• 28.06.2021 06:36

Deniz Baykal CHP’sinin AKP anayasacılığına ilk büyük katkısı: 2002 değişiklikleri

Unutulmaya yüz tutmuş, 2002 anayasa değişikliği üzerine…

Osmanlı-Türk anayasacılığı, her ne kadar düz bir çizgi izlemese ve sık aralıklarla ‘darbeye’ maruz kalsa da Tanzimat’tan bu yana genellikle ‘Batı sistemlerini’ takip etti. 1982 Anayasası’nın ilk hali söz konusu tarihte bir kesintiydi. Buna mukabil 1982 Anayasası döneminde ‘2007 yılına dek’ gerçekleşen değişikliklerin hemen tümü, başta 2001 değişiklikleri olmak üzere, öncelikle AB üyeliği hedefi doğrultusunda yapıldı. Anayasacılığımızda bir dönüm noktası olduğunu savunduğum 2007 yılı ve sonrasındaki değişiklikler ise bir ‘parti’ ve ‘kişinin’ istekleri/siyasi çıkarlarını gözetti.

2007’de, Baykal CHP’si ‘367 kararı’nın müsebbibi olmuş, ardından erken seçim kararı alınmış ve AKP oylarını artırıp (barajı aşan MHP’nin de desteğiyle) istediğini cumhurbaşkanı seçtirebilmesi bir yana, Erbakan’ın (genel olarak Türkiye sağının) hayali olan ‘cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini’ öngören anayasa değişikliğini yaşama geçirebilmişti. 367 kararının, Baykal CHP’sinin anayasacılığımıza verdiği diğer büyük zarar ve 2007 sonrası AKP anayasacılığına azımsanmayacak katkı olduğu kanısındayım.

Bu yazının konusu 2002 anayasa değişikliği. 2002 değişikliğinin birkaç anlamı var: Öncelikle, bir kişi için yapıldı. İkincisi, ‘AKP anayasacılığı’ olarak adlandırdığım 2007 yılı ve sonrası için çok güçlü ipuçları barındırıyordu. AKP, bazı önemli siyasi hedeflerine, uzlaşmacı bir görünüm ile ulaşabileceğini gördü 2002’de. Son değişiklikler (2017) ise, AKP’nin artık bu ‘görüntüye’ dahi gereksinim duymadığı bir aşamanın ürünü.

Ne oldu 2002’de?

AKP yüzde 34 küsur oy oranıyla tek başına iktidara geldi. Bunun nedeni, DYP, MHP, DEHAP ve ‘sürpriz’ (!) Genç Parti gibi partilerin yüzde 10 barajını geçememesiydi. CHP ikinci parti olarak yer aldı parlamentoda. Dolayısıyla AKP’nin tek başına iktidar oluşunun temel nedeni, seçim barajı nedeniyle geçerli oyların yaklaşık yüzde 44’ünün çöpe gitmesiydi! Görüldüğü üzere, ‘milli irade’ romantizmine gerek yok. Bir kez daha: Oyların yaklaşık yarısı çöpe gitmişti.

AKP iktidara gelmiş ve Abdullah Gül başbakan olmuştu olmasına da, partinin ve hareketin gerçek lideri milletvekili seçilmemişti. Recep Tayyip Erdoğan, malum şiir ve sonrasındaki yargılama ardından aldığı ceza nedeniyle parti kurucusu olamadığı gibi, milletvekili adayı da olamamıştı. Anayasa’nın ‘Milletvekili seçilme yeterliliği’ başlıklı 76’ncı maddesinde yer alan ve milletvekili seçilmeyi engelleyen ‘ideolojik veya anarşik eylemlere’ ibaresi, buna engeldi. Erdoğan’ın milletvekili seçilebilmesi için değiştirilmesi ve yerine ‘terör eylemlerine’ ibaresinin eklenmesi gerekiyordu. Ancak bu yolla, mahkum olduğu ‘fiil’ seçilmek için ‘engel’ olmaktan çıkabilirdi. 

AKP tek başına iktidar olsa da, anayasayı tek başına değiştirecek sandalye sayısına sahip değildi. İmdâdına Deniz Baykal CHP’si yetişti!

Öncelikle şunu söylemek isterim: Bir siyasi hareketin liderinin, okuduğu şiirden aldığı ceza nedeniyle ‘kurumsal’ siyasetten men edilmesi, partisinin başına geçememesi, milletvekili olamaması vs. makul, kabul edilebilir bir durum değildi. Hem o gün, hem bugün. Eğer sıradan bir demokrasiden ve temel haklar rejiminden söz edilecekse, o haklar herkes için savunulduğunda anlamlıdır. AKP’nin, sonrasında siyasi rakiplerini nasıl tasfiye ettiği ya da etmeye çalıştığı, anayasadaki (ve yasalardaki) bazı 12 Eylül yasaklarını kaldırmaması bir yana yıllardır tepe tepe kullanması ve halihazırdaki tutumu, bu satırların yazarı ya da benzer yönde düşünenleri değil, onları ilgilendiriyor. Bir iktidar yandaşı gibi davranmak istesem, dün ‘A’ dediğime bugün aynı hararetle ‘B’ diyebilirdim, ancak hayat kısa, insan böyle işlere özenmemeli. Erdoğan’ın partisinin başına geçmesi, zaten ‘olması gereken’ idi.

Ancak ‘anormal’ durumun sorumlusu, Anayasa’nın o güne dek değiştirilmeyen ilgili maddesiydi ve ‘anormal’ açmaz, yine ‘anormal’ ve ‘olması gereken’ anayasacılığa aykırı, anayasayı değersizleştiren bir yöntemle çözüldü. Kapsamlı ve diğer yasakları da kaldıran bir değişikliktense, Anayasa’nın ‘üç’ maddesiyle, yalnızca bir kişi milletvekili ve başbakan olabilsin diye oynandı. Sorun buydu. Deniz Baykal CHP’si, böyle bir ‘anormalliğe’ destek verdi. Tahmin ediyorum 2007’deki hırçınlığının nedeni de, beklediği ‘adaylık’ ödülünü alamamasıydı.

7 Aralık 2002 tarihli 4777 sayılı yasa ile yapılan değişikliklerden biri, yukarıda söylediğim gibi, seçilmeye engel fiillerden birinin değiştirilip ‘ideolojik veya anarşik’ eylemlerin, ‘terör eylemi’ yapılmasıydı. Erdoğan böylece ‘artık seçilebilir’ hale geliyordu.

İyi güzel de, nasıl seçilecek, seçim yeni yapılmış ve muhtemel ‘ara seçime‘ çok zaman var. İşte ikinci değişiklik bununla ilgiliydi. ‘Seçimlerin geriye bırakılması ve ara seçimler’ başlıklı 78’inci maddeye bir ‘beşinci fıkra’ eklendi: “… bir ilin veya seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden doksan günden sonraki ilk pazar günü ara seçim yapılır… ”

Üçüncü değişiklik ise ilk ikisinin ‘ilk ara seçimde’ uygulanabilmesine ilişkin bir geçici maddeye ilişkin.

Demek ki ‘ara seçim’ yapılması için, bir ilin ya da seçim çevresinin TBMM’de hiç vekilinin kalmaması gerekiyordu. İşte tam bu değişiklik öncesinde, illerin birinde seçim iptal ediliverdi! Üstelik Emine Erdoğan’ın memleketi Siirt’te. Mutlu ‘anayasal’ tesadüfler üst üste geldi, anlayacağınız. Kasım başında Baykal, Erdoğan’ı ziyaret edip siyaset yasağını doğru bulmadığını iletmişti; YSK 4 Aralık’ta ‘Doğanköy’de tespit ettiği usulsüzlük nedeniyle Siirt seçimlerinin tekrarlanmasına karar verdi; bunun üzerine AKP anayasa değişikliğine ilişkin önerisini TBMM’ye sundu ve öneri 13 Aralık’ta kabul edildi.

Ahmet Necdet Sezer, değişikliği TBMM’ye bir kez daha gözden geçirilmesi talebiyle ‘geri gönderdi’; CHP meclis grubu desteğini sürdürme kararı aldı; öneri 26 Aralık 2002’de aynen kabul edildi ve Sezer tarafından imzalandı. Değişikliklerin her oylamada 440 üzerinde oyla, halkoylamasına gerek kalmayacak oranla kabul edilmesi, Baykal CHP’sinin desteğiyle mümkün olabildi. Siirt seçimi 9 Mart 2003’te yapıldı, AKP’li bir vekil adaylıktan çekildi (Mervan Gül) ve Erdoğan milletvekili oldu.

AKP anayasacılığı ve 2010’lara dek sürdürdüğü ‘muhalifleri ikna söylemi’ bakımından çarpıcı olan, Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun TBMM’deki konuşmalarındaki ifadeleri. Herkes o maddelerin neden değiştiğini biliyorken, ısrarla ‘bir kişi için’ yapılmadığını yineliyordu.

13 Aralık’taki ilk kabul ardından söz alan Kuzu (13 Aralık 2002, B.10, O.1), Baykal’a övgülerle, şunları söylemiştir:

“Sayın başkan, Sayın Genel Başkanım Baykal… herkesi saygıyla selamlıyorum… Benim, tabiî, asıl, özellikle memnun olduğum husus, buradaki uyumun devam etmiş olmasıdır. Özellikle Anayasa değişikliği bakımından bu uyumun devam etmesinden yana olduğumu, özellikle çok özlediğimi ve hasretle bu işi beklediğimi burada belirtmek isterim. Genel Başkanım Sayın Baykal’a da ayrıca teşekkür ediyorum; sağ olsun, var olsun; hakikaten büyük destek verdiler. Bu kadar yüksek rakam çıkması, beni ayrıca çok sevindirdi. (Alkışlar)…”

Ardından Salih Kapusuz, devam eder:

“…bugün önemli bir adım attık, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak, sayı olarak az olsa bile çok önemli bir düzenlemeyi gerçekleştirmiş olduk. Bunun hazırlanmasında emeği geçen, başta muhalefet partisi değerli yöneticileri ile milletvekillerine ve tüm milletvekillerine, katkısı olan herkese teşekkür ediyorum. Aslolan, milletimiz için, ülkemiz için uzlaşma anlayışına dayalı olarak bu çalışmaları birlikte yürütmektir. Biz bu konuda her türlü birlikteliğin devamından yana olduğumuzu ifade ediyor, teşekkürlerimi arz ediyorum efendim. (Alkışlar)”

Değişikliğin ikinci kez kabul edildiği 26 Aralık 2002 (B.16, O.3) günü, Burhan Kuzu daha da duygusal bir konuşma yapmıştır:

“Sayın başkan, değerli milletvekilleri; bu saatten sonra uzun konuşacak durumda değiliz. Herkese teşekkür ediyorum. Hakikaten, iki maddelik de olsa, Türk demokrasisinin önünü açacak olan bu kısa pakete tam destek verdi gerek iktidar ve gerek muhalefet partilerimiz. Özellikle muhalefet partimize teşekkür ediyorum; sağ olsunlar, sonuna kadar, hakikaten verdikleri sözün arkasında durdular, son gelişmelerden de etkilenmediler. Esasen, bunu samimî olarak söylüyorum; bu işlemin kişisel hiçbir tarafı yok, 3 bin 700 insan bundan istifade edecek.

Kaldı ki, kalıcı bir işlem. Bu, anayasa hukukçusu olarak yaptığım bir tahlil, samimî bir tahlilim. Kişisel işlemler prensip olarak yapılmaz hukukta; ama, bazı hallerde o bile mümkündür; ama, bu işlemde onun olmadığını çok net olarak söyleyebilirim. İnşallah, daha sonraki büyük paketlerde, yine, elbirliği, işbirliği içerisinde, demokrasinin önünü açmak durumunda kalacağımızı bildiriyorum ve muhalefet partimizin desteğini, bundan sonra, inşallah, candan yine bekliyoruz. Zaten, uzlaşma komisyonu kurulacak bundan sonra. Herhalde, daha geniş paketlerle buraya geleceğiz, size arz edeceğiz. O gibi durumlarda da desteğinizi bekliyoruz…”

Muhterem okur, eleştiri her zaman, herkes için gerekli ve yararlı bir yol, yordam, araç. Buna mukabil, bugün Kılıçdaroğlu CHP’sini eleştirenler içinde ‘ulusalcı’ kanadı temsil edenlerin özlem duyduğu Baykal CHP’si, öyle pek hasreti çekilecek bir parti değildi. Karşı çıkıp çokça eleştirdiğim 2010 değişikliklerine ve ‘yetmez ama evet’ kampanyasına uyanlara, ‘aralarında hiçbir ayrım gözetmeksizin,’ akıl fikir sınırlarını çok aşan bir düşmanlık besleyen kesime kötü bir haber olacak belki, ancak hatırlatmakta yarar olabilir: Anayasa tarihimiz 2010’da başlamadı.

Okuduğunuz, salt bir Deniz Baykal yazısı olmadığı için verdiği muhtelif zararları hatırlatıp uzatmak istemiyorum. Yine de, Ali Duran Topuz’un zamanında (2015) kendi sayfasında yayınladığı ‘Yalnız ve kullanışlı dahi: Baykal’ makalesinden bir cümleyle bitirmek isterim: “Tek kişilik mücadelesinin birincisi olarak vardı hep; aynı zamanda sonuncu olduğunu da görmesi gerekmedi. Böylece hep kaybettiğini hiç anlamadı.”

Okuma önerisi: Zülfü Livaneli’nin 2007’de konuya ilişkin kaleme aldığı yazının ana kaynağını bulamadım. Artı Gerçek’te yayınlanan halini buraya bırakıyorum.