• 8.05.2021 01:13
  • (156)

AKP ülkeyi 19 yıldır yönetiyor. Cumhuriyet tarihinin yaklaşık beşte birinde, bir parti ve asıl olarak bir kişi tarafından yönetildik. Aynı partinin ve aynı insanın sesini duyduk, neredeyse her Allah’ın günü. Aynı partinin ve aynı insanın hayata, topluma, siyasete, sanata, özel-kamusal yaşama ve akla gelebilecek her konuya ilişkin düşüncelerini dinledik, her gün, çoğu zaman günde iki kez.

Herhangi bir demokratik sistemde karşılaşılması pek mümkün olmayan bir durum bu. ABD’de ekonomik kriz ve savaş yıllarının zorlukları nedeniyle Roosevelt dört kez (1932-45) seçilmişti (dördüncünde süreyi tamamlayamadı) gerçi, ancak bir daha olmasın diye hemen anayasa değişikliği yapıp seçilme hakkını iki ile sınırladılar. Yine olağanüstü koşulların ürünü De Gaulle (1958-69) ve İngiltere bakımından ayrıksı sayılabilecek Thatcher (1979-90) ilk akla gelen isimler olabilir. Türkiye’de çok partili yaşamda Süleyman Demirel başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı süreleri itibariyle yıllarca gündemde ve yönetimde kalabildi, ancak bu denli uzun ‘kesintisiz’ iktidar bizim için bir ilk.

Kuşkusuz böyle bir tahmin yapmak doğru ve mümkün olmasa da, AKP yerine bir başka parti 19 yıl ‘kesintisiz’ iktidar olsaydı yine benzer bir yere gelinebilir miydi, belki de. İktidar oldukları gün doğan çocuklar şimdi üniversite öğrencisi. Daha önce de yazmıştım, Thomas Jefferson her ’19’ yılda bir (kuşak, yani ‘çoğunluk’ değiştiği için) anayasanın yeniden yazılması gerektiğini savunmuştu. Kuşağın değiştiği, çok uzun bir süre 19 yıl.

AKP gökten zembille inmediği gibi, geçmiş 19 yılı tek başına da geçirmedi. Karşısında bir ‘muhalefet’ ve milyonlarca muhalif yurttaş vardı. Siyasetçi olanıyla ve olmayanıyla. Muhalefet son belediye seçimindeki kayda değer başarısı bir yana, girdiği tüm seçimleri kaybetti.

Kaybetmenin türlü gerekçeleri olabilir, sayısız haklı ya da anlamsız mazeret bulunabilir; ancak hiç biri, bir parti ve kişinin 19 yıldır milyonlarca seçmenden oy aldığı gerçeğini değiştirmiyor. Her şeyimiz tel tel dökülüyorken, kriz saklanamayacak haldeyken ve ‘salgın‘ maddi manevi tüm eşitsizlikleri böylesine görünür hale getirmişken dahi, azımsanmayacak bir toplumsal desteği var iktidarın. Araştırma sonuçlarına bakılırsa, iktidarın azalan oyu muhalefete eklenmekten çok ‘kararsızları’ artırıyor gibi. Somut gerçek bu.

‘Oy verme eğilimi’ son derece karmaşık bir konu. Yurttaşı bir partiye oy vermeye yönelten çok sayıda ve bir çırpıda anlaşılması kolay olmayan gerekçe var. Bazen akılcı bazen fazlasıyla duygusal davranabilir bir seçmen. İnancı, etnik kökeni, ekonomik düzeyi, eğitimi, yaşı, cinsiyeti, işi, sosyal-kültürel konumu vs… Dolayısıyla ‘seçmene’ hitap ve milyonlarca insanı belli program ve kişiler çevresinde ikna etmek kolay değil. Hele ki Türkiye gibi, yurttaşın ne siyasete (ve siyasetçiye) ne de birbirine güven duyduğu bir ülkede, iyice zor. Milyonlarca ‘farklı’ insana bir yandan güven telkin edip diğer yandan umut vermek, anlamlı vaatler sunmak ve bunları siyasal ilkelerden fazlaca ödün vermeden başarmak..

Söz konusu karmaşık ilişki ağı içinde siyasetin yönü, yalnızca siyasi partiler ve profesyonel/örgütlü siyasetçiler değil, toplumun örgütlü ve örgütsüz farklı kesimlerince belirleniyor. Özellikle Bilişim Devrimi ardından kaçınılmaz biçimde değişmeye başlayan ‘temsil’ ilişkisi, bu ‘belirlemenin’ yollarını ve etkisini giderek artıracak. Günümüzde, çoğu (sevilen ya da sevilmeyen) kamusal figürün yurttaş üzerindeki etkisi (olumlu ya da olumsuz), muhtemelen çoğu milletvekilinden ve hatta parti yöneticisinden daha fazla. Kuşkusuz buradaki ‘etki‘ sözcüğü ile Türkiye’de (ve her yerde) teknolojiye ulaşma ve yararlanma olanakları arasında doğrudan bir ilişki olduğunu ihmal etmemek gerek.

Hal böyleyken, siyaset yalnızca siyasetçilerin değil, yurttaşın da çeşitli düzeyde ve yollarla belirlediği, etkileyebildiği bir toplumsal faaliyet artık. Bundan böyle, özellikle sosyal medyanın gücünü görmezden gelerek siyaset yapmak mümkün değil. Ayrıca teknoloji, ortalama yurttaşı her ‘karara’ ortak etme imkanı veriyor. Bu imkanın, siyasetin olağan ilkesine dönüşmesi için çok uzun yıllar beklememiz gerekmeyecek bana kalırsa.

Fakat ‘değişim’ denilen olgu, tarihin hiçbir devrinde ve hiçbir yerde, herkesi aynı anda içine alıp eşzamanlı sonuçlar vermedi. 2021 Türkiye’sinde bir kesim 21. yüzyılın tüm imkanlarına sahipken, kalabalıkça bir yurttaş kesimi henüz 20. yüzyılın son çeyreğinin sunduğu fırsatlara kavuşmaya çalışıyor. Biri uçağa atlayıp aşı olmaya ABD’ye giderken, diğerinin çocuğu henüz bilgisayar yüzü görmemiş. Türkiye ‘uçurumlar’ ülkesi. Bir şehrin, yan yana iki semtinin mahalleleri arasında dahi bir benzerlik olmayabiliyor.

Bu nedenle her yorumda, her tepkide, her öfkede, her serzenişte ve her umutsuzluk anında; ‘toplumsal bir varlık’ olan insanın, önceden belirlenmiş ‘toplumsal koşulların’ ürünü olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlamakta yarar var. İçinde yetiştiğimiz koşullarda öğreniyoruz neyi sevip sevmememiz gerektiğini, ahlaklı olanı ve olmayanı, doğru ve yanlışı.

Karadeniz’in bir yerinde doğanın yok edilmesine karşı çıkan ahaliye, “Oy vermeseydiniz, oh olsun” ifadesiyle tepki gösterenler, ne demiş oluyor? Neye oh olsun, ağaca, kuşa böceğe mi? Ağacı korumaya çalışan yaşlı köylü kadına mı? Neden iktidara oy verdi bu insanlar peki? Soruyu şöyle soralım dilerseniz: Muhalefet neden hiç oy alamadı o köylüden? Eğer haklıysa, neden anlatamadı derdini? O ahali, kendi köyü dışında darmadağın edilmiş ülkesine ve insanına duyarsızsa, gerekçesi nedir? Memlekette olup biteni nereden öğreniyor, hangi kaynaklardan, hangi basından, hangi kanaat önderlerinden, hangi siyasetçilerden? Bugüne dek hangi siyaset esnafının, hangi bürokratın faydası olmuş o dereye, ağaca, toprakta çalışana?

Hangi tavır daha iyi bir gelecek vadediyor; “Oh olsun” kolaycılığı mı, yoksa itiraz edip hayatına sahip çıkan her kim olursa olsun kıymetini bilmek, o köylünün ve ağacın yanında durmak mı? Salyasını memleketin her karışına akıtmaya kararlı sermayedarın işini kolaylaştıracak olan nedir?

Çok açıdan, pek talihli bir halk sayılmayız. Örneğin otuz yıl önce Mehmet Ağar ve yeraltı dünyası isimleri gündemdeydi, bugün de öyle! Diğer yandan, hiçbir şey sabit de değil; koşullar, beğeniler, istekler, imkanlar, dünyayla kurulan ilişki değişiyor. Belli ki siyasal eğilimler ve kamplar arasındaki ilişki de dönüşüyor, ancak kolay ve hızlı değil.

İnsanın, yaşamını altüst eden bir iktidara ve destekçilerine öfke duyması anlaşılabilir tabii, hepimiz insanız nihayetinde ve görüp işittiklerimize tahammül etmek bazen mümkün olmuyor hakikaten. Ayrıca kötülüğü, bile isteye, tadını çıkararak yapan ve destekleyenlerin sayısının az olmadığı da belli. Ancak partiler ile seçmenlerini ayrı ele alma zorunluluğu bir yana; her felakette muhalif bir kesimin usanmadan “Oy vermeselerdi, oh olsun” diyerek tepki göstermesi, söz konusu eşitsizlikleri olağanlaştırıp çoğaltan bir kibir ve anlayışsızlık barındırıyor. “Neden oy verdiler” ve “Neden biz alamadık” soruları daha anlamlı. Bir de, kesin olan bir şey var, ağacını koruyan insana “Oh olsun” diyenin partisine, oy verilmez!

Aptal insan pek azdır muhtemelen ve bir partisi olduğunu hiç zannetmiyorum! Anlamayan insan, düşüncesiz insan… Doğru dürüst anlatılırsa, herkes anlayabilir. Üzerinde durmaya değer bir düşünceniz varsa, herkes dinleyip düşünebilir. Her insan kendisine insan gibi davranılmasını ister, konuşmak ister, sesi duyulsun ister, ciddiye alınmak ister. Eğer fırsat verilirse, her yurttaş yönetime katılmayı ve hesap sormayı da ister.            

Koskoca bir tarihin ve toplumsal koşulların yükünü, iktidara oy vermiş ve şimdi dağını taşını korumaya çalışan köylünün omuzlarına yüklemenin, siyaseti seçim sandığına indirgemenin ve hiçbir hesabı ödemeyip mütemadiyen ‘hesap soran’ kibriyle hareket etmenin, ne o köylüye, ne o dereye, ne bize, ne çoluk çocuğumuza hayrı var…