• 26.10.2020 00:00

  On ikinci yazı…

Hükümet sistemleri ve siyasal sistemin demokratikleşmesi üzerine yazı dizisine devam…

Her konuda olduğu gibi anayasa tartışmalarında da çok önemli bir eşik, öncelikle tartışılan konu ve onun sınırları hakkında ortaklaşabilmek. Her siyasi eğilimin, herhangi bir anayasal sorun hakkındaki görüşü farklı olabilir kuşkusuz; buna mukabil ‘ne üzerine konuşulduğu’ üzerinde oydaşma olmalı.

1982 Anayasası’nın uygulanmaya başladığı ilk yıllardan itibaren, muhtelif kurumlarca pek çok ‘anayasa metni’ önerildi. Bu alanda bugüne dek söylenmeyen, bilinmeyen kalmadı gibi görünüyor. Bana kalırsa bu zaman zarfında ‘kamuoyuna yönelik’ yapılmayan şeylerden biri,  tartışmaya konu olan sorunun ‘adını doğru koyarak’ anlatılmamış olması.

‘Adını doğru koymak’ gerekliliği, o adı koyacak olanların ‘referanslarından’ ayrı düşünülemez. Gündeme getiren ve tartışanın, karşı çıkar ya da savunurken baktığı, esinlendiği yer neresi? Konuşabilmek için öncelikle bir ‘yön’ gereksinimi var ve eğer toprağımızdan söz ediyorsak, Osmanlı-Türk anayasacılığının yüzü hemen her zaman Batı’ya dönük oldu. Hukuk sistemimiz ve 1839’dan 2017’ye dek anayasal adımlar, çağdaşlarını takip etti.

Demek ki tarihsel olarak anayasacılığımızın örnek aldığı ve uluslararası sözleşmeler ile hukuksal bağların da kurulduğu ‘demokratik sistemler’, her tartışmada göz önünde bulundurulması gereken bir ‘referans’ noktası.

İkinci eşik, ele alınan konunun ‘özgül niteliklerini’ göz önünde bulundurmak.

Örneğin, parlamenter sistemde yürütme organının (hükümetin) parlamento tarafından denetlenmesi konusunda bir zaaf söz konusu olduğu düşünülüyorsa, sorunu çözmek için konuyla doğrudan ilgisi olmayan başkanlık sistemini tartışmaya açmak gereksiz. Başkanlık sistemini savunmak değil, parlamenter sistemde yaşanan bir krizi bir diğer hükümet sisteminin ilke ve kurallarını gündeme getirip asıl tartışmayı boğmak, yapılmaması gereken.

Türkiye 2017’de, ABD tipi başkanlık sistemiyle de ilgisi olamayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine, parlamenter sistemde karşılaşılan sorunlar ve uygun çözümler üzerinde varılan uzlaşma nedeniyle değil, iktidar böyle bir hükümet sistemi istediği için geçti. Haliyle, bir anayasa tartışması yapılmadığı gibi, anayasa değişikliğinin varsayılan anayasal sorunlarla da bir ilgisi yoktu. Sonucunda, yeni ve tanımlaması güç sistemin çözdüğü bir kriz olmadığı gibi, var olanların katmerlenmesine yol açtı.

Şimdilerde ‘güçlendirilmiş’ parlamenter sistem gündemde. Bu kavramla ne kastedildiğini önceki yazılarda anlatmaya çalıştım. Siyasetçilerin bir kısmı ‘haklı olarak’, her ne zaman olacaksa ilk seçimden sonra kurulacak yeni meclis ve hükümetin bu işe girişmesi gerektiğini savunuyor. Daha azınlıkta görünen siyasetçiler ise hâlihazırdaki yönetimle masaya oturmaktan yana gibi. Ancak hiçbir şeyden emin olamıyoruz, çünkü bütüncül sistem tartışmaları ile günlük siyasi hedefler iç içe girmiş durumda. Buna bir de ‘açık konuşmama’ hasletini eklemek gerek!

Kişisel olarak, şu anki yönetimle bir kez daha anayasa değişikliği masasına oturmanın, tarihimizde hiç iyi anılmayan anayasa değişikliği girişimlerinden biri olarak anılacağı ve ‘oturanların’ siyasi kariyerini epeyce kısaltacağı kanısındayım. Aynı gerekçeyle: Muhtemel değişiklik önerisinin amacı, bu kez denge ve kontrol mekanizmalarının kurulmasını değil, iktidarın sistem değişikliği yoluyla ömrünü olabildiğince uzatmayı amaçlayacak. Ola ki hâlâ ‘yok canım, niyet okuyorsun!’ diyen varsa…

Asıl konuya döneyim.

Başlıktaki örneği özellikle seçtim. Anayasa/hukuk ile sosyal bilimlerin çeşitli disiplinlerinin ve güncel siyasetin iç içe geçtiği bir konu olması bir yana, Türkiye’de uzun süre gündemde kaldı ve herkese şu ya da bu ölçüde dokunan bir yanı oldu. Bir de tabii, okuyanları sinirlendiren bir tartışma! Bir derdim de, bu ‘heyecanlı’ tartışmaların da azami sükunetle yapılabileceğini anlatabilmek.

Türban yasaklarının ve laiklik ilkesinin, farklı disiplinleri içermesi ve özgül nitelikleri bir yana, anayasa/hukuk bağlamında hiçbir zaman ‘olması gerektiği gibi’ tartışılmadığını düşünüyorum. Bunun sonucu, bunca yılın sonunda elde edilmiş olması gereken ‘yararın’ sağlanamaması oldu. Türkiye’de yıllar boyu türban mı, yoksa dini ve siyasi semboller ile ifade özgürlüğü mü tartışıldı? Onca kavgası verilen, batı hukuku ve uygulamaları bağlamında bir yurttaşın kendisini çeşitli sembollerle ifade edebilmesi hakkı mıydı? Yoksa bir inancın gerekleri mi? Neydi?

İkincisiydi. Bir dinin, bir mezhebine bağlı olanlarının bir kısmının tercih ettiği kıyafet hakkında konuşuldu, kavga edildi. Bir dinin inananlarının çoğunluğu oluşturduğu toplumda, o inancın gereklerinin toplumsal ve siyasal düzeyde gündem oluşunda anlaşılmayacak bir şey yok kuşkusuz. Sorun, yalnızca bir boyutuyla hukuku ilgilendiren tartışmanın ‘genel ilkeler’ üzerine yapılmamış olmasında. Sonuç? Türban mücadelesi verenler nihayetinde ‘başarıya’ ulaşırken, söz konusu ‘başarının’ toplumun diğer kesimleri bakımından hak ve özgürlükleri güçlendirici bir etkisi olmadı.

Burada uzun uzadıya mahkeme kararları listesi verecek değilim. AYM’nin, katıldığım ve katılmadığım kararları var. İdari yargı ve hatta AİHM, benim gibi düşünenlerin katılmadığı yorumu benimsedi vs. Sonunda mahkeme kararlarıyla değil (ki AYM’nin son yıllardaki laiklik yorumuyla, bu kez çubuğu ters yöne fazlaca büktüğünü düşünüyorum!), olması gerektiği gibi, az çok toplumsal uzlaşmayla çözüldü sorun. Zaten böyle çözülmesi gerekiyordu.

O mahkeme kararlarını yönlendiren ‘ulusalcı’ ideolojiydi. Hâkimler ve idare, dünya görüşlerini ve yetiştirilme tarzlarını laiklik/sekülerlik zannettiler ve bu zannın toplum genelinde pek bir karşılığının olmadığı kısa sürede görüldü. Bugünkü iktidar zihniyeti de bir süre sonra aynı duyguyu yaşayacak, kuşkum yok! İşin matrak yanı, şimdilerde söz konusu iki kesim (ikna odası mucidi aklı evveller ile üniversitede türban serbestliğini savunan dindar ‘erkekler’) ‘milliyetçilik’ ortak paydasında buluştu, Azerbaycan vs. konuşuyor!

Kuşkusuz türban mücadelesi veren kadınların (er kişileri umursamıyorum, onların derdi kadınların hakkı ya da insan hakkı filan değildi!) bir örnek olmadığı ortada. Bir kısmı dürüstçe temel ilkeleri, herkesin özgürlüğünü savunurken; azımsanmayacak bir kesim yalnızca kendi derdiyle meşguldü. Değişmedi bu ayrım. İkinci kümenin demokrasi gibi bir özlemi yoktu, hâlâ yok. ‘Değiştiler’ iddiasına katılmıyorum.

Yukarıda ‘sorun çözüldü’ der demez, duraksıyorum. Çünkü konunun ‘türban’ başlığıyla değil, ‘dini ve siyasi semboller/ifade özgürlüğü’ başlığı altında ele alınmasından yanayım. Yani, ‘ne üzerine konuşuyoruz?’ sorusuna dönmek gerekiyor. İki ‘başlık’ arasındaki fark, laik/seküler hukuk sistemiyle, ‘bir inancı esas alan’ düzenleme (AYM 1988’de bu girişimi haklı olarak anayasaya aykırı bulmuştu.) arasındaki ayrımı işaret ediyor.

Birinde demokrasiyi, diğerinde bir inancın gereklerini konuşmuş oluyoruz. Oysa laik/seküler sistemlerde (tarihsel nitelikte bazı istisnalar haricinde) herhangi bir inancı temel alan hukuksal düzenleme yapılamaz. İdarenin, semavi dinler ve diğer inanışlar karşısında ‘yansızlığı’ esastır. Yeryüzünde ‘laik/seküler’ olmayan bir demokrasinin bulunmadığını da bir kez daha hatırlatmak gerekiyor.

Başa döneyim: ‘Ne üzerine tartışıldığı’ hakkında bir uzlaşma yoksa, o sorun hiçbir zaman ‘olması gerektiği’ gibi çözülemiyor. Yıllarca üniversite ve kamusal alanlarda, ‘ölüme, şiddete, ırkçılığa çağrı yapmayan’ kılık kıyafetin serbest olması gerektiğini (başkalarıyla birlikte) savundum. Bu savunu, bir inancın gereklerinden değil, ‘hak ve özgürlük’ ideali ve gerekliliğinden kaynaklanıyordu. Bir ilkeden hareket ettim (kendimi değil, bu yönde düşünüp davrananları kastediyorum): ‘Batılı norm ve uygulamalar.’

Bu şart değil kuşkusuz, bir başkası diğer coğrafya, hukuk ve gelenekleri kerteriz alabilir. Ancak eğer dahil olduğumuz hukuk sistemi ve mevzuatımızdan hareket edeceksek -ki ben öyle yapıyorum-, örneğin Mısır’daki bir hüküm ya da uygulama beni çok ilgilendirmiyor. Bu arada bir örnek, bir ‘Batı’ olmadığını da söylemek gerekli. Örneğin AİHM’in ‘Şahin kararı’ da yanlıştı bence. Buna mukabil, ‘idarenin inançlar karşısındaki yansızlığı’, önemli bir ortak ilke.

Birkaç yıl önce, konuyu sevdiğim bir dindar siyasetçiyle hararetle konuşurken, “Sonuçta dinimizde bu var” deyiverdi. İşte tam da anlatmak istediğim açmaz! Bir insanın dindar olup olmaması ne beni ne idareyi ilgilendirir. Oysa bir hukuk kuralını hâkim inancın ilkeleriyle belirleme isteği herkesi ilgilendirir. Bir kez daha: “Biz ne üzerine konuşuyoruz?” Laik/seküler hukukun sınırlarını mı, herhangi bir inancın gereklerini mi? Eğer gelecekte yeni bir anayasa yapılacaksa, tartışmalarda referans noktası ne olacak? İşimize geleni batı hukuku, gelmeyeni ‘inancın’ gerekleriyle mi açıklayacağız?

Örneğin, ‘yargı’ alanındaki türban serbestliğine bakalım. Yazıyı okuyan tüm inançlılar kendisine sorsun ve lütfen dürüstçe yanıtlasın: Başka bir dinin (şimdilik siyasi sembolleri unutalım!) sembollerini (gereklerini) taşıyan hâkimin huzurunda yargılanmak isterler mi?  Çocukları ilkokula giden veliler de kendisine şu soruyu yöneltebilir: Yedi sekiz yaşındaki çocuklarını İslam dışındaki bir dinin sembolünü taşıyan öğretmene gönül rahatlığıyla emanet ederler mi?

Kaç kişi bu sorulara, ‘hiç fark etmez’ yanıtını verir?

“Canım, Ermeni hâkim mi var, soru mu bu şimdi?” Öyle mi? Neden yok? Museviler, Ermeniler hukuk okumuyor mu Türkiye’de? Sahi neden yok? Laiklik tartışmasına buradan mı başlasak? Aynı soru: Ne üzerine konuşuyoruz ve referansımız neresi? Dinlerin gerekleri mi, laik/seküler hukuk kuralları mı?

Çoğu muhalif siyasetçi, “Bu sorun çözüldü artık, uzatmayalım” derken ne kadar rahat değil mi? Hayır, ‘bu sorun’ değil, türban tercih edenlerin yalnızca türban yasağından kaynaklanan sorunu çözüldü. Çünkü konu yıllarca, İslam’dan başka bir din, Hanefilik’ten gayrı mezhep ya da siyasi görüş yokmuş, olamazmışçasına konuşuldu, tartışıldı. Türbanlıların sorununun çözülmesi iyi oldu kuşkusuz. Yıllarca bu saçmalıklara karşı çıktım. İyi hoş da, şu soruyu bir kez daha nasıl sormayayım: Herkes ne üzerine konuştu onca yıl? Hak ve özgürlükler? İnançların gerekleri?

Hadi iki soru daha: İktidarın ve tahayyül ettikleri seçmenin korkusundan laikliğe (anayasaya!) aykırı hiçbir eyleme tepki gösteremeyen ve sık aralıklarla ‘dinimizin gereklerinden’ dem vuran muhaliflere: Bir erkek yargı mensubu ‘inancı gereği’ sarık kullanmak istediğinde ne yapmak gerekir? Ya da günün birinde bir kadın hekim, erkek hasta bakmak istemezse? Kimi kadınlar erkek hekim tarafından muayene edilmeyi reddettiklerinde? Diyanet’ten görüş mü istenecek? Dinin gerekleri mi, anayasa mı? Yanıt nasıl verilecek? Aynı soru: Ne üzerine konuşulacak?

Anayasası’nın ikinci maddesinde ne yazarsa yazsın, tüm idarecilerin sabah akşam ve hemen her konuda dine, ‘imanın gereklerine’ referans verdiği Türkiye, hâlihazırda laik/seküler değil.  Çünkü, idare tüm inançlar karşısında yansız değil. Çok basit.

Şu anki durumdan hareketle yazmıyorum ben de bu satırları. Belki gelecekte başlayacak yeni bir anayasa tartışmasında, bu ve diğer konularda, ‘ne üzerine konuştuğumuz hakkında’ uzlaşabilecek miyiz? Mesele bu. Yoksa hiçbir sorunu olması gerektiği gibi tartışmayıp, sorun çözme ihtimali olmayan yeni hükümler yazacak ve bir sonraki anayasa değişikliğine dek onların nasıl ‘yok sayıldığını’ mı seyredeceğiz?

Sizce neden Türkiye, on yıllardır bıkıp usanmadan ‘yeni’ anayasa tartışıyor?

Diyanet İşleri Başkanı’nın sözlerine ilişkin not:  

Diyanetin başındaki erkek, bir cami açılışında “Ahirete inancı olmayandan her türlü kötülük beklenir” buyurmuş. Vallahi şeker kardeşim, benim ahiret inancı olmayan, ateist, deist çok yakınım, eşim dostum, hocam oldu. Onlardan hep yarar ve iyilik gördüm. Bana ve sayısız meslektaşıma akıllarınca en büyük kötülüğü yapmak isteyip ‘ağaç kemirmemizi’ önerenler ise sabah akşam ahiretten söz edenler arasından çıktı. Bu boş lakırdıyı bir yana bırakıp muhalefete bir kez daha; bu adamın bir ‘devlet memuru’ olduğunu, toplumun-vergi mükelleflerinin azımsanmayacak bir kısmını pervasızca ‘kötücül’ ilan ettiğini, bütçesinin bazı bakanlıklardan çok daha yüksek olduğunu ve sözlerinin anayasanın temel ilkelerini yok saydığını hatırlatayım. Hiçbir işe yaramayacağını bilerek.