“Memleketin ekonomik koşullarını kendi gücümüzle iyileştirmek için her alanda elden gelen gayret sarf edilecektir. Çalışkan ve vatanperver Türk işçisinin mevcut ekonomik koşullar çerçevesinde her türlü hakları korunacaktır. Ancak temiz Türk işçisini sömüren, onları kendi ideolojik istikametinde kullanmak için her türlü baskı oyunlarına başvuran, işçinin hakkı yerine kendi menfaatlerini ön planda tutan bazı ağaların bu faaliyetlerine asla müdahale edilmeyecektir…”

(Milli Güvenlik Konseyi adına, Kenan Evren – 12 Eylül 1980 günü.)

Başta Kenan Evren olmak üzere 12 Eylül darbecilerinin huzur içinde uyuduklarını tahmin ediyorum. Kurdukları hukuk sistemi büyük ölçüde yürürlükte; yaratmayı hayal ettikleri insan tipi ortalamayı temsil ediyor; mütemadiyen çocuk muamelesi yaptıkları ‘kandırılmış’ halka, yirmi birinci yüzyılda da aynı muamele reva görülüyor…

12 Eylül Cuma sabahı okunan ve ardından Resmi Gazete’de yayınlanan ‘1 No’lu Bildiri’ metninin günümüz Türkiye toplumunun ‘çoğunluğu’ tarafından pek yadırganmayacağı, hatta yaygın kabul göreceği kanısındayım. 12 Eylül faşizminin hukuk ve kurumlarıyla varlığını hâlâ sürdürebilmesinin nedeni, bu yalın gerçek. ‘Bizim çocuklar’ çok başarılı oldu!

Korkut (Boratav) Hoca 12 Eylül darbesi için, ‘Sermayenin karşı saldırısı’ başlığını tercih eder kitabında. Darbe büyük sermaye (TUSİAD) tarafından desteklenmiş, şöhretli sermayedarlar cuntaya ‘aşk’ mektupları göndermiş, sonrasında darbe karşıtı numarası yapan sahtekar sağcı yazar çizer memnuniyetlerini gizleme gereği duymamıştı. Dönemin meşhur patronunun, “Bugüne dek işçiler güldü, artık gülme sırası bizde” ifadesi, malumunuz. MGK’nin ilk işlerinden biri, ’24 Ocak 1980′ kararlarını güvence altına almak olmuştu. (16 numaralı karar)

1982’de kabul edilen anayasa, işçiye karşı sermayedarı, yurttaşa karşı devleti korumayı hedefliyordu. Bülent Tanör’ün ifadesiyle, anayasa tarihimizde temel haklar konusunda ilk kez ciddi anlamda ‘geriye gidişin’ temsilcisiydi. Anayasa’nın ilk halinin ilgili maddelerde, ilk fıkrada verilen hak ikincide alınıyordu. Metnin yarısından fazlası değişti, ancak bazı temel sorunlar kaldı, bazıları katmerlendi.

Türkiye anayasacılığı, sosyal haklar ile 1961 Anayasası sayesinde tanışmıştı. Zorluk, az gelişmiş bir ülkede, düşük milli gelirle yurttaşı ezmeden kalkınabilmekti. İlk yıllarda, talep artarken hoşa giden hak ve özgürlükler; 1960’ların sonundan, bir başka deyişle ekonominin baş aşağı gitmeye başladığı yıllardan itibaren, sağcı siyasetçi ve patronların en çok şikayet ettikleri konulardan biri haline geldi. Yirmi yıl sonra 12 Eylül hukukundan, bu hak demeti de payını fazlasıyla aldı. Haklar kuşa çevrildi, emekçilere ve sendikalara bolca yasak ve sınırlama getirildi. Darbeci generaller sermayeye borcunu ödemek ve sadakatini sergilemek için her şeyi yaptı.

İster Almanca kökenli ‘sosyal devlet’, ister Anglo-Sakson kökenli ‘refah devleti’ kullanılsın; terimin kastı, sosyalistçe değil, eşitsizliklerin ‘olabildiğince’ giderildiği bir sistem. Başat hedef insan onuruna yaraşır bir hayat sağlayabilmek. Asgari insani koşulları sunmak. 

Sosyal haklar, Sanayi Devrimi işçi sınıfının 20’nci yüzyıla armağanı. Çoğu ‘siyasal hakkın’ yaygınlaşmasının da işçi sınıfı mücadelesinin (Chartist hareket vb.) katkısıyla gerçekleştiği düşünülürse, klasik demokrasinin bugünkü şeklini almasında sosyal hak mücadelesinin katkısını görmek daha kolay olur. Demokrasiler, başta ‘grev hakkı’ olmak üzere emekçilerin hak mücadelesine çok şey borçlu. 20. yüzyıl ilk çeyreğinden itibaren ‘sosyal demokrasi’ öylesine gelişti ve başarılı oldu ki, bugün artık ‘sosyal’ olmayan demokrasi kalmadı. Dolayısıyla, artık ‘sosyal demokrasi’ kavramı ne kadar anlamlı  olduğu dahi tartışılır.

1982 Anayasası’nı yapanlar, ‘Geçici 15’inci Madde’ ile dönemin mevzuatını da güvence altına alıp ‘anayasaya aykırılıklarının ileri sürülmesini’ engellemişti. 2001 yılında ilgili fıkra kaldırıldı. İşte korunan o yasalar, siyasal/çalışma yaşamını baştan sonra düzenlerken topluma nefes alabileceği bir alan bırakmadı. ‘Sendikalar Kanunu’ da, 2012’de değiştirilen ‘Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’ da o tarihte (1983) çıkarılmış, iş yaşamı tümüyle darbeciler tarafından, sermaye talepleri doğrultusunda yeniden düzenlenmişti. 

Sonraki dönem, ‘kendisi muhterem ama çevresi kötü’ neo-liberalizmin azgınlık yılları. Eğitim ve sağlık başta olmak üzere pek çok kamusal hizmetin özelleştirilmesi, kamu mallarının satılıp savılması ve liberalizmin başındaki ‘neo’ sıfatı marifetiyle piyasaya tanınan ‘serbestliğin’ temel hak ve özgürlükler alanından esirgenmesi… Varılan yerde, cebinde üç kuruşu olan çocuğunu gönderecek özel okul arıyor, beş kuruş olan özel sağlık kuruluşlarında soyuluyor, işçi iktidarın sendikalarına teslim, grev yapıp hak aramaya çalışana da ‘şımarık’ deniliyor! 12 Eylülcülerin istediği neydi ki! 

Dile kolay, son yirmi yılı siyasal İslamcılarla geçen kırk yıl boyunca, bir sistemin ne denli doğru ve alternatifsiz olduğu anlatıldı. Sosyalist sol yok edilmişken, bunaltıcı bir ideolojik bombardımanla yapıldı bu.

Şöyle bir düşünürseniz, onca anayasa tartışması arasında ‘sosyal haklar’ konusunun nasıl ‘özenle’ ihmal edildiğini fark edersiniz. Kürt sorunu duyarsınız, Sünnilik-Alevilik duyarsınız, boncuklu parlamenter sistem duyarsınız, şerbetli AYM ve HSK duyarsınız; ancak temel hak ve özgürlüklerin ‘üçte birini’ kapsayan sosyal haklarla ilgili pek bir şey duymazsınız. Anayasal gelişmelere ‘sınıf mücadelesi’ göz ardı edilerek bakıldığında, bu anormalliği anlamak mümkün olmaz. 

Muhalefet son yıllarını kendi sözünü söylemekten çok, yanlış yapmama, iktidarın ‘oyununa gelmeme’ kaygısıyla geçirdi. Ortalama muhalif yurttaşa da sirayet eden bir tavra dönüştü söz konusu kaygı. Kırk yıllık ideolojik bombardımanın üzerine, bir de siyasal İslamcı iktidarın tuzağına düşmeme telaşı eklenince!

Bazı CHP belediyelerinde grev yapılması, kırk yıldır aynı ekonomi masallarını dinleyen ve büyük ölçüde güvencesizleştirilmiş muhaliflerde de rahatsızlık yarattı. Sanırım iki temel cümleye indirgenebilir işçiye gösterilen tepki: “Bir çöpçü nasıl benden daha fazla kazanır” ve “AKP’nin oyununa geliniyor, neden AKP belediyelerinde grev yapılmıyor?”

İkinci cümleden:

Konu, uzun yıllara yayılan ‘özelleştirme’ ve neredeyse köleleştirme sözcüğü ile karşılanabilecek ‘taşeronlaştırma’, kamunun işçi gereksiniminin şirketler aracılığıyla karşılanması, çalışanın güvencesizleştirilip üç-otuz ücrete mahkum edilmesi konuları göz önünde bulundurulmadan tartışılıp anlaşılamaz. İki günlük değil, on yıllara yayılan, ekonomik-siyasal-toplumsal sonuçları olan bir sorundan söz ediyoruz. Ayrıca, grevlerin onca CHP belediyesi içinde yalnızca bir iki yerde gerçekleşmesi, herhalde söz konusu ilçe belediyelerine de dönüp bakmayı gerektiriyor. 

AKP’li belediyelerde neden grev yapılmadığı sorusunu yöneltenler, zahmet edip konuya ilişkin ‘sendikal’ haberleri takip etseler, sormazlardı. İşçinin o belediyelerde grev yapamıyor oluşunun nedeni, rahat hayatları değil, bağlı oldukları sendikaların sendika olmamasıyla ilişkili ve takdir edersiniz ki, pek gurur duyulacak bir durum değil bu. Grev vs. demokrasi açısından sağlık belirtisidir. Eğer işçi bir CHP belediyesinde (şirketlerden söz ediyoruz) greve gidiyorsa, bu durum o belediyede sendikalaşma ve hak mücadelesinin varlığını gösterir. Grev hakkı olmadığında, sendikal hakların da bir değeri/etkisi kalmaz. (grevin iyi niyetli olup olmadığına karar verecek olan, yargı.)

Grev, günlük hayatı zorlaştırabilir ve amacı budur! Çöp toplanmadığında çöpçünün, yolculuk yapamadığımızda havaalanı çalışanlarının, duraklarda yığılınca sürücülerin değerini anlarız. Hayatımızda hiçbir şey değiştirmeyen eylemin, eylem niteliği ve eylemciye yararı yok. Çöp kokusundan burnumuzun direği kırıldığında… İşte o durumda tepkiyi kime yönelttiğimiz, tümüyle sınıfsal konumumuz ve bilincimizle ilgili. İşçiye hak ettiği ücreti vermeyene mi, yoksa ekmeğinin peşinde olan mı? 12 Eylülcüler başardı mı, başaramadı mı? Mesele bu.

“Bir çöpçü nasıl olur da benden fazla kazanır ya da kazanmak ister” tepkisi ise, ilkiyle ilişkili kuşkusuz. ‘Eşit yurttaşlık’ idealine ulaşmanın güçlüğünü sergilemesi bakımından çok önemli. Soruyu yöneltenlerin, örgütlenip kendi haklarını aramak yerine hakkını arayana kızgınlık duyması ve grevciyi şımarıklıkla itham etmesi, 12 Eylül hukuk ve toplum modelinin gücünün çarpıcı bir örneği.

Oysa soruyu şöyle sorsak: Çöp toplayan bir belediye işçisi, neden örneğin bir üniversite hocasından daha az kazanmalı? Neden daha kötü bir evde oturmalı? Neden çocuğunu daha zayıf bir okula göndermeli? Neden daha sağlıksız beslenmeli?

Bu sorulara, “Çünkü ben iyi eğitim alarak, daha konforlu yaşamaya hak kazandım” dışında bir yanıt var mı? Ezcümle, işin içinde emek harcamaktan kaynaklanan ‘ayrıcalık beklentisi’ var. Peki söz konusu beklenti neden bu denli kolay ve doğallıkla oluşur? Bir kez daha soruyorum; ben (işsiz olmadığımı varsayın lütfen), yani bir akademisyen, neden fakülte temizlikçisinden çok daha fazla kazanmalı ve onun sahip olmadığı gelirden kaynaklanan ayrıcalıkları yaşamalıyım? Onun ödediği vergiyle aldığım eğitim, neden daha iyi bir hayat sunmalı bana? Eşitsizliği bu denli içselleştirmek olağan bir durum mu? 

“Efendim, o zaman okuyanla okumayan arasında fark kalır mı?” Öyle mi, okumuş olmanın tek getirisi kazançta ayrıcalık beklentisi mi olmalı? Ben ömrüm boyunca, bir çöpçüden daha fazla kazanmak için mi okudum, yoksa eğitimin başkaca avantajları ve kendi mutluluğum için mi?

Konu uzun… Şu kadarı söylenerek bitsin yazı: Bilişim devrimi sonucunda, çok daha az emek harcanarak aynı verimliliğin elde edildiği/edileceği bir evreye girdi dünya. Malum, Türkiye dünya üzerinde bir ülke. İşsizlik dünya çapında katlanarak artacak belli ki; daha doğrusu, herkesin yaşaması için herkesin çalışması gerekmeyecek artık. Salgın, başka pek çok şeyle birlikte bu dönüşümü de hızlandırdı. 

İlk aşamada, Batı’da uzun süredir tartışılan ‘yurttaşlık geliri’ kaçınılmaz şekilde Türkiye’de de gündeme gelecek. Muhalefetin günlük ve verimsiz siyasi kavgalar dışında, örneğin yurttaşlık geliri gibi bir konu üzerine de konuşmaya başlaması ve eşit yurttaşlığı, herkesin insanca yaşam için asgari bir gelire (çalışsa da çalışmasa da) gereksinim duyduğunu, bunun mümkün olduğunu herkese ‘hatırlatması’ bir gereklilik.

Bu devir nasıl olsa geçer. Muhalefet, iktidara bir gün kavuşur. O gün ne yapacağını, neyle karşı karşıya kalacağını, yıllarca dehşet verici ölçüde baskılanmış toplumun her kılcal damarının nasıl bir hak-özgürlük mücadelesine girişeceğini, nasıl bir toplumsal-siyasal canlılık yaşanacağını hesap edip öyle davranmasında yarar vardır belki de. Doğrudur, 1961 Anayasası’nı yapanlar sosyal haklar konusunda son derece duyarlıydı; ancak 1961’in kışında Saraçhane’de on binlerce işçinin eylem yaptığını da göz ardı etmemeli.

Muhalefet, kendi muhtemel iktidarı üzerine düşünme işine, İBB’nin ‘hak ve özgürlükler rejimi’ bakımından skandal içerikteki açıklamasını ‘sorgulayarak’ başlayabilir.

Grev haktır. Bunun tartışılacak bir yanı yok. Asıl vahamet, yıllardır herkesin gözü önünde mide bulandırıcı servet hikâyelerinin yaşandığı bir ülkede, “O çöpçü neden benden fazla kazanıyor?” sorusunu yöneltebilmekte. Sol muhalefet iddiasındakilerin, nicedir unutturulmuş sıradan bir hak mücadelesiyle karşılaştığında verebildiği tepki, kırk yıldır maharetle unutturulanın hangi değer(ler) olduğunu gösteriyor. O değerleri elbirliğiyle gündeme getirmekte, hatırlatmakta yarar var.

Okuma önerisi: Birikim Dergisi’nin son sayısını (382-383 birlikte) edinmenizi öneririm. Faşizmi farklı açılardan ele alan yazıların olduğu bir ‘dosya’ hazırlanmış. Bir de tarihçi Elçin Arabacı’nın “Tarihten iyilik çıkar mı?” yazı dizisi (üçüncü yazı) ‘devlet geleneği’ üzerine kafa yoranlara, ayrıca önerilir.    

Video önerisi: Sevgili hocam Cem Eroğul’un, Komünist Manifesto üzerine şu kısacık söyleşisini dinlemenizi öneririm.

  • Abone ol