• 16.06.2021 06:49
  • (197)

Herhangi bir yazıda Ankara ve Ankaralılık ile bir yoruma rastladığımda, o satırlara dikkat kesiliyorum ve yazının geri kalanını ve hatta yazının o satıra kadar olan kısmını, ister istemez yazarın Ankara ile ilgili değerlendirmesini de göz önünde bulundurarak okuyorum. Bu ruh hali biraz duygusallıktan kaynaklanıyorsa, biraz da ideolojik konumlanma ile şehre bakış arasında güçlü bir bağ olduğunu düşünmekle ilgili.

Zamanında 'Behzat Ç' ile ilgili bir iki yazı kaleme almıştım ve yazıyı okuyan bir meslektaşım, müstehzi bir ifadeyle “Ezikler için yazmışsın,” demişti. Hafızam anlatamayacağım ölçüde berbattır, ancak can sıkıcı bulduğum bazı sözleri kolay unutmuyorum demek ki! Kabul etmek gerekir, bu yaygın bir kanı. Ankara sevgisinin 'ezik' bir duygu olduğu iddiasına, genellikle küçümser bir üslup eşlik eder. Bir ara dillere pelesenk olan şu 'ezik' sözcüğünü günahım kadar sevmediğimi de söyleyeyim yeri gelmişken. Buna mukabil, Ankara'yı yerenler ve bunu genellikle İstanbul karşılaştırması üzerinden yapanların düşünme biçimini yansıtması bakımından yerinde/anlamlı bir tercih. Çekingen, mütereddit, ürkek, özgüvensiz gibi çağrışımları var. Fakat, sözcüğün düz anlamına bakacaksak eğer, ezik olmak için herhalde birileri ya da bir şeyler tarafından 'ezilmiş' olmak ya da öyle hissetmek gerekiyor. 'Ezik' tespitinde, ezenin yanında saf tutan bir tavır var gibi, adı konulmasa da.

Bu yazı, “Ankara şöyle güzeldir, böyle güzeldir,” yazısı olmadığı gibi, iki şehrin niteliklerini karşılaştırmayı da hedeflemiyor. Bunu daha sonra deneyeceğim. Hemen her zaman İstanbul'dan bakıp Ankara için yapılan yorumlar, yalnızca İstanbul'un tarihi-doğal güzelliklerinden değil, yorumlayanın siyasi tercihinden de kaynaklanıyor. Haliyle, bir yanda 'duygusallık ve alışkanlıklar,' diğer yanda 'belirgin bir siyasi konumlanma' söz konusu. Bir de, temeli çürük önyargılar.

İlki, 'duygusallık ve alışkanlıklar' faslı için fazla bir şey söylemeye gerek yok sanırım. Bir yerde doğup büyümek, orada çok zaman geçirmek, insanı bağı bahçesi ve kaldırımıyla muhabbet kurmak bağlılık ve sevgiyi çoğaltıyor. Kuşkusuz o muhabbet bazen nefrete de neden olabilir ki, o da eninde sonunda kurulan bağın yoğunluğuyla ilgili. Yıllar önce Hacettepe'den Tokat'a gidip tıp fakültesinde çalışan ve yaşça benden büyük bir tanışımın çocuğu orada doğmuştu. Üç dört yaşında Fransa'ya, ABD'ye tatile giden, Disneyland'de oynayan çocuk, yurt dışındayken sürekli Tokat'ı çok özlediğini ve en çok Tokat'ı beğendiğini söylüyormuş. Paris'teyken. Ben İstanbul'da doğup 18 yaşında Ankara'ya gittim ve hep iki şehirli oldum. İkisini farklı gerekçelerle seviyorum ve İstanbul'dan Ankara'ya bakıp ıvır zıvır sözler sarf edenleri antipatik buluşumun bir nedeni, bu deneyim. 'Duygusallık ve alışkanlıklar' konusunda, belki de şu 'karşılaştırma' eylemi üzerinde biraz daha düşünülmeli. 'Karşılaştırma' isteği, karşılaştırılanların, aslında 'karşılaştırılamayacak' niteliklerini görmezden gelme ihtimalini barındırır. Konu eğer iki şehir ise, o şehirler, özgül yanlarını hesaba katmadan nasıl ele alınabilir; birinin güzelliği ve tarihi, diğerinin sükuneti ve sunduğu günlük yaşam konforu, orayı 'daha' yaşanır hale getiriyordur, örneğin. Tabii duygusal tepkilerin yalnızca kişisel anılarla ilgili olmadığını, o duygusallıkta siyasi tercih ve reflekslerin izini sürmenin gereğini de hatırlatmalı. Anıtkabir için Ankara'yı, Yıldız Sarayı için İstanbul'u sevip tercih edenler olabilir, var.

İkincisi, siyasi tercih nedeniyle bir şehri sevmek ya da sevmemek ve onu hemen her durumda 'olumsuz bir' tutumun 'ismi' haline getirmek. “Ankaralılaşmak,” böyle bir eğilimin sonucu. Ankaralılaşmak terminolojisi, dile getirmese de “İstanbullulaşmanın,” yani daha renkli, daha uzlaşmacı, daha özgürlükçü, daha kozmopolit olmanın, farklılıklara saygının, birlikte yaşam arzusunun zıddı olarak formüle ediliyor, tercih eden tarafından. Hemen çoğu gözlem gibi bazı doğru yanları da var kuşkusuz. İki şehir arasında tespit edilebilecek ve hak verilebilecek bazı farklılıklar, hem o şehirlerin yapısından kaynaklanıyor hem de o şehirleri ve şehirliyi belirliyor. Aynı şehrin farklı semtleri arasındaki ayrımlar gibi. Zaten İstanbul ya da Ankara denildiğinde, eninde sonunda şehir coğrafyasının yalnızca bir kısmı kastediliyor ki bu durum İstanbul övgüsünde daha belirgin.

Söz konusu isimlendirmede, aynı zamanda 'sağa' meyleden bir refleksin payı olduğu kanısındayım. Ankaralılaşmayı, 'bürokrasinin tahakkümü' olarak düşünüp dile getirenler ile örneğin Celal Bayar ya da Ahmet Kabaklı'nın bürokrasi çözümlemeleri arasında derin fark var mı? Üzerine biraz Kemal Tahir ve eser miktar Küçükömer eklense, daha ikna edici olur mu 'Ankaralılaşma' tespiti? 'Bürokrasinin' siyasetçiyi hareket edemez hale getirmesine dönük anlamlı eleştirilerle, modern devletin iskeleti olan nitelikli bürokrasinin ve Türkiye sağının on yıllardır tefe koyduğu 'özerk kurumların' gerekliliği arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmamak gerekiyor. Hele ki şu son yılların ardından, nitelikli bürokratların ve sağlam bir iskeletin hayatiliği daha iyi anlaşılmadı mı? Yok eğer, 'soldan' bürokrasi eleştirisi deniyorsa; diyelim Kemal Tahir, Divitçioğlu, Aybar gibi isimler, 'bürokratik devlet' ve hâkim sınıf-tabakalar ile ezilen halk-reaya ilişkisiyle ilgili çözümlemelerini Osmanlı'dan başlatmaz mı? Bu durumda, eğer köklü bir geleneğin devamıysa bürokrasinin konumu, bizim Ankara'nın günahı nedir!

Ayrıca, Ankaralılaşmak ifadesini pek sevenler, devlet yönetiminde sermeye ilişkilerinin yeri olmadığı kanısında mı? Müslüman-Türk burjuvazi yaratma sürecinde, yerli sermayedar ile Cumhuriyet bürokrasininin içli dışlı oluşu, o burjuvazinin devletsiz ve o devletin patronsuz yapamaması, yalnızca Ankaralaşmak mıdır? Örneğin, son yıllarda Ankara'ya da dikilen o berbat gökdelenler size Ankara'yı mı yoksa daha ziyade İstanbul sermayesini mi hatırlatıyor? Ankara, 'İstanbullaştırılıyor' olmasın! Anıttepeliler, hiç olmazsa Anıtkabir çevresi yüksek binalara açılmasın diye mücadele veriyor bir süredir; Ankara, İstanbullaşma belasına yenik düşmesin diye. Türkiye'nin her şehri, her beldesi, her köyü, her kıyısı bu riskten korunmalı!

Arada bir, içinden Ankara geçen bir şeyler yazmayı seviyorum, ancak bu kez bir 'polemik' üzerine depreşti yazma isteğim. Tanıl Bora'nın kaleme aldığı Hasan Âli Yücel biyografisi hakkında yazılan eleştirilerden, özellikle biri nedeniyle. Ayhan Aktar ve İştar Gözaydın'ın kaleme aldığı kapsamlı eleştiri yazılarından ikincisinde (Homo Kemalismus olarak Hasan Âli Yücel-2), 'Ankaralı' yorumu yaptıkları bir yer var, 'İstanbullu' özgüveniyle:

“Bora 1970’lerin sonunda, İstanbul’da yayımlanan Birikim dergisi çevresinin yetiştirdiği bir araştırmacıdır... Birikim bizlerin zamanında çok şey öğrendiğimiz, ülkemizde bağımsız, eleştirel, özgürlükçü sol yaklaşımın kalesi olmuş bir dergidir. Ayrıca resmî tarihimize ilişkin ilk ciddi eleştirileri de bu dergide okuduk. Kısacası, İstanbul’un kozmopolit ve özgürlükçü havasının Birikim dergisine yansımış olduğunu düşünüyoruz. Bizim hissiyatımıza göre Yücel biyografisinde Tanıl Bora biraz ‘Ankaralı’ bir metin kaleme almış gibi görünüyor. Metinde kendini sol veya çağdaş sayan kesimin yıllardır yelkenlerini şişirdiği nostalji rüzgârı karşısında eğilen bir hava hissettik. İçinde yaşadığımız günlerde, kendini “tek adam rejimine” muhalif sayan insanların Kemalist nostalji edebiyatına kapılmalarını anlayabiliyoruz...”

Bu cümleler üzerine çok şey yazılıp söylenebilir, ancak uzatmak istemiyorum. Başkaca yazılar da çıktı kitap üzerine ve tarihsel bir figür hakkında kaleme alınmış biyografinin olumlu-olumsuz, sert-yumuşak yankı bulması son derece olağan. Tanıl Bora, yine Birikim'de kapsamlı ve toplu yanıt verdi eleştirilere. Diğer yazılara da gönderme yapan makaleyi buraya bırakıyorum. Aktar-Gözaydın'ın alıntıladığım cümleleri, anlatmaya çalıştığım 'Ankaralılık/Ankaralaşma' imgesi ve söz konusu imgeye yönelik bakışı gayet güzel özetliyor.

Tanıl Bora şöyle yanıtlamış 'Ankaralılık' eleştirisini:

“Bu Ankara-İstanbul kutup-imgeleri ezelî folklorik klişelerdir malûm, her klişe gibi hakikat payı da taşırlar. Ankara’nın, kendisine atfedilen devlet-bürokrasi-resmiyet-protokol-yapaykent hususiyetlerini taşıyan bir çehresi vardır; nasıl İstanbul’un o 'kozmopolit özgürlükçü dünya şehri' kimliğini taşıyan bir çehresi varsa. Tıpkı insanlar gibi, şehirler de klişe-imgelerden ibaret değil, tabii. Türlü cepheleri var. İstanbul’un, kendinden pek hoşnut, arogant bir imgesi de vardır mesela, değil mi? Ankara’nın da başka yüzleri vardır, mesela, –İstanbul’a nispetle her yer gibi taşra olmanın da can verdiği–, kalenderce bir gayret, heves, merak yüzü vardır, gibi gelir bana. Ankaralılık iyidir de, yani. Homo Kemalismus yazarları Aka Gündüz’ün, Yakup Kadri’nin, Falih Rıfkı’nın Ankara’sında takılmış olabilirler. Sevgi Soysal’ın, Barış Bıçakçı’nın, ne bileyim, Behzat Ç.’nin Ankara’sı da var.” Doğru söze ne denir.

'Ankaralılık' ve 'Ankaralılaşmak' klişeleri üzerine bir kez daha düşünmeli bana kalırsa, zannedildiği kadar vahim bir durum olmayabilir. Biraz Ankaralılık, “kendinden pek hoşnut” o dilin sorgulanmasına da neden olur belki, biraz olsun küçük harflerle yazıp konuşmaya...