• 31.12.2020 00:00

  Hükümet sistemleri ve demokratikleşme dizisine, şimdilik son ‘laikleşme’ yazısıyla devam. 

Bir önceki yazıyı, çok partili yaşamda katı laiklik anlayışı ve uygulamalarının gevşediğini, CHP’nin malum nedenlerle söylem değiştirdiğini, o yıllarda kurulan onlarca yeni partinin ‘din’ konusuna kayıtsız kalamadığını ve İslâmcılığın yeniden canlandığını vurgulayarak bitirmiştim.

DP, bir yandan halkın-seçmeninin hoşuna giden din-gelenek söylemine sarılırken, diğer yandan ‘irtica’ tehlikesine dikkat çekip kontrollü kaybetmemeye çalışmıştı. Fakat ne yaparsa yapsın, aynı yıllarda İslâmcılığın canlanmasının önünü alması mümkün olmadı. Tam anlamıyla önünü almak isteyip istemediği de aynı konu kuşkusuz; DP’nin söylem ve eylemleri arasında çoğu zaman büyük çelişkiler vardır. Ancak, özellikle iktidarının ilk yıllarında bazı gelişmelerden ‘ürktüğüne’ kuşku yok.

DP açısından belki de en ciddi sınavlardan biri 1952’deki Malatya suikastı. Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Büyük Doğu’ dergisindeki yazılarının etkisinde kaldığını söyleyen bir lise öğrencisi Hüseyin Üzmez, gazeteci Ahmet Emin Yalman’ı vurdu. Hüseyin Üzmez’in sonraki matbuat/siyasi yaşamını hatırlatmaya gerek yok sanırım.

Başarısız suikastın soruşturmasında, sorumlular polisteki ifadelerinde, ‘kanun cezalandırmıyorsa, mukaddesatımıza hakaret edenleri biz cezalandırırız’ nevi, bugün için de hayli tanıdık gelecek sözler sarf edebilmişti. İrtica tartışmaları da bu dönemde başlıyor. Yine tanıdık bulacağınız, ‘yoz ve ahlaksız batı medeniyeti’ ile ‘batılılaşmanın İslâm’a yönelik bir saldırı’ olduğu yönündeki propagandaya dayanıyorlar. Anlayacağınız o gün bugün pek ‘terakki’ kaydedememiş, büyük ölçüde kompleks ve hamasetten ibaret bu ideolojik söylem. Büyük Doğu dışında, özellikle ‘Hür Adam’ ve ‘Sebilürreşad’ gibi yayın organları da çok etkili.

Tabii aynı yıllarda bir yanda da, dönemin en revaçta ‘öcüsü’ komünizmin, dış mihraklarca tahrik edildiğini ve ‘irticanın’ o yolda kullanılan araçlardan biri olduğunu iddia edenler var! Toprağımızın komplo teorileri konusundaki zenginliğinin eşsiz örneklerinden biri budur bana kalırsa.

DP, Malatya suikastından rahatsız olup partiye çekidüzen vermek zorunda hissetmiş, ancak diğer yandan ömrünün son yıllarında Said-i Nursi ve Nurculuk hareketi ile inişli çıkışlı da olsa ilişki kurmaktan çekinmemişti. Nursî’nin 1959’da bazı şehirlere yaptığı geziler büyük ilgi görmüştür. İşin ilginç yanı, Nursî dolaşırken müritlerinin kamuya açık alanlarda Risale-i Nur okuması yargılama konusu oluyordu! DP, iktidarı boyunca tarikat ve cemaatlerin etkinlerine ve yayılmalarına kolaylık göstermiş, arasını iyi tutmaya çalışmıştır. 

27 Mayıs darbesi ardından kabul edilen 1961 Anayasası’nda laiklik ve Diyanet konuları nasıl yer almıştı?

İkinci maddeye göre ‘laiklik’ Cumhuriyet’in temel ilkelerinden biri. 19. madde ise ‘vicdan ve dinî inanç ve kanaat hürriyeti’ ile ‘istismar yasağını’ düzenler. Din eğitim ve öğrenimi, ‘ancak kişilerin kendi isteğini ve küçüklerin de kanuni temsilcilerinin isteğine bağlı’dır. (20.9.1971 tarih ve 1488 sayılı yasayla maddede bazı değişiklikler yapıldı.) 

DİB, Anayasa’nın 154.maddesinde yer alıyor: “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.”

1961 Anayasası’nın Temsilciler Meclisi görüşmelerinde (darbeden sonra oluşturulan Kurucu Meclis’in bir kanadı) anayasa hukukçusu Bahri Savcı hoca, laiklik ilkesine dair şunları söylüyor: “Lâiklik devlet organlarının dinî karakteri olmamasıdır. Devlet teşkilâtı arasında dinî bir makam olmamasıdır… Bizim Anayasamız tümü ile, mezkûr 19’ncu madde kendi ferdî muhtevası ile, Devlet mekanizması arasında böyle bir mercie yer vermemektedir. Buna imkân vermemektedir.”

Bahri Savcı, DİB’le ilgili olarak şu kanıda: “Gerek Diyanet İşleri Reisliğinin teşkilâtta yer alması gerekse dinî eğitim, basit bir zabıtadan ibarettir. Çünkü, Diyanet İşleri Reisliği bir Devlet dininin teşkilâtı veya bir siyasi teşkilâtın içinde bu dinin teşkilâtı mahiyetinde değildir… Diyanet İşleri Reisliği Teşkilâtı; ancak ve ancak, toplumun dinî vasfındaki bâzı işlerini, dağınıklıktan ve düzensizlikten kurtarmak için bu işleri bir merkeze bağlayarak kanalize etmekten ibarettir… bu iş bir âmme hizmeti tesisi değil, ancak bir düzenin temin edilmesi işidir.” 

Aynı görüşmelerde örneğin Muammer Aksoy da, Türkiye’de dini örgütlenmenin devletçe kontrol edilememesinin ‘Türkiye laikliği’ bakımından söz konusu olamayacağını belirtmiştir.

Dolayısıyla, anayasa yapıcı için DİB, başlangıçta olduğu gibi bir kontrol ve denetim organı olarak Türkiye’ye özgü laikliğin ‘zorunlu görülen’ kurumu niteliğinde. 

Haziran 1965’te DİB yasası (633) çıkarıldı ve Temmuz 2010 yasaya (6002) dek yürürlükte kaldı. Yasa’nın birinci maddesine göre, “İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlık’a bağlı DİB kurulmuştur.” 1965 yasasıyla çokça yetki verildi, örgütlenmesi genişletildi. 

Anayasa yapım sürecinde DİB’in gerekliliğini savunan Bahri Savcı, 1965 yasasına tepki gösteriyor ve bunun artık Mustafa Kemal’in DİB’i olmadığını belirtiyor. 1965’ten itibaren ülkeyi hemen her zaman sağcı tek parti ya da koalisyon hükümetlerinin yönettiği de hatırlatılmalı. 

AYM de konuya dair çok sayıda karar vermiş ve kararlarında ‘Türkiye’ye özgü’ laiklik tanımı yapmaktan vazgeçmemiştir.

Laiklik siyaseti ve düşüncedeki değişim…

Bir önceki yazıda önerdiğim ‘Türkiye’nin Soğuk Savaş Düzeni’ (Tekin, 2020) adlı derleme kitap içinde yer alan Mehmet Ali Tuğtan’ın ‘Soğuk Savaş ve Türkiye’de Siyasal İslâm’ın Yükselişi, 1945-1970’ başlıklı makalesindeki bazı bilgilere yer vermek istiyorum.

Yazarın temel tezi, Türk milliyetçiliğinin kullanıldığı Soğuk Savaş stratejisinde 1950’lerin ikinci yarısında gerçekleşen değişikliklerin, siyasal İslâmcılığı ‘komünizm tehdidine’ karşı milliyetçiliğin yanında ikinci bir güç haline getirdiği. Yazar’a göre, “…1950’lerin Türk sağının hâkim unsurları, komünizm karşıtlığı içinde eriyen Turancılık, muhafazakâr milliyetçilik ve İslâmcılıktı… Bu dönemin İslâmcılığı, Demokrat Parti’nin açtığı zemin üzerinden sisteme dahil olarak, milliyetçi sağ ile anti-komünizm ortak paydasında buluşuyordu.” 

Söz konusu ‘hâkim unsurlar’ arasında o yıllarda henüz üstü kapalı görünen ittifakın, altını sürekli çizdiğim ‘devlet bekası’ kaygısı ve Cumhuriyet’in harcında yer alan Türk-Sünni İslâm tercihi göz ardı edilerek anlaşılması mümkün mü? Değil. 

Soğuk Savaş devrindeki beka derdinin adı ‘komünizm öcüsüydü’ ve birbiriyle bağdaşmaz gibi görünen, ideolojik temelde mesafeli Türkçü milliyetçilik ile İslâmcılığın, yani milliyetçilik ile ümmetçiliğin, yıllar içinde komünizm karşıtlığı paydasında buluşabildiği anlar oldu. 

Bugün de Türk-İslâmcılık adı verilen ortaklıkta, kökenlerinde ne denli düşünsel farklılıklar olursa olsun biri kazındığında altından diğerine özgü bir niteliğin çıkabildiği, hal böyleyken 2020’deki birlikteliklerini yalnızca ‘ittifak koşullarıyla’ açıklamanın yeterli olmadığı kanısındayım.

Bir kez daha: Osmanlı-Türk laikleşmesinde ‘devlet bekası’ kaygısı her zaman belirleyiciydi. Devrimler sürecinde kontrol altına alınıp engel çıkarmaması için devletçe örgütlenen din, dini kurum ve ritüeller, Soğuk Savaş döneminde ‘dış tehditlere’ karşı kalkan olarak kullanılan araçlardan biri haline geldi. İlk yılların laiklik siyasetinin sonuçları ile çok partili yaşamdaki laiklik yorum ve uygulamalarının sonuçları farklı oldu kuşkusuz. Ayrıca çok partili yaşamda, beka kaygısının içeriği ile devletin dinle ilişkisinin dönemden döneme değiştiği gerçek.

Mehmet Ali Tuğtan, 1960’ların ortasını dönüm noktası görüyor. Türkçülerin ve İslâmcıların dernekleşmeden partileşme aşamasına geçtiği yıllar. CMKP’yi MHP’ye çeviren Alparslan Türkeş, İslâmcı sembolleri kullanmaya başlıyor ve Turancılar partiden uzaklaşıyor. Şu sıralar yeniden prestij kazandırılmaya çalışılan ırkçı Nihal Atsız, tepkisini “MHP’de Allah Tanrı’yı kovdu” diyerek gösteriyor. Türkeşçilerin sloganı ise “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman.”

1960’ların yükselen solunun karşısına bu koalisyon çıkarıldı. 1967’de Komünizmle Mücadele Derneği’nin 29 Ekim günü düzenlediği mitingde konuşan MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) başkanı İsmail Kahraman şunları söylüyor: (Tuğtan’ın makalesinden) “Cumhuriyeti anma günlerinde maziye küfür ve hakaret etmek moda haline gelmiştir. Geçmişe küfretmek ve onu inkar etmek hıyanettir… Nitekim, ‘umum-nukudum’ emrindedir fermanı ile Anadolu’ya gönderdiği paşasına, Kurtuluş Savaşımızın organizasyonunu havale eden, son padişah Sultan Mehmed Vahdettin vatan haini olarak tanıtılmak istenmektedir. Gerçekten milli olan doğru bir tarihe kavuşma ve hakikatleri görme durumuna ulaşmalıyız.” 2020’de, neredeyse ulaştılar!

Demirel hükümeti zamanında, 1968 öğrenci eylemlerinin karşısına ‘Şahlanış Mitingleri’ ile çıktılar. ‘Müslüman Türk’ün öz doktrini.’ 1969 Şubat’ında da 6. Filo’yu protesto eden solculara saldırdılar. Mehmet Şevket Eygi, ‘Bugün’ gazetesinde yayınlanan (9-16 Şubat) meşhur yazılarıyla Müslüman gençleri göreve çağırıyordu. “Bir Müslüman yüz komüniste bedeldir, Müslümanlar komünizmle çarpışan devlet kuvvetlerine yardımcı olsunlar” satırlarının yazarı Eygi, kendi ifadesiyle Amerikancı değildi, ancak solcu gençlere (Sovyet emperyalizmine) karşı ehven-i şer olanı, yani ABD’yi seçmişti.

1960’lar aynı zamanda İslâmcıların Anadolu’yu gezerek ‘konferanslar’ verdiği yıllar. Kadının yeri ve sorumlulukları, nasıl kapanmaları gerektiği, doğru yaşam ve düşünmenin ilkeleri konularında çok sayıda konferans. Hedefteki yurttaş kitlesi bakımından ‘anlatmanın’ ve ‘etkili hitabetin’ yazıdan çok daha etkili olduğunu biliyorlar. Özellikle okuma yazma oranının düşüklüğü hesap edilirse ‘konferansların’ gücü daha iyi anlaşılabilir. En çok konuşanlardan biri Necip Fazıl’dır.

Türkiye’yi 18 yıldır yönetenlerin başat düşünsel referanslarından biri, anti-semit, sola dair her şeyden nefret eden (“Kalbimi ve aklımı hep sağ elime verdim, görevi olmasaydı sol elimi keserdim”), ‘laik cumhuriyet’ düşmanı, İslâmi totaliter bir ütopya olan ‘İdeolocya Örgüsü’nü (1959) yazmış Necip Fazıl Kısakürek. Yıllarca, Necip Fazıl gibi birine yönelik bitip tükenmez iltifatlarını yok sayarak AKP çözümlemesi (ve güzellemesi) yapılmasını anlamak çok güç.

Daha önce önerdiğim Tanıl Bora’nın ‘Cereyanlar’ kitabından, Necip Fazıl’a ilişkin bir cümle: “Türk vatanının yalnız Müslüman ve Türklerle meskûn, onlardan ibaret hale gelmesi, vardır Necip Fazıl’ın ülküsünde. Müslüman-Türk’ten gayrısına ‘Ya bizden ol ya da ayrıl!’ denecektir – ama Yahudiler bundan hariçtir. Yahudi, ‘iç ve dış düşman’dır. ‘Fesad ve hıyanet madeni bir kavim’dir.” Necip Fazıl, hayal ettiği ‘örgünün’ yaratılabilmesi için “Gerekirse bütün topluluğu tırpandan geçirmek” gerektiğini dile getirir. ‘Kâmilen itlaf’ ifadesi o yıllarda revaçta değildi belki de! 1960’larda, Cemal Gürsel’in rahatsızlığı nedeniyle görevden ayrılmasıyla 1966’da cumhurbaşkanı olan Cevdet Sunay’ın, 1968’de Umre’ye giden ilk devlet başkanı olduğunu da hatırlatayım.

Siyasal İslâm 1970’te partisini kurdu: MNP (Milli Nizam Partisi). 

Bu tarihten itibaren İslâmcılar ile aşk-nefret ilişkisi söz konusu. Bir yanda komünizmle, sol hareketlerle mücadelede son derece kullanışlı ve yardımcı bir ideoloji; diğer yandan rejimin temellerine tehdit içeren yönleri nedeniyle kontrol edilmesi de gerekiyor. 12 Mart ardından ‘laikliğe aykırılıktan’ kapatılan MNP’nin yerine kurulan MSP (Milli Selamet Partisi), kısa süre sonra Ecevit CHP’si ile koalisyon hükümetinin üyesi olabildi. 

Günümüz İslâmcılarıyla karşılaştırınca, Erbakan’ın bazı özgün yanları olduğunu görmek mümkün. Gerek aldığı eğitim ve sosyal konumu, gerekse ‘her şeye rağmen’ kontrolü elden bırakmayan tutumuyla. Cemal Süreya,  99 kişinin portresini yazdığı ’99 Yüz’ (YKY, 1999) adlı kitapta Necmettin Erbakan için, “Dünyanın en barışçıl Müslümanı. Kaleci Cihat’ı bile görmezden gelir. Cihat kavramı onun için diyalogda fırsatçılık olarak vardır” der. Cemal Süreya’nın bu tespiti tartışılır, ancak özellikle 1970’lerin Erbakan’ına ilişkin böyle bir bakış olduğunu da hatırlatmak gerekir.

Peki 12 Eylül’de ne oldu?

Önce Anayasa:

1961 Anayasası’nda olduğu gibi laiklik, Cumhuriyet’in niteliklerinden biri olarak kabul edildi (md.2) ve ayrıca başkaca düzenlemelerle laiklik ilkesi güvence altına alınmaya çalışıldı. DİB, 1961’den farklı olarak bu kez ‘yürütme’ içinde, ‘genel idarenin’ parçası olarak 136. maddede yer aldı. Yine aynı gerekçelerle: Türkiye’ye özgü laiklik ve devlet çıkarları!

Asıl önemlisi, md.24/3 ile ‘zorunlu din kültürü ve ahlak öğretimi’ dersi, ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasına girdi. Bu son derece önemli bir eşik ve darbecilerin zihniyetiyle uyumlu. Okuduğunuz yazının başlığı da, konunun Meclis’te tartışılması sırasında sarf edilen bir cümle.

Danışma Meclisi’ndeki (Kurucu Meclis’in iki kanadından biri) anayasa görüşmelerinde konu 24. maddeye geldiğinde (1 Eylül 1982) uzun konuşmalar yapılmış, maddeye eleştirel yaklaşan üyeler olmuşsa da (Kamer Genç gibi), sonuçta 12 Eylül zihniyeti galip gelmiştir.

Bir üye, “İslâmiyetle Türklük adeta bütünleşmiştir… ahlakın kaynağı da genel olarak dindir” (İ. Doğan Gürbüz) derken; diğeri, ‘milletimizi tekrar birleştirerek, tek vücut, tek dimağ ve tek güç haline getirmek’ten (Fuat Yılmaz) söz ediyordu. Anayasa Komisyonu adına konuşan İlhan Göksel ise 2020’nin ‘cumhur ittifakını’ tarif ediyor gibi: “…en büyük manevi güçlerden olan dinimizi eğer milletimize öğretemezsek sadece milliyetçilikle ayakta kalmayı, ancak bir bacağını kaybetmiş insanın yürümesi gücünde görebiliriz, daha öteye gidemeyiz.” Konuşmalar esnasında Atatürk’e atıflar olduğunu söylemeye gerek yoktur herhalde. Hiçbiri saygıda kusur etmiyor!

Günümüz iktidar zihniyetine yakınlığı bakımından en anlamlı konuşmalardan birini yapan Fuat Yılmaz’ın şu cümleleri yazmaya değer: “Yıllardır birbirini takip eden çeşitli hatalar dolayısıyla kelime-î şahadet bile getiremeyen, hatta buna ihtiyaç dahi duymayan nesiller yetiştirdik… Türk çocuğuna… enternasyonal marşlar, Lenin, Mao ve Kastro yerine dinini gerçek anlamda ve devletin ehliyetli eliyle Atatürk ilkeleri çerçevesinde öğretelim.”

Mesele şu ki, Türkiye’de siyasal İslâm’ın gelişip güçlenmesi ile devlet bekası için elzem ‘sol ile mücadele’ hedefi arasında sıkı bağlar var. Arada bir darılmış gibi yapsalar da, İslâmcılar ABD’ye ve tabii 12 Eylül anayasasını yapanlara çok şey borçlu.

12 Eylül sonrası, İslâmcı kesim için türlü olanaklar sunmuştur. Komünizme/sola karşı ‘yeşil kuşak’ hedefiyle, günümüz ‘kareli ceketlilerinin’ müstakbel iktidarı için gerekli siyasal-toplumsal atmosfer yaratıldı. Cemaatler holdingleşti ve on yıllara yayılacak bir kadrolaşma işine girişti. Sol siyaset ve düşünce ezildi.

Kenan Evren anayasayı tanıtma konuşmalarında ‘İslâm dinine’ bolca referans verdi. Kuşkusuz, hurafelerden arınmış ve ‘kötü niyetlilerin elinden’ kurtarılmış ‘gerçek’ dine! Devlete sadakat duyacak bir ‘dindar kuşak’ yaratılması için özel çaba harcandı. Bunun için her zaman olduğu gibi DİB ve eğitim sistemi tepe tepe kullanıldı. Özellikle 2010 yasa değişiklikleri sonrasında DİB, yönetimin asli unsurlarından biri haline getirildi. Bütçesi çoğu bakanlıktan yüksek.

AKP döneminde yaşananları özetlemeye gerek yok. Vardığımız yerde, Türkiye artık laik-seküler değil ve ‘yılbaşında aileyle bir araya gelsek, acaba polis baskın yapar mı!’ kaygısı taşıyor, memleketin yarısı.

Kuşkusuz bu satırlar geleceğe yönelik bir umutsuzluktan kaynaklanmıyor. Geçtiğimiz yılların tüm yıkıcılığı yanında, belki tek bir katkısı olacak ‘laiklik’ deneyimine. Siyasal İslâmcılar, sergiledikleri yönetimle Türkiye’nin geleceğini kendilerinden kurtardılar. (Ümit Kıvanç’ın ifadesi bu!) Lüzumundan çok bağırdıkları ve muhaliflere hakaretle meşgul oldukları için henüz kendi durumlarının farkına varamıyor olabilirler, ancak bu gürültü bir gün nasıl olsa sona erecek. 

Özellikle ‘ana akım’ İslâmcı ideolojinin ve yüz küsur yıldır sarıldıkları kavramların nasıl hamasi ve bomboş olduğunu, ‘dava’ adı verdiklerinin ne anlama geldiğini, okumuşlarının dehşet verici halini ve devlet kapısında bekleşmek dışında bir hasletleri olmadığını, o meşhur ‘medeniyet tasavvurlarının’ rezidans daire, lüks araç ve ihalelerden ibaret kaldığını, klasik demokrasinin asgari ilkeleriyle dahi uyuşma ihtimalleri olmadığını, ancak bu ideolojinin mensupları sergileyebilirdi.

Ezcümle,

laiklik macerası, tek partili ve çok partili yaşamda iki ayrı görünüme büründü. ‘Beka’ kaygısı ile devletin kuruluşundaki ‘Sünni Müslüman Türk’ harcı her döneme damga vurdu. Birbirinden ayrılarak tartışılabilecek konular değil.

Başlangıçtaki soruyu yinelemek isterim: Laiklik (ya da diğer konular) derken, kastımız nedir? Biz ne üzerine konuşuyoruz? Yönetimde ve toplumsal ilişkilerde din mi, anayasal-hukuksal ilkeler mi belirleyici olacak?

(Diğer tartışmalı anayasa konularıyla devam edeceğim.)

AYM’ye ilişkin bir not:

AYM, geçen hafta Demirtaş’ın durumunu da yakından ilgilendiren bir karar verdi. 24 Aralık tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı.

2015/12486 başvuru numaralı ve 5/11/2020 tarihli Genel Kurul Kararı, ‘Abdullah Yaşa’ Başvurusu. Abdullah Yaşa’nın başvurusunda AİHM, Sözleşme’deki ‘kötü muamele yasağının maddi boyutuyla ihlal edildiğine’ hükmettikten sonra, İdare Mahkemesi, davanın bu tespitle uyuşmayan bir gerekçeyle reddine karar vermiş. AYM Genel Kurulu ise kararında (59), İdare Mahkemesi’nin AİHM tarafından yapılan tespit ile çelişki oluşturacak değerlendirmelerde bulunduğuna ve bu durumda AİHM’nin maddi yönden ihlal tespit etmiş olmasının anlamsız hale geldiğine hükmetmiş. AYM, ‘AİHM’nin ihlal kararının Türk makamlarını bağladığını, Türk makamlarının bu kararın gereğini yerine getirmekle mükellef olduğunu’ belirtiyor. Söz konusu kararın, 55., 59. ve 69. paragrafları Demirtaş’ın durumuyla da doğrudan ilgili. İki gün önce, emekli anayasa hukuku hocası Cem Eroğul, konuya ilişkin Birgün’e kısa bir söyleşi verdi. Okumanızı öneririm. Karara dair ayrıntılı bir yazı kaleme alacaktım. Ancak aynı AYM’nin ‘sekiz üyesi’, beş gün sonra bu kez Osman Kavala’nın başvurusuna ‘ret’ kararı verip de beş gün önce bağlayıcı olduğunun altını çizdiği AİHM kararlarının varlığını unutunca, içimden yazmak gelmedi. Bıkıyor insan. Bu zavallılıklar üzerine yazıp çizmekten bıkıyor. Zavallılar.