahalesine uğramayacaktır. Birinin suçluluğunun saptanması halinde mirasçıların o işle ilgileri bulunmayacağından, suçlunun malları elinden alınıp varisleri miras hakkından yoksun bırakılmayacaklardır.”

Ferman’ın yaptırım hükmü:

“Allah hepimizi başarılı kılsın; bu kanuna aykırı hareket edenler Allah’ın lanetine uğrasın ve ömürleri boyunca rahat yüzü görmesin. Amin.”