Anayasa ile güvence altına alınan hak ve özgürlükler, ‘hukuksal’ bakımdan eşit düzeydedir. Metinde ayrı ‘ana başlık’ ve ‘bölümler’ altında düzenlenmeleri, gruplandırma gereksiniminden doğmuştur. Hal böyleyken, yaşam hakkı ile sendika hakkı, inanç özgürlüğü ile çalışma hakkı, kişi güvenliği ile seçme ve seçilme hakkı vb. gibi hak ve özgürlükler arasında ‘anayasal’ açıdan bir değer farkı yoktur.

‘Hukuksal’ ve ‘anayasal’ sözcüklerini özellikle tırnak içine alışımın nedeniyse, hak ve özgürlüklerin ‘yaşamdaki’ karşılıkları arasındaki önem sıralaması. Doğaldır ki, örneğin ‘yaşam hakkı’, ‘sendikal hak‘tan daha öncelikli görülür, kabul edilir. Bazı hak ve özgürlüklere sahip olabilmek için, onlara sahip olabileceğimiz koşulları yaratacak ‘diğerleri’ne kavuşulmalı. Bu bağlamda, anayasada pek de anlamlı olmayacak biçimde ayrılmış bulunan ‘düşünce’ (25) ve ‘ifade’ (26) özgürlükleri, bana kalırsa diğer tüm hakların kullanımı için gerekli bir ‘kapı’dır. O kapı aralanmadığında, diğerleriyle ilişkimiz bulanıklaşır. Bilim dalları arasında yapılan o meşhur tasnife atıfla, “Düşünce ve ifade özgürlüğü, temel haklar rejiminin kraliçesidir.”

İfade özgürlüğü kıt toplumların ne bilimi bilimdir, ne siyaseti siyaset, ne de hayatlar, hayat. Yalnızca toplumu değil, tek tek bireyleri, yurttaşı da çürüten, sahtekarlaştıran, tahammül edilemez bir yoksunluk durumu.

İfade özgürlüğü tartışması, herhangi bir düşünce değil, ‘diğeri’ni rahatsız eden, kızdıran, üzen, çileden çıkaran düşünceler söz konusu olduğunda gündeme gelir. Sıradan olanla değil, sıra dışı olup ‘can sıkan’la ilgilidir. Haliyle, ifade özgürlüğü tartışmasına konu olan söz ya da davranışlar, kaçınılmaz biçimde ve farklı tonlarda ‘eleştiri’ barındırır. Anayasada yer alan temel hak ve özgürlükler, yurttaşı devlete karşı korumayı hedefler ve koruma alanının başlıca konusu, yurttaşın ‘otorite’ye yönelik eleştirileridir.

Örneğin çok sayıda emekli asker çıksa ve iktidarı kastederek “Sizlere hayranız, harika insanlarsınız ve her uygulamanız tartışılamaz biçimde kabul edilmeli, tek kusurunuz fazla müşfik olmanız” dese, bu bir ifade özgürlüğü tartışmasına konu olmaz. Sorun ve tartışma, aynı askerlerin yönetime yönelttiği eleştiri ve görüş açıklamalarıyla başlar.

104 amiralin yayınladığı ‘bildiri’ gündemde. Bir kısmı hayli zamandır iktidar kanallarının gediklisi onlarca ’emekli’ amiralin imzaladığı, bu dille kaleme alınmış bir bildiri, hele ki Türkiye gibi çok partili yaşamın her on yılında bir sabah erken kalkan askerin (muvazzaf!) darbeye niyetlendiği bir ülkede, kuşkusuz ‘yalnızca ifade özgürlüğü’ bağlamında tartışılmaz. Bu beklenti çocukça ve riyakârca olur. Buna mukabil bu satıra, memlekette orta yaşa gelebilmiş ve mümeyyiz her yurttaşın, darbelerin emekli askerlerin imzaladığı bildiriyle yapılmadığını bilebileceğini de eklemek gerekiyor!

Ancak diğer yandan, sahibi kim olursa olsun her bildiri/metin, seslendiğinden ve niteliğinden bağımsız, bir metin olarak ‘hak ve özgürlükler’ kapsamında ‘da’ değerlendirilmelidir. Zira asgari ‘özgürlük‘, zihindeki sözcüklerin dile gelebilmesi ve diyelim ‘bildiri’ye dönüşebilmesi için, bir şart ve güvencedir.

Gündemdeki bildirinin şekli şemaili, içeriği ve beklenebilir üstenci dili, muhatabına seslenme üslubu, rütbeli ahalinin ‘eşitlik’ idealiyle imtihanı vs. bir başka yazıya kalsın. Okuduğunuz yazı, orta yerde duran bildirinin imzacılarının eylemi, onlara söylenenler ve başlarına gelenler üzerine.

Hak ve özgürlükler, ‘herkes’ için geçerli ve aynı değerde. Sonsuz kere, bıkıp usanmadan tekrarlamaktan yanayım: Bir ‘ilke(miz)’ olmalı! İfade özgürlüğünün sınırlarını belirleyen ‘medenî’ ölçütlerin neler olduğu belli, yeniden keşfetmeye gerek yok. O ölçütler dışında herhangi bir gerekçeyle, herhangi bir düşünce açıklamasını sınırlamak, soruşturmak, yargılamak; eğer düşünce özgürlüğünden söz edilecekse, mümkün değil, olmamalı. Bu ilkenin, ifade sahibini sevip sevmemekle, düşüncelerine katılıp katılmamakla, onu tanıyıp tanımamakla, takdir edip etmemekle, aynı safta olup olmamakla bir ilgisi yok.

Eğer bildiri sonrasında yaşananlarda bir sorun aranacaksa, demokratik sistem açısından asıl kabul edilemez olan, emekliye ayrılmış askerlerin tehdit olamayacak halleri değil, ‘Yargıtay’ dahil sayısız kamu kurumunun ve çok sayıda üniversitenin açıklama yapması, yapmak zorunda hissetmesidir. Neredeyse aynı cümlelerle. ‘Emekli’ askerlerin yayınladığı metne bakıp oradan bir suç çıkarmak, son derece olağan bazı parti üyeliklerinden ‘iltisak’ bulmaya çalışmak, gözaltıları ve hele ki ailelerinin adlarının gazetelerde yayınlanması gibi, hem korkunç hem de anayasanın kişi haklarına (özel hayatın gizliliği-kişisel veriler vs.) ilişkin temel ilkelerini bir çırpıda çöpe atan uygulamaları sessizlikle geçiştirmek, kabul edilebilir değil. Anayasa, anayasası askıya alınmış bir ülkede de hatırlanmalı ve hatırlatılmalı. Bu ‘düzey’e alışılmamalı. Alışılmamalı.

Bir ‘ilke’ye ihtiyaç var, her durumda herkes için savunulması gereken bir ilkeye. Türkiye’de bugüne dek olmayana. Sadakat duyulacak ve boğazlaşmadan bir arada yaşamı mümkün hale getirecek bir ilkeye.

Bir kez daha: Hak ve özgürlükler, bir gün bana da gerekir diye değil, ilkelerin ‘değeri’ nedeniyle savunulur. “Adalet bir gün size de gerekir” yargısı kulağa hoş gelmekle birlikte, yurttaşı hak ve özgürlüklerin değerine ikna eden değil, aksine, anayasal hakları değersizleştirip tümüyle pazarlık konusu haline getirip ilkesizliği öneren, nahoş (ve yanlış) bir ifade. Herkesi daha makul insanlar haline getirecek ve nefes almayı kolaylaştıracak eğilim, hiçbir zaman gereksinim duymayacağımız hukuksal güvenceleri, aynı safta olmadığımız insanlar için savunmak olmalı. Enayice bir savunu olmalı bu. Başka çare yok.

“Gündemimiz ekmek” diyen ve milattan sonra 2021’de siyaseti yalnızca siyaset esnafının ‘işi’ sayan siyasetçilerin de ‘özgürlük’ ile ‘ekmek’ ve ‘aşı’ arasındaki yakın ilişkiyi bir gün fark etmelerini dileyelim.

Okuma önerisi: Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği’nin, İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin karar hakkındaki açıklamasını buraya bırakıyorum.

  • Abone ol