• 28.11.2020 00:00

  On altıncı yazı…

Bir önceki yazının konusu Türkiye’deki laikleşmenin tohumları ve düşünce yaşamına damga vuran ‘devlet bekası’ kaygısıydı. Kaldığım yeri biraz açarak devam etmek istiyorum. Okuyacağınız bir ‘ara yazı’ sayılır.

Daha önce de birkaç kez yinelediğim gibi, yazı dizisinin derdi, ‘meraklı gazete okuru‘na anayasalar tarihinin ‘anayasaların metinleri‘nden ibaret olmadığını anlatmaya çalışmak. Anayasa tartışma ya da kavgalarına çeşitli pencerelerden bakılabilmesine katkı sunmayı denemek. Mümtaz Hoca’nın ifadesiyle, anayasaların içindeki sözcüklerden çok, dışarılarındaki hayata bakıp bazı sonuçlara varabilmek.

Bir şeyi bıkıp usanmadan tekrar etmek gerekiyor: Türkiye eğitim müfredatı ve yerleşik sistem, tornasından geçenlerin sağlıklı düşünmesini önlemek üzere örgütlenmiş durumda. Bu nedenle bir şeyleri daha iyi anlayabilmek için o tornanın biraz dışına çıkmak şart. ‘Öğrenmek’ edimi eser miktar kafa karışıklığına gereksenim duyuyor. Kafa karışıklığından kastım, sorgulama ihtiyacı. Eğitim, insana öncelikle bu vasfı kazandırmalı. İşitilen, okunan, konuşulan, bildirilen, öğrenilen her şeyi sorgulamak. Yazı da aynı amaca hizmet etmeli.

Ne yazık ki, konuşurken, dinlerken, okur ya da yazarken kendinden ve müktesebatından pek kuşku duymayan çoğunlukların toprağı burası. Kötü eğitim ve sorgulamamanın sonuçlarından biri temelsiz özgüven ise diğeri, şu ya da bu yöndeki ezberlerin insanın yakasını bir ömür bırakmaması sanırım. Yazı dizisi bağlamında beni asıl ilgilendiren, ‘ezberler’ kısmı. Anlama çabasının olmazsa olmaz unsuru ‘soğukkanlılığa’ izin vermeyen tekrarlar ve duygusal refleksler.

Türkiye ‘laik cumhuriyet’inin mimarı Mustafa Kemal Atatürk çevresinde dönen tartışmaların  seyri ve üslubu ne kadar çok şey söylüyor, örneğin. “Olmazsan olmazdık” ile “Olmasaydın da olurduk” arasına bir yerlere hapsedilmek isteniyor düşünce. Oysa günümüzde halkın çoğunluğu tarafından çok sevilmesinin de, halkın daha küçük bir kesimi tarafından sevilmemesinin de tarihsel nedenleri var.

Biraz ilgisiz gibi görünecekse de, sizce bugüne dek Atatürk hakkında doğru dürüst bir sinema filmi çekilememiş olmasıyla, Türkiye toplumunun nitelikleri ve demokrasisinin hali pür melali arasında ilişki yok mu? Belgesel film (Mustafa) nedeniyle Can Dündar’a tepki gösterenlerin “Atatürk karanlıktan korkar mı hiç, yalan bunlar” dediğini hatırlarsınız.

Herhangi bir gelişme ve düşünce, ‘hainlik’ ile ‘kahramanlık’, ‘ilericilik’ ile ‘gericilik’ dışında kavramlarla da ele alınabilir. Yaşamı ve kendimizi bu denli hafife almak, böyle yoksullaştırmak zorunda değiliz. Kuruluş dönemi Mustafa Kemal’i ile 1920’ler sonu Mustafa Kemal’i ve 1930’lar Mustafa Kemal’i arasında farklar var. İlki 1921 Anayasası’nın mimarı olurken, sonuncusu ‘Türk soyunun efendiliği‘nden dem vuran Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi üzerine çalıştı. İkisi de aynı insandı.

Büyük işler başaran tarihi kişilikler, ‘kurucular’; farklı yönleriyle okumalara tabi olur doğal olarak. Yalnızca bir askerden değil, zorlu koşullarda mücadele vermiş bir siyasetçiden de söz ediyoruz. Siyaset yaparken elbette muhalefetle karşılaşıyordu. Aynı toprakta yetişmiş, hatta aynı mücadele içinde yer almış farklı görüşte insanlarla. Bugün olduğu gibi. Bir kez daha: Tarihi, memlekette genellikle tercih edildiği gibi ‘ilericilerle gericiler‘in, ‘hainlerle kahramanlar’ın mücadelesi şeklinde okumak zorunda değiliz. İkisi arasında çokça form, düşünce ve siyaset biçimi var.

Özellikle akademik alanda ‘nesnellik’ ile ‘yansızlık’ arasındaki ilişkinin niteliği bilinçli olarak yanlış betimleniyor uzun süredir. Sanki ‘nesnel’ olmak için ‘yansız’ olmak gerekirmiş gibi yazılıp çiziliyor, ‘hâkim’ anlatıda. Kuşkusuz bu tavrın nedeni, düşüncenin ‘egemen ideoloji‘ye hizmet edebilmesini sağlamak. Oysa diğer insanlar gibi bilim insanı da ‘yansız’ olmaz, ancak ‘nesnel’ olmak zorundadır. Önünüzdeki somut gerçekliği görmezden gelemezsiniz, buna mukabil bir kez gördükten sonra onu nasıl ele alacağınız, durduğunuz yerle ilişkili.

Daha ziyade akademik dünya için anlamlı gibi görünen ‘nesnellik’ ve ‘yansızlık’ ilişkisini; burada dinler, laikleşme, Osmanlı-Türk macerası, tarihsel kişilikler bağlamında değerlendirebiliriz. Örneğin dinlere yönelik bireysel tavırlar, onların tarihlerini ve kitleler bakımından anlamını görmezden gelmeye neden olmamalı. Örneğin Osmanlı’ya ilişkin olumlu ya da olumsuz yargılar, koskoca bir tarihin türlü açılardan ele alınması gereğinin ihmal edilmesine neden olmamalı. Örneğin Atatürk’ü çok sevmek ya da sevmemek, onu bir lider ve bir insan olarak belli bir mesafeden tanımayı, siyasetini değerlendirmeyi, koşullarını göz önünde bulundurmayı engellememeli.

Tarihsel kişiliklere, tam anlamıyla sahip olup olmadıkları belirsiz olumlu ya da olumsuz nitelikler atfetmek onların değil, büyük ölçüde takipçilerin ve hasımların marifeti kuşkusuz. Bilinçli ya da bilinçsiz bir ‘ayıklayıcı’ okuma becerisinden kaynaklanıyor. Hocamız Ömür Sezgin’in ‘Türk Kurtuluş Savaşı ve Siyasal Rejim Sorunu’ (Birey/Toplum, 1984) isimli kitabındaki şu saptamasına katılmamak mümkün mü: “Bir strateji bir kez saptanınca geçmişe dönüp bu stratejinin geçerliliğini savunmak oldukça kolaydır. Çünkü onca tarihsel belge arasında, elbette kanıtlanmak istenen savın doğrultusunda birkaç belge kolaylıkla bulunabilir.”

Hal böyleyken, örneğin geri kalmışlığı öncelikle ‘din’le açıklamak isteyen biri, ihtiyaç duyduğu tarihsel kanıtları bulmakta hiç zorlanmaz. Durumun vahametini ‘gerçek din’den uzaklaşmakla açıklamaya çalışan diğerinin, pek zorlanmadığı gibi! Bir laik, bir dindar ya da bir ateist, Mustafa Kemal’in dinle ilgili farklı zamanalarda dile getirdiği sözleri kendisine kalkan yapabilir.

Hatta bazı TV kanallarını seyredip Mustafa Kemal Atatürk’ü o ekranlarda konuşanlardan dinleyip okuyanlar, kendisinin hayli dindar biri olduğunu düşünebilir ki tahmin edilebileceği gibi Mustafa Kemal’in dinle yakın muhabbeti iddiasının insaflı tabirle çocuksuluğu, aynı ‘seçmeci’ anlatıdan kaynaklanır. Daha sonra yeri geldiğinde yine değineceğim; örneğin 1933’te ezanın Türkçe okunmasını sağlayan Mustafa Kemal, 1950’de yeniden Arapça ezana dönülürken de milletvekilleri tarafından referans gösterilebiliyordu!

Özetle: Mustafa Kemal’in ‘laik cumhuriyet’ ideali o yıllar/koşullar için hayli cesur, köktenci bir adımdı. Buna kuşku yok. Ancak mesele şu ki, ‘laikleşme’ bir günde olmadığı gibi, o adımları atan Mustafa Kemal ve kurucular kendilerinden önceki tarihin ve gelişmelerin ürünüydü ve o tarihe dek ‘din’, her zaman şu ya da bu ölçüde bir ‘araç’ olarak kullanılmıştı. Değişmeyen bir ilke ve kaygı olan ‘devlet bekası’ uğruna. Osmanlı’dan Cumhuriyet anayasacılığı ve laik düşünce savunusu da söz konusu ‘ana yol’dan sapmış değil.

Bu nedenle, Cumhuriyet’ten önce ‘adı konulmamış’ laikleşme adımlarından haberdar olmak, hem Türkiye laikliğinin hukuksal/hukuk dışı niteliklerinin anlaşılmasına, hem de olup biteni kavramayı çoğu zaman imkânsızlaştıran bazı klişelerin sorgulanmasına yardımcı olabilir.

Örneğin bu yaşıma dek en sık işittiğim ezberlerden biri şu: Efendim bizi din bu hale getirdi, geriliğimizin sebebi dindir.

Hayır, değildir. Böyle kanılar, çoklukla düşünce konforu sağlamaya yönelik temelsiz iddialardır. Koskoca tarih, tek bir olgunun varlığıyla ve onun şekli şemailiyle açıklanamaz. Dinler, tarihsel toplumsal gelişmelerde etkili olabilen etmenlerden yalnızca biri.

Sözünü ettiğimiz İslam dini ise -ki öyle- tarihi boyunca tek bir yorumu olduğu, yani asırlar boyunca hiç dönüşmeyen bir ‘din’ olabileceği nasıl tahayyül edilebilir? 9’uncu yüzyılda Mutezileyi benimseyen iktidarlar döneminde Eski Yunan klasiklerinin çevrildiği İslam devriyle, 13’üncü yüzyıldan sonra giderek hâkim olan din anlayışı nasıl aynı olsun?  

Osmanlı bir teokrasiydi, doğru. Buna mukabil ‘eyaletler’den, ‘fethedilen yerler’den oluşan, hukuk sisteminde yalnızca şeriatın değil, örfi hukukun ve önceki devlet geleneklerinin de pay sahibi olduğu, çoğu zaman devlet siyasetine dini kılıf bulmaya çalışan şeyhülislamın kaderinin, hükümdarın iki dudağı arasında bulunduğu bir teokrasiydi.

Her gelişmeyi ‘dinin rolü’yle açıklama eğiliminde olanlar, hem devletin sınıfsal renginin ve  niteliklerinin, hem de bir insan topluluğunun yüzyıllar boyunca hiçbir değişim geçirmediğini mi düşünür? Böyle bir şey mümkün mü? Bırakın yüzyıllar öncesini ve bugüne bakın lütfen: Günümüz Türkiyesi’nin iktidarına bakınca yalnızca din mi görüyorsunuz? Müteahhitlik faaliyetleri ile ihaleler? Tartaklanan işçiler, yasaklanan işçi yürüyüşleri, her koşulda kârını artıran büyük sermaye? Hangisi hâkim rengini veriyor rejimin, din mi sermaye çıkarı mı? İkisi de mi? İlahiyat fakültesine, meşhur ihaleci müteahhitin adını verdiler; nasıl da sembolik değil mi!

Avrupa ve Osmanlı’nın tarihinde belirleyici olan dindarlık mıydı, yoksa ‘dinler’, sınıf mücadelesinde (ve Osmanlı’nın devlet nizamında) hâkim olanın ihtiyaç duyduğu ‘ideolojik kılıf’ı teyelleyen etmenlerden biri miydi? Protestanlığın üç büyük isminden Thomas Müntzer, yaşamı pahasına isyan eden köylülerin yanında dururken, ‘muteber’ Martin Luther, burjuvazi tarafından neden o denli sevildi?

İngiltere’de VIII. Henry Anglikan Kilisesi’ni yalnızca ‘ailevi gerekçelerle’ mi kurdu; yoksa Roma Kilisesi’nin elindeki devasa topraklar İngiliz burjuvazisinin eline geçerken herkesin keyfi yerinde miydi? Peki Osmanlı’da din, yalnızca dindarlıkla mı ilgiliydi? Bir kez daha: Bu toprakların tarihinde, devlet yönetimine ve düşünce yaşamına damga vuran ‘devlet bekası’ hedef ve kaygısı bir an olsun akıldan çıkarılmamalı.

Bir tarihten sonra Osmanlı’yı yaya bırakan Avrupa’da Hıristiyanlığın/skolastik düşüncenin etkisi, Rönesans ve Reform’a rağmen Aydınlanma (doğa bilimlerindeki gelişme) devrine dek gücünü korumadı mı? Hıristiyan Avrupa’nın dininin, Müslüman Osmanlı’nın dininden farkları neydi? Osmanlı’nın çok güçlü olduğu birkaç asırlık dönemin hâkim dini de, İslam değil miydi? Hangi ‘dini ya da din dışı’ etmenlerin rolüyle 17’inci yüzyılla birlikte işin rengi değişmeye başladı? O rengin değiştiğini fark eden Osmanlı, kaçmakta olan trenin peşinden koşarken neler yaşadı?

‘Osmanlı’ derken hep devleti kastediyoruz, o esnada toplum derin dondurucuda mıydı? Eğer bir laikleşmenin tohumları atıldıysa, toplumsuz mu oldu bu? İhtimal dahilinde mi?

Osmanlı-Türk laikleşmesine ‘on yedinci’ yazıda devam edeceğim…

Bu yazıyı, tarih hocamız Taner Timur’un, çok sevdiğim bir çalışmasından (size de tavsiye ederek) bazı ‘alıntılar’la bitirmek istiyorum: ‘Osmanlı Kimliği’ (İmge). Bendeki baskı 1998 tarihli.  İlk baskı 1986’da yapılmış.

Taner Hoca, ‘Osmanlı kimliğini ortaya koyabilmek için öncelikle bu uygarlığın İslami renginin kuvvetle vurgulanması gerektiğini’ belirttiği kitabınının merkezine, bir kültür-kimlik krizi yaşadığımız varsayımını takip eden “Geçmişle günümüz arasında uyum sağlamak nasıl mümkün olabilir?” sorusunu koyup Batı ile Osmanlı’ya bu gözle bakıyor. İki medeniyetin tarihini sorgulama/hatırlatma çabası, Osmanlı-Türk laikleşmesi konusunda da ipuçları sunuyor.

Okuduğunuz yazı bağlamında beni daha çok ilgilendiren, özellikle ‘din’in konumuna dair şu satırlar:

“Yakın tarihimizle ilgili yanlış bir analizden hareket ederek, İslam kültürünü bir ‘gericilik’ kaynağı olarak görürsek, evrensel tarihin bazı zirve noktalarını anlayamayacağımız gibi, kendi tarihi mirasımızla da kompleks yaratıcı bir kopukluk içine girmiş oluruz. Osmanlı toplumu İslam yüzünden geri kalmamıştır. Osmanlı toplumunu geri bırakan unsurlar, aynı ortam içinde, dini de geri bırakmıştır… 16. yüzyıl sonlarında ve 17. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Mehmed Birgevi Efendi’nin dar kalıpları, Müslümanlığın güçlü bir akımı haline gelmişse, bunun din dışında bir sürü nedeni vardır. Eğer biz sonucu, neden olarak görürsek Farabi’leri… güçlü düşünürleri yaratan kültür ortamını hiçbir şekilde açıklayamayız.”

Belli bir aşamada başlayacak ‘Batı’yı yakalama’ çabaları esnasında sıklıkla dile getirilen serzeniş ve hedeflerden birinin de ‘gerçek İslam’ düşüncesini ortaya çıkarmak (bugün dahi çokça tanık olduğumuz!) olduğunu, Hoca’nın bu saptamasıyla birlikte akılda tutmakta yarar var. Taner Timur’un ‘Osmanlı münevveri’ hakkındaki görüşlerine, başkaca yazarlarınkiyle birlikte sonraki yazıda yer vereceğim.

Cesur devrimci kararlar, boşlukta değil, eninde sonunda bir toplumun sinesinde kabul gördüğü için şu ya da bu ölçüde başarılı olabiliyor. Türkiye’de olduğu gibi. Dolayısıyla eğer bugün laiklik ilkesinin iktidarca (ve sanırım muhalefetçe de!) yok sayılmasından kaynaklanan sorunlar varsa ki var, gelecekteki çözümünü de, toprağımızdaki laikleşme macerasının özgül niteliklerini düşünerek aramakta yarar olabilir…