• 25.05.2021 06:53
  • (117)

Yeraltı dünyasının namlı isimlerinden birinin, yeni dünyanın teknoloji nimetlerinden yararlanarak başlattığı 'yeraltından itiraflar' gündemde ve elbette önemli. Adı geçen herkes şu ya da bu ağırlıkta açıklama yapmak zorunda hissediyor. Zira, içeriden biri. Nasıl evrilecek, nereye varacak, gerekçesi tam olarak nedir, ne söylense falcılık olur. Konu üzerine yıllardır çalışan, ilişkilerden haberdar, araştıran, doğru haber peşinde koşmuş, risk almış az sayıda gazeteci, herhangi birimizden çok daha anlamlı, yetkin yazılar kaleme alıp çözümlemeler yapıyor. Bir de, kim ne söylerse söylesin “Zaten biliyorduk” diyen ahali var ki, Allah selamet versin.

Oysa Türkiye'de çok insan, örneğin Kıbrıslı gazeteci Kutlu Adalı ismini ilk kez duydu. Türkiye'de ama, yoksa Kıbrıs'taki tüm 'Kıbrıslılar' zaten cinayeti biliyor ve müsebbiplerini tahmin ediyordu, doğru. Buna mukabil o bilgi ve varsayımlar işe yaramıyordu, çünkü o vatan bir yavruydu, yanaktan makas alınmalıydı, biz kurtardık neden şikâyetçiydilerdi, Kıbrıslılar nankördü, Kıbrıs solcusu ülkesini Rumlara satıyordu, bizim sarkık bıyıklı tosunlardan Allah razı olsundu, filan fıstık... Türkiye'de Kıbrıs konusunda aslında hiçbir şey bilmeden ıvır zıvır laf edenlerin bugüne dek bir Kıbrıslı ile tek kelime konuşup da “Sizin derdiniz nedir?” sorusunu yöneltmediğini tahmin edebilirsiniz. Bizde, 'hödüklükte devamlılık' da esastır.

Tanık olduklarımızın gerekçeleri, tarihsel nedenleri üzerinde konuşmak, düşünmek, düşünürken kendi canımızı yakmak, moralimizi bozmak zorundayız. Her zaman ve koşulda 'haklı çıkmanın' olanaksızlığını kabullenmeliyiz. “Bu ülke neden böyle?”, “Bizim derdimiz ne?”, “Neden çok basit gibi görünen hiçbir düğümü çözemiyoruz?” ve benzeri soruları sorup dürüstçe, kendimizi kayırmayan yanıtlar bulmak zorundayız. AKP'ye karşı isek, onun gökten zembille inmediğini, tarihimizin bir 'ürünü' ve bizlerin de aynı tarihin hem 'yapıcısı' hem 'izleyicisi' olduğumuzu kavramak zorundayız. Söze, 'bizim millet' ifadesiyle başladığımızda, kendimizi nerede konumlandırdığımızı, neden 'o millete' dahil olmadığımızı iddia ettiğimizi sorgulamak zorundayız.

'Yeraltından itiraflara' ilişkin hikâyeyi yüz küsur yıl öncesine götürmek mümkün ve gerekli tabii. Diğer yandan, Türkiye'nin II. Dünya Savaşı sonrası siyasetinin merkezindeki “anti-komünizm” histerisinin kusursuz özeti gibi. İfadeleri, kullandığı semboller, maçizm ve 'devlet' kavramına tapınma hali. Ne demişti Mussolini: “Her şey devlet içinde ve devlet için, hiçbir şey devlet dışında ve başka bir şey için değildir.” Şimdi alın Mussolini'nin şu devlet yargısını ve şehrinizdeki belediye panolarına asın, sizce kaç kişi yadırgar! Ne milliyetçi bir belediyemiz var, Allah'a şükür, devletine sahip çıkıyor! Fakat faşizm de ne fena bir şey, değil mi? İyi de faşistlerin de boynuzu yoktu ki, senin benim gibi insanlardı işte.

Türkiye, 1946'dan sonra CHP-DP ortaklığıyla çok partili yaşama 'solsuz' geçti ve o gün bugündür 'müesses nizam' o solu, sosyalistleri ezmek için her şeyi yaptı. Bunun için de kimi, kimleri eğitmek ve kullanmak gerekiyorsa, onları eğitip kullandı. Yeri gelmişken, o 'eğitileceklerin' fidanlığı da 1960'ların Kıbrıs'ıydı! Kuşkusuz temel gıda, her zaman milliyetçilik ve dindi. Birinin kolu kısa geldiğinde diğeri yardıma koştu. 12 Eylülcüler, o dönemin kurulmakta olan yeni dünya düzeninde ikisini bir arada kullandı ve başardı. Mamül ortada.

Yukarıda Mussolini'nin devlet tapınmasından örnek vermiştim; bir de 12 Eylül günü okunan 'darbe bildirisini' anmak isterim. Bildiri, MGK Başkanı Kenan Evren'in açıklaması olarak 12 Eylül 1980 tarihli Resmî Gazete'de (mükerrer) yayınlanmıştı. O bildiriyi okursanız, geçtiğimiz 40 yılda, amaçlanan insan tipinin yaratılmasında alınan yolu görmek mümkün olabilir. 

Her neyse... Yaşadığımız her şey birer 'sonuç' ve nedenleri anlamaya çalışmadığımızda hiçbir şey değişmeyecek. Hal böyleyken, şu basit nesnel gerçeği bir kez daha hatırlamakta yarar var: AKP gökten inmedi ve Türkiye'de AKP dışında partiler olduğu gibi, AKP seçmeni dışında yurttaş kesimi de mevcut. Hiçbir iktidar, yalnızca kendi seçmen desteği ile bunca yıl yönetemez. Seçmen 'yönetme yetkisi' verir, sonrasında gerekli olan 'meşruiyet' için seçmen dışındaki yurttaş kesimlerinin de açık ya da zımni 'onayı' gerekir. O onay, bir kararda verilmez, diğerinde yüksek sesle verilir, berikinde sessizlikle kabul edilir vs. Ortalama yurttaş onayının niteliğini, tarih, siyasal-toplumsal kültür, ideolojiler, sınıfsal aidiyetler, duygular, kimlikler belirler. 'Onay' ya da 'reddetme' mekanizmaları son derece karmaşık ilişkilerle örüldüğü için, 'bizim millet' ile başlayan yargılar genellikle yanlış sonuçlara varılmasına neden olur.

Sayfalarca örnek vermek mümkün, ancak kestirmeden gitmek gerekirse: Yeni Şafak ile Sözcü'nün aynı kanaatle, benzer manşetler attığı anlarda ortaya çıkar o 'onay.' 'Mutabakatın' konusu bir gün Kürtler olur, diğer gün Ermeniler, Mavi Vatan, Yunan, komünistler, bölücüler vs. AKP ne yaparsa yapsın muhalif olup asla oy vermeyecek, buna mukabil iktidarın yalnızca 'Kürt sorununda' doğru işler yaptığını düşünerek destekleyen insanlar var malum. Yanlış anlaşılmasın, 'destek' dediysem 'barış sürecine' değil, sonraki adımlarına! Misal, HDP'li belediyelere kayyım atandığında büyük mutluluk duyan 'solcu hukukçu' tanımışlığım var. Neler söylüyorum, tövbeler olsun!

Yazıyı, bir süredir sorduğum soruyu yineleyip kısmen 'öznel' (ve onbinlerce insanı ilgilendiren) bir örnekle bitirmek istiyorum. AKP gibi bir parti, hangi niteliklere sahip bir 'toplumu' bunca yıl yönetebilir? 'AKP seçmeni' değil, 'toplumu' diyorum.

Geleyim 'öznel' örneğe.

KHK ile atılmamızla ilgili çok yazmamaya çalıştım bugüne dek, çünkü insan parçası olduğu bir konu/sorun hakkında yazmayı istemiyor pek, onca insanın çok daha acı verici derdi varken. Fakat bir şeyin altını kalınca çizerek hatırlatmak gerekiyor sanırım: Evet, ben ve sayısız meslektaşım AKP iktidarında atıldık. Hukuka aykırılıkların sorumlusu o imzaları atanlar, listeleri Resmî Gazete'de yayınlayanlar. AKP'lilerin tümü bu atılmaları istedi, istemedi vs. bunlar başka konular, sorumluluğu ortadan kaldırmıyor.

Ancak, olup biteni yalnızca bir partinin istekleri ve siyasetiyle açıklama çalışmak, büyük palavra. AKP'nin, o dönemin Vahdet'i ya da malum Akit'i gibi tetikçilerinin yanında; göze girmeye çalışan, kökten milliyetçi oldukları için bizlerden nefret eden, kendi pisliklerinin saçılmasından ürken ve 'AKP seçmeni olmayan' sayısız insanın, muhbirin, yönetici kılıklı alçak dalkavuğun payı var olup bitende. Her şey gözümüzün önünde oldu, üniversiteleri o hale getirenlerin azımsanmayacak kısmı, AKP'li olamayanlardandı ve bizim listeleri hazırlayan işbirlikçiler son rektörlük seçiminde en yüksek oyu, “Türkiye laiktir laik kalacak” nüfusundan aldı.

Üniversitede her işin başındaki/sorumlusu olan şahıs, uzun süre ortalıkta “İnanın ben CHP'liyim” diyerek dolaştı, kendisine destek yazıları, AKP'li olmayan gazetelerde ve AKP muhalifi isimlerce kaleme alındı. Fakültedeki işbirlikçileri AKP seçmeni değildi. Atılmamıza en çok sevinenler iktidar çevresindeki 'Aydınlık' halesi olurken, eski ve ziyadesiyle sevimsiz AYM Başkanı, Sözcü'de yüzü hiç kızarmadan 'rektörün' eşsiz 'vizyonunu' anlatıyordu. Bak yine neler söylüyorum, laikler ama, Allah için!

Palavrayla yaşamak mümkün kuşkusuz, çok da rahatlatıcı, zevkli, insana moral veriyor, nitekim tarihten anladığımız da büyük ölçüde palavralardan ibaret. Peki, neden dönüp dolaşıp aynı şeyleri yaşıyor olabiliriz? Kendimizi biraz üzsek mi, biraz yorulsak mı, tanık olduklarımızın tarihsel nedenleri olabilir mi? Tek derdimiz AKP ve seçmeni olmayabilir mi?

CHP Genel Başkanı, seyrettiğim son promosyon filminde hâlâ, anayasaya aykırı anayasa değişikliğini desteklemekle (ki HDP'liler cezaevine girdi!) ne kadar doğru bir iş yaptığını anlatıyordu...