”Yasama bağışıklığı’ konusu hem kürsü dokunulmazlığını (sorumsuzluk) hem de kürsü dışı dokunulmazlığı (dokunulmazlık) içerir. Parti yasakları gibi, yasama bağışıklığı da, yalnızca yürülükteki ‘normlar’ bağlamında tartışılamaz.’ Hele ki Türkiye gibi, 1215 tarihli Magna Carta ile 1839 tarihli Tanzimat Fermanı’nın bazı ilkelerinin 2021’de ‘yargı reformu’ bağlığı olarak sunulabildiği bir rejimde, milletvekili dokunulmazlığının salt ‘prosedürel’ açıdan konuşulması akıl kârı olmaz.

Evet o komisyona gelir, o komisyon diğerini kurar, bu alt komisyon berikine havale eder, oradan kurula iner, genel kurulda şu şu kurallara riayet edilir, ardından AYM’ye, filan fıstık… Bunlar İçtüzük’te yazıyor, şuraya bırakıyorum, dileyen okuyabilir.

Türkiye’nin cılız demokrasisinde bazı ‘anayasal-yargısal’ konularda, prosedür, şekil kuralları, yol yöntem, anayasa ve yasa hükümleri vs. büyük ölçüde ‘dostlar alışverişte görsün’ diye vardır. Diyelim, herhangi bir parti hakkında kapatma davası açıldı. Davaya bakacak mahkemede, hangi hâkimin o partinin kapatılması yönünde oy kullanacağı, kimin tereddüt yaşayacağı, kimin karşı çıkacağı üç aşağı beş yukarı ‘tahmin edilebilir.’ Gerekçe mi, dediniz? Güzel espri!

Türkiye’nin kapatılmış parti çöplüğüne dönüşmüş olmasının ‘nedeni’, bu ‘gerçek.’ Oysa 1961 Anayasası, siyasi partilerin kapatma davalarına AYM’de bakılacağını hükme bağlarken onları güvence altına almayı amaçlıyordu. Bırakın güvenceyi, ‘devlet refleksi’ nedeniyle İslamcı ve Kürt siyasal hareketinin neredeyse tüm partileri kapatıldı.

‘Örnek, hâlihazırdaki iktidar partisinden olsun‘: AKP hakkında saçma sapan bir iddianameyle kapatma davası açıldığında, ‘bu alanda çalışan ya da olup biteni yakından takip edenler’, hangi üyenin ne yönde oy kullanacağını (ve partiye en azından ‘devlet yardımından mahrumiyet’ yaptırımı uygulanacağını) ‘öngörebiliyordu.’ Anayasa ve yasaların anti-demokratik hükümleri, hiç kuşkunuz olmasın ikincil bir sorun. O kararlarda ‘karşı-oy’ yazan hâkimlerin de aynı anayasa ve yasalara baktığını hatırda tutmak gerekir.

‘Yasama bağışıklıkları konusunda da benzer ‘durum’ geçerli. Vekiller, fezlekeler genel kurula geldiğinde ne oy vereceğini bilir, çünkü zaten ‘o’ milletvekilinin orada bulunup bulunmaması gerektiğine ilişkin bir ‘kanaate’ sahiptir. Fezleke içerikleri teferruattır, mecburen okunur, mecburen konuşulur, mecburen dinlenir. Milletvekilleri komisyon ve genel kurul aşamasında, konu olan suçlamaları ince eleyip sık dokumaz mı? İşte, güzel bir espri daha!’

Hal böyleyken geçen hafta Cumhurbaşkanı ve AKP genel Başkanı’nın, ‘muhtemel genel kurul oylamasıyla ilgili’ “Eller hemen iner kalkar” açıklaması, malumun ‘açık sözlü’ ilanı olması bakımından önemliydi. Erdoğan’ın bir partinin genel başkanı ve yürütmenin başı sıfatıyla, parlamento (yani yasama organı) üyeleri hakkında bu yönde bir açıklama yapmış olmasının ‘anayasal’ yorumunu yapmaya çalışmak, ancak uygulanan anayasası olan bir ülkede anlamlı olurdu, gerek yok. Sıradan bir yurttaş olarak benden çok, ‘ellerini kaldırıp indirecekleri’ söylenen vekilleri ilgilendiren bir durum. Herkes hak ettiğini yaşıyor, ne denir!

Ha keza, ziyadesiyle ‘bıyıklı’ bir İYİP milletvekili de, HDP fezlekeleriyle ilgili, “…aklım, kalbim, vicdanım ve gözüm açık elimi kaldıracağım ve evet diyeceğim,” ifadesini kullanmış. Yine, dokunulmazlık fezlekelerinin ve parlamento aşamasının gerçek ‘içeriğini’ sergilemesi bakımından güzel bir örnek.

Bu arada, Gazete Duvar’da Önder Algedik hiç üşenmeyip kimi vekillerin genel kurul oylamalarına kaç kez katıldığına bakmış sağolsun. (8 Mart 2021- Ak muhalefet kara muhalefete karşı!) “Gözüm açık elimi kaldıracağım” diyen İYİP’li milletvekili (2018’de katılmış partiye) geçen yasama yılında ‘bir kez’ oy kullanmış, içinde bulunduğumuz yasama yılında ise bir kez dahi oy kullanmamış! Evet, bir kez dahi. Bunu okuyunca, çok kızamadım doğrusu; belli ki seçim dönemi gelmeden genel kurulda hiç olmazsa bir oy kullanma hatırası olsun istiyor. Eh o oy da, bir ‘milletvekilinin’ dokunulmazlığının kaldırılması için kullanılacak tabii, tüy dikmeden olur mu hiç.

Bu yazının nedeni, gereksiz teknik ayrıntılara girip ‘fezleke’ içeriklerinden söz etmek değil. Hele ki HDP’li vekillerin fezlekelerini herkes tahmin ediyordur, otuz yıldır benzer suçlamalar yöneltililiyor nihayetinde. Ola ki kafası karışık bir iki okur varsa, kendilerine ‘yasama bağışıklıklarının’ gerekçesi konusunda küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum.

Kurumun kökeni, İngiltere. 1689 tarihli Haklar Bildirgesi ile ‘burjuvazi/parlamento’ egemenliğini ilan eder ve Bildirge’nin ‘dokuzuncu’ maddesi ile temsilcilere bazı ayrıcalıklar tanınır. Anglo-Sakson’lar ile Kıta Avrupası gelenekleri farklı tabii. Örneğin İngiltere’de bizdeki gibi bir dokunulmazlık yok. Kürsü dokunulmazlığı ise mutlak. Önemli olan, yasama bağışıklıklarının ‘parlamentoların üstünlüğü’ ile ilgili bir konu olduğunu bilmek.

Dokunulmazlık, kişilerin kara kaşına gözüne değil, bir kurum olarak parlamentoya tanınır. Gerek kürsü dokunulmazlığı, gerekse kürsü dışı dokunulmazlığın amacı milletvekillerinin endişe duymadan davranabilmesini, yasama çalışmalarına katılabilmesini sağlamak, ezcümle ‘kamu yararı’dır. ‘Yasa karşısında eşitlik’ ilkesinden ödün verilmesinin nedeni ‘kurumun’ itibarını korumak, kişilere ‘bireysel’ ayrılcalıklar tanımak değil.

Türkiye’de sorun, vekiller için aslında gerekli olan bu ‘zırhın’ gereğinden daha kalın olmasıydı, ilk günden itibaren. Bu nedenle yasama organınının itibarını değil, genellikle suçluyu koruyan bir ‘ayrıcalığa’ dönüştüğü için eleştirildi.

Ayrıca, konu eğer salt hukuksal bir sorun olarak ele alınsa da, yasama bağışıklıkları yalnızca Anayasa’nın 83. maddesi çerçevesinde değerlendirilemez. Kuruma ilişkin anayasal düzenlemeler, yargının durumu ve ‘milletvekili seçilmeye engel durumlarla’ (md.76) birlikte düşünülmeli. Zaman zaman tanık olunan “yargılamazsanız namertsiniz” nevi kabadayılıklara itibar edilirse, parlamentoda muhalif vekil kalmayabilir!

Bir kez daha: Milletvekili dokunulmazlığı, parlamentonun saygınlığından. Bu nedenle (tartışmalı da olsa) vekiller dokunulmazlıklarından vazgeçemiyor, TBMM’nin karar vermesi gerekiyor. Dokunulmazlığın, vekilin şahsına tanınmış bir imtiyaz olmadığının en açık göstergelerinden biri. Bu nedenle milletvekili dokunulmazlığının, örneğin ‘siyasi amaç güdülerek’ kaldırılmış olması, AYM incelemesi aşamasında göz önünde bulundurulan ve meclis kararının iptalini gerektiren ölçütlerden biri.

AYM’nin, 1994’te DEP milletvekillerinin durumuyla ilgili kararında, dokunulmazlıkların kaldırılmasında ‘siyasi saik’ bulamamış olduğunu da hatırlatayım. Bana kalırsa yeryüzünde yalnızca bizim AYM’nin verebileceği bir karardı o!

Başa döneyim…

Cumhuriyet tarihinde, birkaç istisna dışında (yaralama, ölüm, yolsuzluk suçlaması gibi) tüm dokunulmazlıklar, ‘siyasi hınçla’ kaldırıldı. Hüseyin Cahit Yalçın’a da, Osman Bölükbaşı’na da, Çetin Altan’a da (karar AYM’den dönmüştü!), Kürt siyasetinin vekillerine de aynı muamele reva görüldü. Yok sayılan, milletvekilinin dokunulmazlık zırhı değil, parlamentonun itibarıydı. Bu nedenle tümü, sonrasında utançla hatırlandı.

Muhalefet bakımından asıl sahip çıkılacak olanın, siyasi yaşamları boyunca bilmem kaçıncı kez benzer suçlamalarla karşılaşan milletvekillerinden öte, parlamentonun ‘geriye kalan’ saygınlığı olduğunu bir kez daha hatırlatmakta yarar var.

  • Abone ol