• 22.12.2020 00:00

 Memleketin üniversitesinde çalışan bir erkek profesör doktor, güzide bir TV kanalında birbirinden güzide hemcinsleriyle birlikteyken, yine memlekette adetten olduğu üzere hızını alamayıp 'üniversite öğrencisi' ile 'fuhuş' sözcüklerini birlikte anıverdi. İnternetteki o yirmi saniyelik görüntüyü seyrettim. Üniversiteler için değil, 'öğrenci evleri' için sarf etmiş gibi görünüyor (dolayısıyla 'binalar' ve 'içindekiler' rahat edebilir, oralara yönelik bir itham yok şu aşamada!).

'Üniversiteler için de benzer şeyler düşünüyordur, söyler, söyleyebilir' başka konu. Burada önemli olan, birini 'tam olarak dillendirmediği' ifadeler üzerinden eleştirmek değil, hatta profesör doktoru eleştirmek de değil; malum iki sözcüğü aynı cümlede kullanması ve bu kanaatin ona özgü olmayışı. Dolayısıyla, salt bir kişiye yönelen kızgınlığın söz konusu itham ve zihniyetin 'münferit' olduğu yönündeki kanıyı güçlendirme ihtimali rahatsız edici. Oysa üniversite içinde ve dışında, aynı düşünceye sahip olmasına karşın yüksek sesle ya da kamera karşısında konuşmayan başkaca insanlar olduğu tahmin edilebilir. Bir ideolojinin, dünya görüşünün, yetiştirilme tarzının sonucu ve bıktırıcı hâkimiyetiyle karşı karşıyayız.

Efendim böyle üniversite olmaz, akademi bu mu, evrensellik, bilim şu bu diyerek gevezelik etme niyetinde değilim. “Bana kalırsa Türkiye'de üniversite adını hak eden üniversite yok, düşünce özgürlüğü olmayan, her şeyin ama her şeyin konuşulamadığı, araştırılamadığı, yazılıp çizilemediği yerin adı üniversite olamaz, var olanlar içinde belli bir düzeyi tutturabilen kurumlar ise YÖK sonrası muteber 'kalıntılardan' ibaret,” cümlelerini defalarca yinelemek mümkün, ancak yararı yok. Biri eğer çalıştığı yerin üniversite adını hak ettiğini düşünüyorsa, kendisini özgür hissediyorsa ve hayatından memnunsa, diyecek bir şey yok.

O profesör doktor bir zihniyetin temsilcisi. Belli ki biraz heyecanlı ve ağzının ayarı bozulmuş. Yoksa o akşam, “bazı üniversite ortamları, örneğin Boğaziçi, Siyasal gibi yerler” diyerek başlasaydı cümleye, hem tepki çok sınırlı olurdu hem de açıktan destek görürdü. 'Uyanık' bir patavatsız değil anladığım kadarıyla ve benzerlerinden daha açık sözlü. Rejimin toplum-üniversite tahayyülü bakımından 'erken' ve biraz 'çirkin' kaçan sözlerin sahibi. Üniversitelerin kadın-erkek olarak ayrılması gerekliliğini güçlü şekilde dillendirme aşaması gelmeden, vakitsiz ve ölçüsüz öten horozlardan.

Kapalı-tutucu ve 'erkek' çevrede yetişmiş, üstüne milli eğitim tornasının ideolojisiyle yoğrulmuş, kadınla iletişimi her zaman sorunlu kurulmuş, aslında başkalarına özenip bir süre sonra özendiklerinden nefret eder hale gelmiş, bu arada muhitinin kadınlarındaki değişimi de anlayamayıp bir gün fark ettiğinde çileden çıkmış erkek ahali, kareli ceketlerinin içinde nicedir çok telaşlı ve telaşlanmakta haklı. Hiçbir şeyin yolunda gitmediğinin, afra tafranın kâr etmediğinin ve kendilerine saygınlık kazandırmadığının, uzun süren iktidarlarında bolca yıkıp yerine eli yüzü düzgün hiçbir şey koyamadıklarının, 'dava' adını verdikleri her neyse hamasetten ibaret olduğunun, hamlıklarının, artık dinlemeye açık insanlarca dahi ciddiye alınmayışlarının farkına vardıkça daha çaresiz hissediyorlar.

Hırçınlıkları, henüz kabul etmekte zorlandıkları mağlubiyetten kaynaklanıyor ve önce en sert yol ve yöntemlerle muhalif olana, ardından kendi içlerindeki dönüşüme yöneliyor. Kadın cinsiyetiyle ezeli ebedi dertlerinin vardığı son duraktalar. Muhalifi boğup yok etmek isteyen zevat, kendi muhitindeki farklılıkları hoş görür mü dersiniz! Aksine, çılgına dönüyorlar. Bakın, biraz ayrıksı düşünceler ileri süren bir ilahiyatçıya dahi tahammül edemeyip üniversiteden uzaklaşmasını sağladılar. Kofluklarını açık eden herkesten nefret ediyorlar.

Benim açımdan profesör doktorun ifadelerinden daha sinir bozucu olanı, hikâyenin 'tepki gösterenler' tarafındaki iki yüzlülük. Birörnek bir topluluğu ve tek bir tepki dilini kastetmediğimi söylemeye gerek yok sanırım. Aniden yaşadıkları aydınlanmayla “aaa üniversiteler ne halde böyle, kimler hocalık yapıyormuş meğer,” diyebilenlerden söz ediyorum. 'Duyarlı' iki yüzlülerden. Memleketin 'aydınlık ve demokrat yüzü' numarası yapanlardan.

Ne kadar kolay temizliyorlar ellerini. Akademisyeni, yazarı, çizeri...

YÖK'ten sonra üniversiteler adım adım çürütülürken seyreden, çürütenlerle işbirliği yapan, gözünün önünde olup biten tüm haksızlıklara, saçmalıklara sessiz kalan, tanıdık işi jürilerde peynir ekmek gibi unvan dağıtan ya da dağıtılmasına refakat edenler. O pek 'Atatürkçü' Alemdaroğlu, İstanbul Üniversitesi'ndeki muhaliflere, rahmetli Bülent Tanör'e yapmadığını bırakmazken ellerini ovuşturanlar. Sabah akşam eleştirdikleri YÖK'e kendi arkadaşları atandığında alkış tutan 'ilericiler.' Her rektör karşısında ön ilikleyen, en berbat üniversite idarecilerine dahi yaranmaya çalışan 'demokratlar.' Muhteris rektörlerin abuk subuk atama-yükselme ölçütlerine itiraz edemeyip üniversitelerin 'yayın çılgınlığı' yaşanan çile mekânlarına dönüşmesine, gencecik meslektaşlarının ezilmesine çanak tutanlar. Hocalar, öğrenci kılıklılar tarafından emniyete 'ihbar' edilirken sırıtan, ateşe elindeki benzinle koşanlar.

Akademiden kaç kişi atıldı son yıllarda? Sorgusuz sualsiz. İnsanlar 'sivil ölüme' mahkûm edilmek istendi. Tek tek akademisyenlerden yüksek ses çıkmasını beklemek gerçekçi ve adil değil kuşkusuz. Peki hangi üniversitelerin 'kurulları' tepki gösterdi? Kaç hukuk fakültesi yapılanların 'hukuk dışılığına' dikkat çekti? Üniversitelerde kaç kişinin keyfi kaçtı? Meslektaşları terörle 'iltisaklı' ilan edilirken hangi 'kurum', bu nasıl bir saçmalık diyebildi? İmzacı akademisyenin kapısına çarpı atılırken, komşusu odasından çıkmadı. Kimi 'hocalar' meslektaşının telefon numarasını rehberden sildi. Arkadaşlarının 'TC Kimlik numaralarını' Resmî Gazete sayfalarına yazdırdı, profesör doktor unvanlı reziller. Akademisyenler gözaltına alındı, tutuklandı, yargılandı. Kaç kişi o yargılamalarla ilgilendi? Mahkemelerin reçete yazar gibi önüne gelene aynı cezayı kestiği duruşmalar, kaç kişinin gündemi olabildi?

Hangi basının hangi muhterem mensubu, şu rezaletleri, gözü dönmüş idarecilerin yaptıklarının gerekçelerini araştırma gereği duydu? Kaç gazetede haber olabildi üniversitelerde yaşananlar? O çok okunan, kibirden çatlamak üzere olan şöhretli köşe yazarlarının 'ihraç' akademisyenlerle ya da 'ihbar' faaliyetiyle ilgili tek satırını hatırlıyor musunuz? Neden peki, duymadılar mı sizce? Yoksa 'teröristler' tasfiye edildiği için sevindiler mi? İliklerine kadar faşist bazı basın organları belli kampüsleri 'terör yuvası' manşetleriyle hedef gösterirken neredeydi o 'aydınlık yüzlü' kamuoyu?

Tepemize taş yağsa 'susmayı' tercih eden, bildiği tek insani eylem biçimi 'susmak' olanlara söyleyecek bir şey yok. Böyle bir hayat seçmişler, ziyade olsun. İnsanı çileden çıkaran, nerede susup ne zaman konuşmaları gerektiğini ustalıkla hesap ederek yaşayanların, hesapsız kitapsız, kişisel çıkarını gözetmeden tek adım atmayanların, kendilerini temize çıkarmakta mahir olanların yüz kızartıcı tavrı.

Saçma sapan sözler sarf eden ve hiç kimse savunamadığı için bir anda zayıf halka oluveren erkek profesör doktoru doyasıya eleştirenler, eğer yere göğe koyamadıkları 'kurumlara' ilişkin üç kuruşluk bir hassasiyetleri varsa, iktidarın başta üniversiteler olmak üzere her bir kuruma yönelik baskısına tepki göstersin. Ya da şu ara gündemden düşmeyen 'çıplak arama' iddialarına ilişkin ses versin, örneğin. Ah neler söylüyorum, konunun üzerine giden bir HDP milletvekili, olmaz şimdi, belki sonra.

Bakın YÖK Başkanı, profesör doktorun ifadelerine ilişkin açıklamasının sonunda şöyle buyurmuş: “Bu vesile ile akademik ifade özgürlüğünün yanlış anlaşılmaması ve hocalarımızın milletimizin değerlerine ve hassas olduğu konulara ve kavramlara dair konuşurken son derece dikkatli olmaları gerektiğini belirtmek isteriz." Akademisyenlerin, konuşur ve yazarken 'milli değerlere' yönelik hassasiyetleri gözetmesi 'zorunluluğu' konusunda bir şeyler söylemek ister mi, bilim ve matbuatın o profesör doktora tepki gösteren 'ileri, hep ileri' yüzleri. Yoksa herkes akademik özgürlüğün 'milli hassasiyetler' gerekçesiyle sınırlanmasından mı yana? YÖK başkanının 'bilimsellikle' bağdaşmaz uyarısını eleştirmek daha gerekli değil mi?

Üniversitenin 'terör yuvası' olduğuna hemencecik ikna oluveren bir kesim okumuş, 'fuhuş yuvası' zırvasına çok sinirlendi. Hiçbir bedeli olmayacağını bildiği için, tepki gösterdi. Bu tipler üniversitelere yerleşirken, kerameti kendinden menkul 'aydınlanma meşaleleri', aklı başında akademik kurumları öğütmekle, illallah dedirtmekle, kadro alamasınlar diye kırk takla atmakla meşguldü. Ve üniversitelerin şu berbat koşullarında dahi akla zarar bir çabayla nitelikli işler yapan, baskı altında büyük emek harcayan meslektaşlarımızı mutsuz etme ideallerinden vazgeçmiş değiller.

Aman Allah'ım ne olmuş böyle üniversitelere, ne ara bu hale gelmiş, kim nasıl doldurmuş bu adamları o binalara, ay ne fena...

Bir duyuru ve rica:

Türkiye'nin 22 bölgesindeki sit alanlarında değişiklik yapılmak isteniyor. Nedenini tahmin edersiniz. Muğla Çevre Platformu da, memleketin taşını toprağını suyunu korumak için mücadele veriyor ve yine tahmin edebileceğiniz gibi, sürekli engellerle karşılaşıyor. Buraya konuya ilişkin yazı ve haberleri, bir de imza kampanyası bağlantısını bırakıyorum. Nefes alabilmemiz için çaba harcayan arkadaşlarımıza destek olalım.

1- MUÇEP: Gizlenen sit raporlarının sonuçları vahim olacak

2- "Devlet sırrı" diye gizlenen bir raporun hikayesi 

3- "Gayrimenkul şirketine SİT raporu hazırlattılar" 

4- Gökova’nın kalbine beton dökülecek 

5- Change.org imza kampanyasına katılmak için tıklayınız