• 7.01.2021 00:00

  Yazdım sildim… Yazdım sildim… Yazdım sildim… Yazdım sildim… Ne yazacağımı bilemediğimden. Artık bu ‘muhataplar’ için israf etmek istediğim tek bir sözcüğüm olmadığından. Yazdım yazdım sildim…

Üniversiteler için, YÖK için, Boğaziçi için söyleyecek, yazacak çok şey var. Bugüne dek ben de yazdım başkaları da, yine yazılacak. ‘Elit’ ile ‘elitist’ arasındaki ayrımı, üniversitenin nasıl bir yer olması gerektiğini, geçmişte zaman zaman nasıl bir yer olabildiğini, zamanla ne hale getirildiğini, yazıp yazıp sildim…

Rahmetli annem. Köyünde okul görmeden büyümüş. Milyonlarca kadın gibi. Okuması yazması yoktu. Milyonlarca hemcinsi gibi. 1980’lerde bir dönem kursa gitti, çocukları da yardım etti, okumayı söktü. Küçükleri değil de, gazetedeki büyük yazıları okuyabiliyordu, ağır ağır.

Rahmetli babam. 1920’lerin Türkiye’sinde okulsuz bir çocuk. Milyonlarca erkek gibi. 1947’de askerde öğretmişler okuma yazmayı. İyi okurdu, yazısı eh işte.

Üçü kız, dört çocuk okuttular. Milyonlarca dar gelirli aile gibi, büyük zahmetle, yoksunluklar içinde, dişlerinden tırnaklarından ayırıp. Milyonlar, milyonlar gibi.

Oğulları Ankara’ya gidip Mülkiye’de okudu. Kendininkine benzer ailelerin çocuklarıyla birlikte. Mezun olunca dil öğrenmek için Londra’da aylarca garsonluk yaptı, lokantalarda sabahladı. Sayısız genç gibi. Dönüp Mülkiye’nin Anayasa Kürsüsü asistanlık sınavına girdi. Asistan oldu.

Suna ile Hüseyin’in oğlunu, Bahri Savcı ve Mümtaz Soysal’ın kürsüsüne asistan alan rahmetli Yavuz Sabuncu, İstanbul Erkek Lisesi mezunuydu. Cem Eroğul’un lisesi Saint Joseph. İki ahlaklı ve eşitlikçi hoca, asistan aldıkları gencin ne soyunu sopunu ne de lisesini merak etti. Sonrasında konuştuk bu konuları. Neredeyse çeyrek yüzyıl çalıştım, yıllarca derse girdim Mülkiye’de. Diğerleri gibi.

Bir gün Boğaziçi’ndeki meslektaşlar ‘anayasa’ dersini önerdi. Kabul ettim. Uzun süre ‘Anayasaya Giriş’ dersini verdim. Bahar dönemlerinde, her hafta gidip geliyordum İstanbul’a. Pırıl pırıl, çalışkan, Türkiye’nin her yerinden, her inançtan, her gelir grubundan öğrencim oldu. Hepsiyle gurur duydum. Diğer hocaları gibi. Boğaziçi’ndeki meslektaşlarım da son derece zarif ve düşünceli insanlardı.

Okul yüzü görmemiş bir ana babanın oğlu, Mülkiye ve Boğaziçi’nde hocalık yaptı. Sayısız akademisyen gibi.

Elitistmiş şuymuş buymuş, hadi oradan, geçin bu zırvaları. Emek, emek, emek. Alın teri. Çaba. Hak etmek. Hak etmek. Emek harcayıp hak eden onca insan gibi.

Torpil değil. Kayırma değil. Kompleks değil. Yandaşlık değil. Emek… 

Küçücük odalarda iğneyle kuyu kazarak geçirilen yıllar. Yüzlerce, binlerce meslektaşımın yaptığı gibi. 

Saygınlık, hak edilir, emek gerektirir.

Kime anlatacaksın!