• 27.04.2021 00:38
  • (262)

Tarihsel günahlarıyla yüzleşmemiş, bu yüzden sevaplarının da tadını çıkaramayan bir toprak burası. ‘Türkiye’ bir insan olsa, her gün birkaç kez, “En kötü huyum çok iyi kalpli olmam” derdi muhtemelen.

Bir hocamız, üniversite özerkliğinin iyiliğini anlatabilmek için, kürsü ve fakültelerde ‘iç denetim’ gerektiğini, aksi halde o denetimi birilerinin mutlaka yapacağını ve yukarıdan bir denetim/gözetimin üniversiteleri yaşanmaz hale getireceğini, getirdiğini söylerdi; bugün olduğu gibi. Türkiye ahalisi, başta ‘eğitim tornası’ olmak üzere tüm ‘ideolojik aygıtların’ tıkır tıkır işlemesiyle tarihindeki ‘olumsuzlukları’ görmezden gelerek yaşamayı öğreniyor, bir ömür. Sonra, yılın belli günleri, birilerinin ağzının içine bakıyor. Kim ne diyecek, hangi sözcükler kullanılacak vs… Kuşkusuz o günlerin en önemlisi 24 Nisan.

ABD başkanı 24 Nisan açıklamasında ‘soykırım’ sözcüğünü kullandı. Daha önce de, Rusya dahil çok sayıda devlet tarafından tanınmıştı, yeni bir şey değil. Üstelik Türkiye Cumhuriyeti’ni ‘dışarıda’ bırakan, Osmanlı yönetimini sorumlu tutan ve suçlayıcı dilden kaçınan ‘dikkatli’ bir metin yayınladılar. Eğer Türkiye ile ilişkileri istedikleri gibi olsaydı, ‘soykırım’ terimi kullanılmayacaktı kuşkusuz. Devletlerin, Ermenilerin ya da başka bir halkın acılarıyla, trajedileriyle ilgilendiğini sanmıyorum.

Mesele şu ki sen kendi derdini tasanı evinde konuşmadığında, konuşulmasını baskılayıp hazzetmediğin şeyler söyleyeni ezmeye kalkıştığında ve ‘yüzleşmeme’yi matah bir şey zannettiğinde; dünyaya bolca savaş, ölüm, katliam, faşist askeri darbe ihraç etmiş ve kendi medeniyetini kıtanın yerlilerini yok ederek kurmuş bir devletin başkanının iki dudağına bakar hale geliyorsun. ABD mamulü ‘anti-komünizm histerisi’nin ürünü Türkiye köktenci ‘milliyetçi sağı’nın ABD’ye yönelik tepkilerinin ise ciddiye alınır bir yanı yok elbette. Bir gün iktidar olurlarsa, ‘Beyaz Ev’ önünde bekleşecekler. Bu nedenle ABD başkanına söyleyemeyecekleri her ne varsa, HDP’ye yöneltip seçmenlerini mutlu ediyorlar.

24 Nisan 1915’te İstanbul’da çok sayıda Ermeni yazar, sanatçı, gazeteci ve siyasetçi evlerinden alındı ve çoğu bir daha dönemedi. ‘Tehcir’ kararı yaşama geçirildi ve yurdundan edilen yüz binlerce Ermeni kısa süre içinde yok edildi. Buharlaşmadılar, kaybolmadılar; yollarda, köylerinde, götürüldükleri şehirlerde yok edildiler.

İster 1915’in ağır savaş koşullarından ve kısa süre öncesinde Balkanları, yani ‘ana yurdunu’ kaybeden Osmanlı’nın o esnadaki sıkışmışlığı ve Anadolu’yu kaybetme telaşından söz edilsin… İster Tehcir’in savaş esnasında alınmış gerekli/zorunlu bir karar olduğu iddia edilsin… İster Ermeniler ve Ermeni siyasi partileriyle İttihatçılar arasında 1908’deki yakınlığın bozulmasında etnik-dini gerekçelerden çok dönemin sınıf mücadelesinin payı olduğu savunulsun… İster ‘soykırım’ kavramının 1948’de BM sözleşmesiyle bir ‘suç’ olarak tanımlandığı ve dolayısıyla ‘kanunilik’ prensibi gereğince 1915’in bu kapsamda ele alınamayacağı hatırlatılsın… İster bu argümana karşı ‘soykırım’ (genocide) sözcüğünün ve olgusunun müellifi Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin’in ‘soykırım’ kavramını ortaya atarken, 1915’te yaşananlardan etkilendiği ve dolayısıyla 1948 öncesi için ‘soykırım’ teriminin kullanılamayacağı iddiasının kabul edilemez olduğu söylensin… İster o dönem herkesin büyük acılar yaşadığı ve Ermenilerin de onlardan biri olduğu nevi argümanlar ileri sürülsün… İster çözümlemenin odağına, imparatorluğun dağılma sürecindeki milliyetçilik ve yarı sömürgeleşmenin payı konulsun…

Tüm bu ve diğer düşünceler, tartışmalar, savunular, iddialar, ithamlar vs.; 1915’te Osmanlı tebaası 1 milyon civarında Ermeni’nin, aydının, yoksulun, emekçinin, zanaatkarın,  siyasetçinin, erkek kadın çoluk çocuğun, geri dönülemez biçimde, kültürel birikimle birlikte Anadolu coğrafyasından büyük ölçüde ‘silindiği’ gerçeğini değiştirmiyor. Gerisi, yorumlar, göreceli doğrular, ideolojiler, değerlendirmeler, nefret, antipati, hukuk vs… (Bu arada, Ermenilere yönelik kıyıcı tutumun 19. yüzyıl sonlarında, II. Abdülhamit döneminde -Doğu’da Ermeni Devleti girişimlerini engelleme iddiasıyla- Hamidiye Alayları marifetiyle başladığını hatırlatmakta yarar var.)

Bir ‘hata’dan değil, kimi İttihatçı yönetici ve memurlar tarafından uygulamaya geçirilen ve ‘suç’ teşkil eden fiillerden söz ediyoruz. En ‘inkarcısı’ dahi, savaş sonrası yurt dışına çıkarılan önde gelen İttihat ve Terakki yöneticilerinin, oralarda turistik gezi nedeniyle bulunmadığını kabul ediyordur sanırım. Bir suç ve o suçun failleri söz konusu.

Hiç öyle 1948 öncesi/sonrası tartışmalarına, hukukun soğukkanlı görünmeye çalışıp bunu genellikle başaramayan dolambaçlı sahasına girip bir şeyler söylemeye gerek duymadan yinelemek istiyorum: 1915 başında bu toprakta yaşayan yüz binlerce Ermeni, kısa süre sonra, artık yoktu. Alman subaylarının, İttihatçıların, Türk’ü ve Kürt’üyle memleket ahalisinin işbirliği sayesinde. Malları mülkleri kaldı, el değiştirdi. “Ağlayanın malı gülene hayretmezmiş” derler, cümlemize bu kadar hayır getirdi belli ki.

24’ünde, Aras Yayıncılığın internet sayfasında ‘dört vilayet’in o dönemki nüfusu içinde yer alan Ermenilerin sayısını gösteren kısa notlar yayınlandı. Örneğin, Diyarbakır Vilayeti’nde (Diyarbakır, Ergani, Maden, Mardin’i kapsayan) 1914 Osmanlı sayımına göre toplam nüfus 619 bin 825, Ermeni nüfusu 72 bin 926. Oran yüzde 11.17. Ermeni Patrikliği verilerinde daha da yüksek. Üç kentin bugünkü nüfusu (2 milyon 638 bin 147) ve Ermeni yurttaş sayısı yaklaşık 100 civarında. Oran, yüzde 0.003!

Çok benzer ve hatta kısmen yüksek oranlar, Erzurum, Van ve Bitlis vilayetleri için de geçerli. Basitçe: vardılar, artık yoklar. Yok edildiler. Terminoloji tartışması içinde bulanıklaştırılmaması gereken somut gerçek, bu. 

Ermenilere yapılanların şiddet ve ölçüsünü, ne yalnızca savaş koşullarının muhtelif zorlamalarıyla, ne Osmanlı ordusundan Rus ordusuna katılanların ya da çeteleşerek Türklere saldıran Ermeni grupların varlığıyla açıklamak mümkün. Tabii eğer, Osmanlı tebaası olup ülkenin çeşitli yerlerinde yaşayan yüz binlerce Ermeni’nin hep birlikte ‘Osmanlı’yı arkadan hançerlediği’ fantezisini ciddiye almıyorsanız.

Peki, 1915’in şu ya da bu gerekçeyle ‘soykırım’ terimiyle adlandırılmasını reddediyoruz diyelim. Ek olarak kıyım, katliam, cinayet, ‘Büyük Felaket’ terimlerini de kabul etmediğimizi varsayalım. Diyelim ki, ‘zorunlu’ tehcir esnasında, yazmaya dahi sıkılıyorum, yolda bazı ‘istenmeyen olaylar’ gerçekleşti. Ve hatta, tarihi okurken 1914’ten 1916’ya sıçrayalım, 1915 yılı hiç olmasın! 

Güzel de sonrası için ne düşünmeliyiz? Cumhuriyet tarihi boyunca gayrimüslimlere yapılanlar hakkında?

Servet transferleri, Varlık Vergisi utancı, 6-7 Eylül rezaleti ve cinayetleri, 1960 sonrası, pogromlar, Hrant Dink suikasti, Dink’in suikast öncesinde yargı marifetiyle hedef haline gelmesi ve sonrasında mahkeme parodisi… Sayıları yalnızca birkaç on bin kalmış Ermeniler’e yönelik güncel dil… ‘Affedersiniz Ermeni’ benzeri ifadeler… Bindiğim dolmuşun şoförünün trafikte kavga ettiği taksi sürücüsüne, “Ermeni dölü” diyerek bağırması… Osmanlı’nın 19. yüzyıl mimarisinde büyük payı olan Ermeni Balyan Ailesi’nin eseri olan Dolmabahçe Sarayı’nı gezdiren kimi rehberlerin, sırf Ermeni adını ağızlarına almamak için Saray’ı ‘İtalyan Balyani’ ailesinin yaptığını anlatışı… İstanbul’da Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı semtlere malum İttihatçıların adının verilmesi… 

Kim yaptı ve yapıyor tüm bunları? Emperyalistler mi! 2021’de, “Bugün olsa yine keseriz” diyebilen ırkçılar misal, İngiliz etkisinde mi?

20’nci yüzyılın başında Osmanlı’da iyi kötü bir gayrimüslim burjuvazi vardı, ne oldu o insanların birikimine, kimlere geçti? O araziler üzerinde kimler yaşadı ve yaşıyor? O evlerde, konaklarda hangi aileler çocuk büyüttü? Hal böyleyken, ABD başkanını kınayanlar içinde en anlaşılır bulduğum TUSİAD’ın tepkisi oldu doğrusu. Malın mülkün, tapu kayıtlarının değerini en iyi varlıklı kesim biliyordur.

Ezcümle, her fırsatta dile vuran bir ‘yok etme’ hevesinden söz ediyoruz. Palavrayı ideoloji  haline getirenler, hiç olmazsa, 2011’de askerdeyken ve tam da bir 24 Nisan günü silah arkadaşı tarafından öldürülen Sevag Balıkçı’dan, onun güzel yüzünden mahcup olmalı. Kim öldürdü Sevag Balıkçı’yı, hangi zihniyet?

Gelelim en tahammül edilmez tekrarlardan birine: “Konuyu ‘tarihçilere’ havale edelim.” Ne güzel, nasıl bilimsel ve demokratik bir öneri! Bu ifade, iktidarların sık sarf ettiği, “Yargıya intikal etmiş bir konu, yorum yapamam” cümlesinin, tarih versiyonudur.

Arşivlerin selameti, bilinmeyen bir şey kalıp kalmadığı, resmî tarihçilerin bazı belgeleri ‘yanlış-eksik’ çevirmek konusundaki becerisinin biliniyor oluşu, dönemin önemlice evrakının bizzat o yılların idaresi tarafından ortadan kaldırıldığı bilgisi vs… Üzerine söz söylemeye cüret edemeyeceğim bu konuları bir yana bırakayım. Velev ki tüm arşiv yerli yerinde dursun ve kollarını araştırmacılara açıp bekliyor olsun. 

Soru şu: Kimdir bu tarihçi? İdeolojilerden masun, uzayda imal edilmiş ve tarihçi sıfatı layık görülmüş bir canlı türü mü var? Türkiye’de, kimin hangi konuları çalıştığında başına neler gelebileceği sır mı? Bugün bu ülkenin hangi üniversitesinde içinde ‘soykırım’ geçen bir tez, yazarının başına kaza bela getirmez? Bırakın yazıp çizmeyi, bugün ülkenin hangi üniversitesinde bu konular (eğer terimlerin başına ‘sözde’ ifadesini eklemiyorsanız) layıkıyla ve endişe duymaksızın anlatılabilir? Geçmiş farklı mıydı? Kaç kişi çalışabildi, kaç kişi cesaret edebildi resmî tezlere itiraz yöneltmeye?

Daha önce de yazmıştım; bir tarihçi hocamız, 1935 tarihli ‘Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun’ ile ilgili, Milli Kütüphane’deki defterlerden yararlanarak yazdığı ve ‘çok sıradan’ olarak tanımladığı YL tezi için, hayli ‘solcu’ fakültesinde jüri kurmakta nasıl zorlandığını anlatmıştı yıllar önce. Sonunda başka üniversiteden iki hoca kabul etmiş de, jüri toplanabilmiş.

Yıllar önce, henüz 21. yüzyılın devleti tarafından sorgusuz sualsiz ve soruşturmasız ‘iltisaklı’ ilan edilmemiş ve 21. yüzyılın yöneticilerinin isimlendirmesiyle ‘sivil ölüm’e mahkum edilmemişken; üniversitenin ortak e-posta grubunda, Ermenilerin yaşadığı acıların anlaşılıp paylaşıldığını söyleyen ve içinde ‘soykırım’ terimi geçmeyen sıradan bir metni imzaladık diye (fakülteden sekiz-on kişi) işittiğimiz hakaretleri nasıl anlatabilirim? Üniversite profesörlerinden. Şu ‘de-da’ları ayıramayan, ‘ki’yi ayrı yazabildiğinde ise doğrudan ‘ordinaryüs’ unvanını kapan, özne yüklem uyumlu tek bir cümle kurmaktan aciz ‘kökten milliyetçi’ profesör doktorlardan söz ediyorum. 

2005 yılında düzenlenen Ermeni Konferansı’nın başına gelenleri hatırlayan var mı? Boğaziçi’nde yapılamadığı için Bilgi’ye alınan, dışişleri bakanının (Abdullah Gül) mesajının, katılımcıların ve ‘İsmet Paşa’nın oğlu’ Erdal İnönü’nün yuhalandığı, konferans.

“Tarihçilere bırakalım” öyle mi, ah canlarım, nasıl özgürlükçüdür buralar! ‘Tarihçilere bırakalım’ klişesinin satır arasında şu yazar: En doğrusu konuyu kapatmak, ama yine de çalışmak isteyen varsa çalışsın, sonunda bazı can sıkıcı sonuçlara varan olursa zaten gereği yapılır, icabına bakılır. ‘Sözde’ değil, ‘özde’ araştırmalar da ödülünü alır.

Muhterem okur, her devletin, toplumun günahları olur. Demokratik olanların farkı, bir gün, az çok yüzleşmeyi göze almaları. Orada olmaz, burada gerçekleşmez, şu yapmaz, bize yakışmaz gibi iddialar akla fikre ve tarihe aykırı.

1915 söz konusu olduğunda gurur duyulması gerekenler, Bahattin Şakir, Doktor Nâzım, gözünü karartmış İttihatçı kadrolar değil; Ermenilerin canını kurtarmaya çalışan bürokratlar ve Müslüman-Türk tebaya mensup olup komşusunu saklayan sıradan insanlar olmalı. Canı pahasına karşı çıkanlar. Bu toprağın tarihinin onur verici insanları, Ermeni’yi kimden, kimlerden korumaya çalışıyordu? Lice kaymakamı Hüseyin Nesimi, canını neden feda etti? Ankara valisi Ali Mazhar Bey, neden, “Ben Eşkıya değilim” dedi? Ve ezcümle, bunca insana ne oldu? Bir asır sonra, kof kabadayılıkları bir yana bırakıp şu basit soruları sormak ve üzerine biraz düşünmek, konuşmak, yüzleşmek, bu kadar mı zor?

Bir video önerisi: Milliyetçi, anti-komünist hezeyanların bu ülkeye nasıl zarar verdiğine, ne kaybettirdiğine ilişkin bir belgesel seyretmek isterseniz, 13 Nisan’da vefat eden çok değerli ‘halk bilimci’ İlhan Başgöz’ün, yaşamını anlattığı şu etkileyici videoyu, başından sonuna sabırla seyretmenizi öneririm. Üniversite tarihiyle ilgilenenler mutlaka görmeli!