1994 yılı sonu ya da 1995’in başıydı. Londra’da, ‘Özgür Gündem’ gazetesi için dayanışma toplantısı yapılacakmış. Kim söyledi, nerede okudum, kiminle birlikte gittim, tek başına mıydım, hiç hatırlamıyorum. Büyük bir salon, hınca hınç dolu. Birileri kürsüye çıkıp konuşma yapıyor, kısa bir konser de vardı hatırladığım kadarıyla. Konuşmalar Türkçe, arada bir Kürtçe bir iki cümle duyuyorum sanki. Çevremde oturan insanların bir kısmı Kürtçe konuşuyor birbirleriyle. Epey sert sözler sarf ediliyor kürsüde. Muhtemelen sert değil, bana öyle geliyor.

Sağda solda kameralar görüyorum. Şimdi beni de çekerlerse, bir yerlerde çıkar mı ki, yayınlanırsa, istihbarat var mıdır… Endişeleniyorum ama yerimden de kalkmıyorum. İnatla ve ilk kez, bu içerikte konuşmalar dinliyorum. İlgi çekici, can sıkıcı, moral bozucu, öğretici… Endişem hiç geçmiyor. Başımı belaya mı sokuyorum ki. Fakat Siyasal’ı bitirmişsin, ayıp hakikaten, eninde sonunda bir toplantı. Gazete bombalanmış, sana ne oluyor!

Yirmi dört yaşında, ilk kez Kürtçe konuşan insanlarla ve böyle ‘tehlikeli’ bir ortamda saatler geçirmiştim. Uzaydan mı geldi bu herif, diye soruyorsunuz muhtemelen. Uzaya kadar gitmek şart değil, hemen kenarınızdaki mahallede büyüyüp de olup bitenden, iki sokak ötenizde yaşayanların dertlerinden haberdar olmamak, belki de duyup buna mukabil hiç dinlememek, mümkün. İyi de SBF’de okumuşusun, hiç mi anlatan olmadı be adam! 

Yıllar içinde, neden böyle vahim biri olduğumu düşünürken, 1988-1993 arasında tam beş yıl boyunca herhangi bir derste (bölüm derslerinden söz ediyorum), Kürtler ile ilgili bir kez olsun tek satır geçtiğini hatırlamadığımı fark ettim. İlk zamanlar henüz 1402’likler dönmemişti. Döndüklerinde bir değişiklik olmuş muydu, çok değil. Bölüm hocam olmayan Baskın (Oran) Hoca’nın, derslerinde Kürt sorunundan söz ettiğini işitiyorduk. 

Rahmetli Mehmet Ali Birand gelmişti bir gün ve Konferans Salonu’ndaki konuşmasının bir yerinde Kürtlerden söz ettiğinde alkışlandığını hatırlıyorum. Demek ki okulda böyle bir duyarlılık vardı, ancak bu duygu ve bilgi, derslere yansımamıştı. ‘İnsan hakları hukuku’ öğrenmiştik oysa!

Tabii çokça ‘Kürt arkadaşımız’ vardı (!) sınıfta, ancak Kürtçe konuştuklarına da tanık olmadım. O tarihte muhtemelen herkesin içinde Kürtçe konuşmuyorlardı. Eylemci ve örgütlü öğrencilerden olmamak, muhtemelen belirleyici oldu benim için. Onların 1980’lerin sonunda Siyasal’da Kürt sorunu vb. tartışıp tartışmadığını bilmiyorum doğrusu.

Dönem, koşullar, apolitiklik, sersemlik şu bu… Sonuçta Siyasal’da okumuş biri, o yaşa dek böylesine can alıcı bir konuya ilgisiz ve bilgisiz kalabildi. Sünni-Türk kesimden olup ilk-orta eğitimi 1980’lerde gören, ailesi merkez-sağ eğilimli çoğu insanın benzer durumda olduğunu tahmin ediyorum. Evde konuşulmuyor, okulda konuşulmuyor, mahallede konuşulmuyor, evinize giren gazetelerde (Tercüman ve Milliyet) yazmıyor ya da yalan yazıyor, SBF’ye giriyorsunuz ve orada konuşulup konuşulmadığı da belirsiz. Bir de şu var, kazara konuşulduğundaysa zaten pek hoş sözcükler işitmiyorsunuz. Önce eşkiyalık, sonra terörizm vs.

Bu durumda, insanın kafasını karıştıracak birileriyle, bir şeylerle karşılaşması gerekiyor sanırım. Londra’daki toplantı, benim ‘karşılaşmam’ oldu. O günden sonra, Türkiye’de çile çeken ve kimlikleri reddedilen insanların yaşadığını, bu konuyla ilgilenmenin ise benim gibi biri için hep endişe kaynağı olduğunu, olacağını anladım. O ‘benim gibi biri’ tanımına, cesaretsizliği eklemeliyim. Konunun içeriğinden kaynaklanan ‘endişeye’ teyellenmiş, ‘özgül’ nitelik. Yalan söyleyecek halim yok.  

Yıllardır, bir tarihte farkına vardığım bazı sorunların/acıların, neden o tarihte farkına varabildiğim üzerine düşünüyorum. Belki birazı benim hatam, ancak yalnızca bireysel tercih ya da hatalarla açıklamak mümkün değil. Birkaç yıl önce, son derece prestijli bir vakıf üniversitesinin hukuk fakültesinde çalışan meslektaşım, derste Cumartesi Anneleri’nden söz edince, hiçbir öğrencinin bilmediğini fark ettiğini söylemişti. Benden beterleri var, demek ki! Herkese aptal ya da yalancı dense, sorun çözülür mü? Ahalinin birbiriyle iletişim kurmaktan helak olduğu bu devirde, nasıl olur? Oluyor işte. Türkiye’yi sosyal medyada takip edilen ‘arkadaşlardan’ ibaret görme yanılgısına düşmek budur, belki de.

Yine de, geç de olsa fark etmek kötü bir şey olmasa gerek. Mesele, bir kez gördükten sonra artık görmezden gelmemekte. Endişe, cesaret, kişilik, tercih vs. nevi sözcükler, o andan itibaren devreye giriyor.

Yıllar içinde akademinin, toplumun geneliyle çok belirgin ortak nokta ve alışkanlıkları olduğunu deneyimliyor insan. Evde konuşulmayanı, sokakta yokmuş gibi yapılanı, okulda işitilmeyeni ya da yalan haber ve bilgiye konu olanı, Türkiye üniversitesinde açıkça ve özgürce konuşup tartışmak kolay iş değil. Belki mümkün, ancak zahmetli. 

Üniversite ve akademi, kısa süre içinde insana hangi konuları çalışmanın pek uygun olmayacağını hissettirir. Bilimsel özgürlüğün ölçüsü her kurumda farklı olmakla birlikte, en özgür olanında dahi sınırları çizilmiş bir dünyada olduğunuzu bilirsiniz. Adı açıkça konmamış, ancak içten içe anladığınız, haddinizi aştığınızda size hatırlatılacak sınırlar. Çok uzun yıllar, hatta akademin hayli ‘sol’ olduğu dönemlerde Türkiye’de belli konuların sosyal bilimlerin ‘ilgi alanına’ girmemiş olması, tesadüf değil kuşkusuz.

Okuduğunuz yazının konusu, akademi vs. eleştirisi değil. Peşrevi uzatmamın nedeni, bir sorunu fark ettiğiniz andan itibaren de, o sorunu bir çalışma/ilgi konusu haline getirmenin bazı güçlüklerini anlatmaya çalışmak. Türkiye’de gayrimüslimler, özellikle Ermeni meselesi ve Kürt sorunu hakkında ‘ana akım’ (resmî) görüş dışında bir şeyler söylemek, yazıp çizmek, hemen her zaman zorluydu.

Birileri o zorluğu farklı ölçülerde göze almış, alıyor tabii. Yine de şöyle bir düşünsek, sözünü ettiğim başlıklara ilişkin üniversitelerden çıkmış kaç çalışma hatırlıyorsunuz? ‘Çok affedersiniz Ermeni’ ya da ‘sözde Kürt sorunu’ tezlerinden söz etmediğimi tahmin edersiniz. Yıllar önce, tarihçi bir hocamızın 1935 Tunceli Kanunu ile ilgili yazdığı ve resmî arşiv belgelerinden kotarılmış, kendi tabiriyle son derece ‘sıradan’ bir yüksek lisans tezi için ‘iki’ jüri üyesi bulmakta nasıl zorlandığını anlattığını hatırlıyorum. Hayli ‘solcu’ kurumunda. 

Ama yine de bu konuyu çalışıp yazmış işte. Öyle mangal yürek gerekmiyor demek ki. Birileri, bir şey yapmayı istediği, asgari cesaret gösterebildiği için ‘ilerliyor’ hayat. Gördüğüne, ‘gördüm’ demek yeterli aslına bakılırsa. Buna mukabil, bir kez o sıradan cesareti gösterenin yaşamı da öncesi gibi olmuyor memlekette. Ne kadar basit her şey ve ne denli zahmetli.

Türkiye’de sittin sene insan hakları hukuku alanında çalışıp bir kez bile Kürt konusuna girmemek mümkün mü, elbette mümkün. “Şekerim teorik boyutunu çalışıyorum.” Kurumlar, başvuru mekanizmaları vs. Ne güzel, elbette çalışılmalı, kuşkusuz Rawls’lar Dworkin’ler de okunup bilinmeli, anlatılmalı. Akademisyen aktivist olmadığı gibi olmak zorunda da değil üstelik. Ancak örneğin cenazesi bir hafta boyunca asfaltta kalmış bir Kürt kadını, cenazesi buzdolabında bekletilmek zorunda bırakılmış Kürt çocuk, cenazesi mezarından çıkarılmış bir Kürt anne, ‘insan hakları hukuku’ alanının konusu değil midir? Bana öyle gibi görünüyor!

“Canım siz de aklınızı Kürtlerle, Ermenilerle bozmuşsunuz, başka sorun yok mu?” Doğru,  ancak aklı fikri Kürt ve Ermeni sorunlarıyla bozmakla, ısrarla görmemek, ısrarla görmemek, ısrarla görmemek ve ısrarla görmemek arasında koskoca bir alan var. Memlekette, insan hakları ihlallerini Uygur Türkleri vesilesiyle keşfetmiş hukuk profesörleri mevcut, örneğin. Türkiye’de yaşıyorlar. Evet evet, hani şu bizim de yaşadığımız ülkede.

Tabii bir şeyi hatırlatmayı ihmal etmemeli: İnsan hakları alan bilgisi, yalnızca insan hakları savunuculuğu için kullanılmıyor. Nihayetinde devletlerin avukatları da aynı bilgiden yararlanarak hareket ediyor. Ya da akademide olup devletlerin gönüllü avukatlığını yapanlar. Örneğin, ABD’de de, devletin Guantanamo’da yaptıklarının işkence sayılmayacağını kanıtlamak için kırk takla atan soytarılar bulmak mümkün. Her yerde, her zaman oldu. Okuduğunuz yazıda eleştiri cümlelerine konu olanlar, bu zevat değil kuşkusuz.

İnsan hakları alanı çalışmaları da, diğer disiplinler gibi farklı açılardan eleştirilir. Türkiye’de de türlü nitelikleri nedeniyle hem sağ (doğal olarak!) hem de solun bir kesimince sürekli iğnelenir. Çalışanın meşrebine göre, ciddi ölçüde ‘gelir’ kaynağına da dönüşebilir, ayrıca. Ancak tüm bu gerçekler, hak mücadelesinin ‘insanı devletlere karşı korumayı’ hedefleyen temel içeriğini görmeyi engellememeli. 

İnsan hakları savunucularının muhatabı, doğal olarak devletlerdir. (‘Yatay etki’ konusu bu yazı bağlamında gereksiz.) Dünyanın her yerinde ve konunun ‘asıl’ doğası gereği, savunucunun karşısında devlet olur. Takdir edersiniz ki, o devletin Norveç oluşuyla, Türkiye ya da Azerbaycan oluşu arasında görmezden gelinemeyecek fark var. İskandinav ülkesinde insan hakları savunuculuğu yapmakla, Türkiye’de çaba harcamak arasındaki fark. O fark, bazen bir ‘yaşamın sona erdirilmesi’ anlamına gelir…

Herhangi bir bilim dalı, çalışanı için ‘huzur bahçesi’ olabileceği gibi, ömür törpüsüne de dönüşebilir. İstisnaları bu nedenle biliriz, duyarız. Bülent Şık örneğin, ya da Onur Hamzaoğlu. Diğerlerinin yapmadığını yapıp göze almadığını aldılar. Bedel ödediler. Bedel demişken, İsmail Beşikçi’yi anmadan olur mu? On yedi yıl, cezaevinde. Tahir Elçi. Çok isim var anılabilecek, haksızlık olmasın. Ya da, o kadar da çok isim yok aslında.

Herkes ne üzerine çalışması gerektiğini, o görünmez çizginin nerede başlayıp bittiğini bilir üniversitede ve hayatta. Ben de biliyordum. Birileri o sınırı zorlar, hatta çıkıp duvarı yıkar. Rahatını bozar, keyfini kaçırır, canını sıkar. Diyelim, biri sürekli ne kadar çok vergi ödediğini anlatır, diğeri burnunu cezaevinden çıkaramaz, avukatların. 

Siyasal’da çalışmaya başladığımda, orada bulduğum özgürlükçü ortamı, biz öğrenciyken asistanlığa başlamış insanların bir kısmına borçlu olduğumu fark etmiştim. 12 Eylül’ün enkazını onlar kaldırıyordu. Onlar sayesinde okulda Kürt ve Ermeni sorunları gibi netameli konular tartışılabildi, derslerde pek endişe duyulmadan anlatılabildi.

Hep ‘endişeli’ oldum akademide ve hayatta. Cesur biri değilim. Zihnimde bir sürü sınır çizdim kendime, sonra o sınırları aşmak için çaba harcadım. Biraz oldu, biraz olmadı. Neyse ki, hiç olmazsa, bir kez gördüğüme ‘görmedim’ demedim bugüne dek. Hiç olmazsa. Ancak yıktığım bir duvar da yok şu yaşıma dek. Bu nedenle, çizgiyi aşacak cesarete sahip olanları hep büyük sevgiyle, takdir duygusuyla, özenerek izledim. Hayalimde, önlerinde iliklediğim bir düğme oldu.

Eren Keskin, Şebnem Korur Fincancı, Ömer Faruk Gergerlioğlu… 

Üçü de türlü ‘suçlardan’ mahkum edildi geçen hafta. Hiç öyle hukuka aykırı vs. konularına girecek değilim şimdi, artık neyin ne olduğunu bilmeyen kalmadı bu toprakta. Hele ki Gergerlioğlu’na yapılan, bırakın yasayı şunu bunu, Anayasa’nın 83. maddesini çöpe atıyor. Nitekim hâkimlerden biri de bunu güzelce anlatmış. Geçelim.

Üç isimle de, iki cümle olsun tanışmışlığım var. Oturup siyaset konuşsak, anlaşamadığımız konular olacağına kuşku yok. Üç ismin de, ne söyleyip yaptığını izlerim yıllardır. Beni affetsinler, kararlılıkları ‘deli işidir’ bu memlekette. Cesaret edemeyeceğim sözleri sarf eden, onca davayı, hakareti, hedef gösterilmeyi, çileyi göze alanlar. 

İkisi hekim, biri avukat. Epeyce konforlu ve para pul içinde bir ömür mümkün bu mesleklerde. Başka bir yol seçiyor ve benim gibisinin aşmaya cesaret edemediği sınırın ötesine geçip mücadele ediyorlar. Bir ömür boyu, hepsininkini toplasan bir ciğer etmeyeceklerin, izansız cümlelerine maruz kalarak.

İnsan hakları savunucusu olmak kolay iş değil, sabır lazım. Hepimiz insanız ve nefret ettiklerimiz var. Hak savunucusu olmak ise, “Aman efendim o insan mı ki insan hakkı olsun” zırvasının reddini gerektiriyor. Evet insan ve hakları var, diyebilmeyi. Üç isim de, söz konusu sabrın sembolü bu memlekette.

İnsan, cesaret edemeyeceğini yapıp kuramayacağı cümleleri kurana, bir ömür hiçbir beklentisi olmadan ve sahip olabileceği konforu reddederek başkalarının hakkı için mücadeleyi göze alana, saygı duymalı. Değerini bilmeli. Her ne oluyor ve değişiyorsa şu hayatta, arada bir iyiye gidiyorsa bazı şeyler, o cesaret sahipleri sayesinde.

Eren Hanım, Şebnem Hoca, Ömer Faruk Bey… Hak savunuculuğuna değer veren bir insan ve yurttaş olarak, sizlere borcumu bilerek yaşıyorum. Hiç olmazsa. 

Ömer Faruk Bey, KHK’li bir yurttaş sıfatıyla, size ayrıca çok teşekkür ederim. 

  • Abone ol