• 19.10.2020 00:00

  Şu yaşıma dek tanıştığım en düzgün ve dürüst insanlardan Ayhan Bilgen, beraat edip üstüne devleti tazminata da mahkum ettirdiği suçlamalardan bir kez daha tutuklandı malum. Ardından Kars’a kayyım atandı. Kayyım, alnı secde görmüş iyi bir mümin olarak, Allah kabul etsin belediye binası önünde namaz kıldı ve Bilgen döneminde başlatılan tüm girişimleri sona erdirme ‘vazife’sine başladı.

Nasıl olabildi bunlar? 

Bir, ileri demokrasiyiz. İki, Ayhan Bilgen HDP’li. Üç, muhalefet kesinlikle oyuna gelmiyor. Dört, Türkiye’de ırkçılık yok; Almanya ve ABD’de var ne yazık ki. Beş, Sevr’in üzerinden yalnızca yüz yıl geçti, unutmadık, unutmayacağız; hele bir üç dört asır geçsin, bakarız.

Fakat ileri demokrasi bu kez fazla göze sokulduğu ve Ayhan Bilgen dindar muhitte de sevilen biri olduğundan sanırım, ikna edici bir şeyler bulunmaya çalışılıyor. Son olarak, gelecekte ileri demokrasinin eşsiz sembollerinden biri olarak anılacak içişleri bakanı, Kars’ta ‘özerkliği andıran öz yönetim kurma çabası ve adımlar’ı olduğunu açıkladı. Özerlik ya da öz yönetim değil de, onları ‘andıran’ bir şeyler fark edilmiş. 

Doğrusu ben de bir süredir, Bilgen’in Kars ilinde yaptıklarına dikkatlice bakıyor, anlamaya çalışıyor, ben bu tarzı bir yerden çıkaracağım ama dur bakalım, diye söylenip adını koyamıyordum. Bakmayı bilmek lazım.

‘Dikkatle bakmak’ deyince bir şey hatırladım durup dururken! Yıllar önce, futbol ve Fenerbahçe delisi bir arkadaşım, zamanın şifreli kanalı Cine5’e abonelik için ısrarcı olmuştu. Ortak alacağız, maç günleri bana gelip seyredecek. Fenerbahçe’nin maçının olduğu bir cumartesi akşamı buluşup yetkili bayiye gittik. Satıcı nasıl kurulacağını tarif etti ve ilk açıldığında görüntünün gelmesi için ‘bir süre’ beklememiz gerektiğini söyledi. 

Eve gelip heyecanla kurduk, çay yaptık, çekirdekleri hazırladık ve maça üç beş dakika kala oturduk karşısına. O karlı görüntüyü, yaşı yeten herkes hatırlar. Üç, beş, on beş… Öylece bekliyoruz ekranın karşısında. Sizin de başınıza gelmiştir belki, çok dikkatli bakınca, gözünüzü kısınca filan, insan bir süre sonra görmeye, ekrandaki şekiller belirginleşmeye başlıyor hakikaten. Yaklaşık yarım saat sonra, ya herhalde bu kadar görülüyor işte, diye söylenmeye başladık ama içimiz rahat değil, çünkü bir yandan da saçma geliyor. Eh ne de olsa okumuş çocuklarız! 

Devre arasında koşa koşa dükkana gittik. Satıcı denedi ve kartın bozuk olduğunu söyledi! Meğer ‘biraz’ derken, üç beş saniye beklemekten söz ediyormuş! Eve döndük ve ikinci devrenin sonunu seyredebildik. Diyeceğim, insan dikkatli bakınca istediğini görüyor hakikaten. Yeter ki görmeye niyetlensin.

Muhterem okur, 

Ayhan Bilgen’in Kars’ta yapmaya çalıştığının çok basit bir tanımı var: Halkı her düzeyde yönetime ortak edip, yurttaşın kararlara katılımını sağlamak ve yerel düzeyde örnek olmak. Allah medeniyetimizden ırak etsin, batı demokrasilerinin hayli uzun zamandır kurmaya çalıştığı ‘katılımcı’ sistemi hayata geçirebilmek. 

Öz yönetim, özerklik değildir. Bu nedenle, örneğin zamanında bazı HDP’li belediyelerin anlamsız biçimde denediği gibi, ‘ilan’ edilemez! Öz yönetim ile anlatılmak istenen, yurttaşın kararlara katılımını esas alan, şeffaf bir idare etme üslubu, yöntemidir.

Türkiye’de, iktidarının ilk yıllarında AKP’nin (kamu yönetimi reformu), sonrasında başta CHP olmak üzere muhalefet partilerinin ‘güçlü yerel yönetim’ adını verdikleri yerel idare modeli var ya, hah işte, elinden geldiğince onu yaşama geçirmeye çalıştı Ayhan Bilgen. Daha doğrusu, o yönde adımlar atmayı denedi ve kısmen başarılı oldu. Toplantı ve karar usulleriyle, kooperatif yoluyla yerel üreticiyi kalkındırarak vs. Nitekim ilk günden itibaren çıkarları zedelenen yerel ‘oluşumlar’ın tehdit ve tacizlerine maruz kaldığı yönündeki haberler eksik olmadı.

Diken’de sürdürdüğüm ‘yazı dizisi’ kapsamında, siyasal sistemlerin demokratikleşmesi faslında demokrasilerdeki katılım yol ve araçlarını özetlemeye çalışacağım ilerleyen haftalarda. Yerel ve merkezi düzeyde katılım için hangi yollar denendi, deneniyor. Önümüzdeki yıllar için artık ‘eşit yurttaşlık’ üzerine konuşmanın, kafa yormanın yararına inandığımdan. Demokrasilerde dört başı mamur, tüm sorunlarını çözmüş bir sistem olduğundan değil; daha iyisi ve insancası mümkün olabileceği için.

Temsili demokrasiler kapitalizmin son sürümünün ıstırabını çekiyor ve ‘güvenlikçi’ idarelerle boğuşuyor bir süredir. Diğer yandan aynı demokrasilerde birileri de eşit yurttaşlık ve yönetime katılımın muhtelif yolları üzerinde tartışıyor. Türkiye iki yüz yıldır, gecikmeli de olsa batı sistemlerini takip etti. Er geç, yine edeceğini düşünüyorum. 

Buna mukabil o ‘Batı’ ve ‘insanlık’ bir açmazla, hayati bir soruyla karşı karşıya artık: Ya insanı insanlıktan çıkaran gelir uçurumuna tahammül ederek, kendi vergileriyle (yani emekleriyle) beslenen ceberutların höt zötünü dinleyerek, derinleşen iklim krizinin tehdit ettiği doğa koşullarında; aldığı nefesin, içtiği suyun, yediği ekmeğin zehir oluşuna tanıklık ederek yaşayıp arsızca tüketimle birbirini yok edecek… Ya da insan gibi, basit ve eşitçe yaşamanın yollarını arayıp bulacak.

İkincisi için, yurttaşlık bilincinin bir kez daha ‘yeşermesi’ ve insanın kendi yaşamını başkalarının iki dudağı arasına bırakmaması bir zorunluluk. Her düzeyde yönetime katılmak bu nedenle çok önemli. Herkesin insanca ve eşit muamele görmesi. Yaşamını doğrudan ya da dolaylı belirleyecek kararlar üzerinde etkili olabilmesi. 

Bir konuyu nasıl anladığınız ve anlattığınız, muhatabın o konu hakkındaki kanaatini belirler. Bu memlekette birine ‘öz yönetim’ dediğinizde, hiçbir fikri olmamasına karşın başkaca kaygıları harekete geçirdiğinden tepki gösterebilir. Dile getiren de zaten o tepkiyi beklediği için, bundan yararlanır. 

Oysa aynı insana, onu küçümsemeden ve ıvır zıvır lakaplar uydurmadan, “İnsan ve yurttaş yerine konulsan, yaşamını ilgilendiren her konuda önce işinin ehli insanlarca bilgilendirilsen ve ardından o kararlara katılabilsen fena mı olur?” sorusu yöneltilse, ne der sizce? Hayır, sakın ha bana yurttaş muamelesi yapıp soru filan sormayın, yanıtını veren kaç kişi çıkar?

Ben bir insanım. Ben bir yurttaşım. Hiç kimse bana sabah akşam alık muamelesi yapamaz. Yok sayılmadığım, sandıktan sandığa hatırlanmadığım, aklımla dalga geçilmeyen, haysiyetli bir yaşam istiyorum. Bu kadar.

Son olarak… 

Kars’ta, özerk olmayan ama onu ‘andıran’ bir yönetim eğilimi fark edilmiş ya! Size daha beterini söyleyeyim: Mustafa Kemal ve I. Meclis’in 1921’de kabul ettiği Kurtuluş Savaşı anayasası olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, üç idari birimden ikisine, ‘vilayet’ ve ‘nahiye’lere ‘muhtariyet‘, yani özerklik tanıyordu. Aman Allah’ım! 1921 Anayasası döneminde bunlar konuşulup tartışılmıştı. 1921’de. 

1921 Anayasası’nın yüz yılı devirmesine üç ay kaldı. 2020’de, bırakın medeni koşullarda tartışabilmeyi, Kars’ta özerkliği ‘andıran’ bir ‘uygulama’ tespit ediliyor. Eh… 

AYM üyesi Engin Yıldırım’a ilişkin not:

Mesleki gerekçelerle yaşamımın yarısını AYM kararlarını eleştirerek geçirdim. Buna mukabil AYM’nin varlığının temsili demokrasiler bakımından ne denli hayati olduğunu da anlattım, savundum. Hâlâ aynı kanıdayım. AYM’nin, başına gelenlerde azımsanmayacak payı var. Kendi ettiklerini buluyorlar. Bu başka mesele.

Ancak herhalde üç kuruşluk izan sahibi herkes, Mahkeme’nin ‘en özgürlükçü’ üyesi olan ve Abdullah Gül tarafından atanmış Engin Yıldırım’ın ‘darbe iması’ yapmayacağını anlar, bilir. Nitekim herkes anladı. Burası Türkiye olduğu için, o ‘herkes’in bir kısmı anlamazdan geldi.

Beni ilgilendiren iktidarın değil, muhalefetin eleştirileri. Pes. Hakikaten pes. “Hakimler kararlarıyla konuşur” gibi boş ezberlerle ya da “İktidara mağduriyet gerekçesi sundu” nevi bıktırıcı tekrarlarla Engin Yıldırım’ı yalnız bırakmalarını aklım almıyor. Tavrın, Engin Yıldırım’ın ifadesiyle ilgisi yok. Beceriksiz bir tepki olduğu vs. düşünülebilir. Buna mukabil, ‘kararlarına uyulmadığı için’ tahammül edemeyip şu ya da bu şekilde tepki gösteren bir AYM üyesine, muhalafetin “Sen sus” demesi… Sen konuş o zaman! Çalıştığı alandan nefret ettiriyorlar insanı…