• 8.08.2021 07:20
  • (122)

Deneyimlediğimiz insanî ve doğal felaketler ile nefes almayı zorlaştıran siyasal koşulların hangileri tümüyle iktidarın eseri, hangileri kapkaççı kapitalizminin meyvesi, hangileri ‘tarihsel çizgiden sapma’ anlamına geliyor ya da ortada sapılabilecek düz bir tarihsel çizgi var mı, hangileri iktidar ideolojisinin kaçınılmaz marifeti… AKP sonrası, sosyal bilim camiasında ‘süreklilik miydi, kopuş mu’ konulu epeyce makale yayınlanır tahmin ediyorum!

Örneğin, devletin laik/seküler niteliğinde büyük gedikler açtı AKP ve hiç olmazsa kısa vadeli geleceğin siyasetinin sınırlarını da çizdi. Bir süre daha, yönetmek isteyenler, aslında olmasalar da dindar görünmek zorunda kalacak ve ‘ilk seçimde’ olası bir iktidar değişikliği, ülkedeki ilahiyat fakültesi sayısının hukuk fakültesi sayısından çok olduğu gerçeğini de, halihazırdaki pek çok kamu kurumunun muhtelif tarikat mensuplarının mücadele alanı olduğu gerçeğini de değiştirmiyor.

Buna mukabil, laikliğin böyle yok sayılabilmesi AKP öncesi yıllarda olup bitenden bağımsız değil. Bunlar dini duyguları kullanıyor kullanmasına da, diyelim Kenan Evrenli yıllar da pek laik sayılmazdı, istismarın yolu yordamı farklıydı. Özal, Demirel vs. başka âlem. Ayrıca laik olduğu iddiasındakilerin laiklik yorumu da fazlaca bize özgüydü. O kavgaların ve öngörüsüzlüğün sonu bu oldu, siyasal İslamcılığın en müteahhit versiyonunu, bilinçli ve kendi açılarından tutarlı bir siyasetin sonunda ülkeyi buraya getirdi.

Ancak, örneğin ‘bürokrasinin’ harap hali konusunda iktidarın sorumluluğu ve verdiği yeni biçim çok daha belirgin. Modern devletin iskeleti olan bürokrasiyi büyük beceriyle hallettiler! Türkiye sağının tarihsel bürokrasi antipatisini uç noktaya taşıyarak. (Özellikle Ahmet Kabaklı’nın bürokrasi değerlendirmesi bu bağlamda çok önemli, başka yazıların konusu olsun.) 

Buna karşın, o bürokrasideki nitelikli tabaka toptan buharlaşmadığı gibi, on yıllar boyu oluşan bazı alışkanlıklar da bir günde sona ermiyor haliyle. Gelin görün ki, bir tarihsel sapma olarak değerlendirilebilecek yeni hükümet biçimi o kadroları da işlevsiz hale getirdi. Yalnızca yandaş atamaların yoğunluğundan, bir kişinin üç beş yerden maaş alışından söz etmiyorum. Buna, görgüsüzlerin küp doldurma telaşı der, geçersiniz. Oysa neredeyse bir parti-devlet ile yüz yüzeyiz ve âdetten olduğu üzere “Hükümet ayrı devlet ayrı” ezberini yineleyenler, mezarlıkta ıslık çalanları andırıyor.

2017’deki hükümet sistemi değişikliği, ülkelerin yalnızca kâğıt üzerindeki sözcüklerle yönetildiğini varsaydı. Oysa yönetmek ‘mevzuatla’ sınırlı bir faaliyet değil. Yeni sistemin anormalliği ve kim seçilirse seçilsin ‘yönetilemezlik’ dışında bir şey vadetmediği gerçekleri bir yana; parlamenter sistemin terk edilmesi, yüz yıl boyunca o sisteme göre oluşmuş müzakere geleneğinin ve ayrıca bürokratik alışkanlıkların terk edilmesi anlamına geliyordu. 

Buna ‘terk etmek’ yerine, ayrılığın ilan edilmesi demek, daha doğru olur belki. Çünkü 2017 değişikliğinin kabul edildiği gün değil, yıllar içinde yavaş yavaş gerçekleşti bu ayrılık ya da dönüşüm. Örneğin benim açımdan en çarpıcı olan, 1879’da kurulmuş ve bürokrasinin en prestijli kurumu olan Maliye Teftiş Kurulu’nun, 2011’de bir KHK ile kapatılmasıydı. Bir gecede. Akıl almaz bir işti. Henüz AKP hacetinde boncuk arandığı yıllar olduğu için doğru dürüst gündem bile olamadı. Daha dün okudum (Medyascope), ormanlarla ilgili kanun hükümleri 2003-2020 arasında 27 kez değiştirilmiş! Ha keza ihale kanunu değişikliklerinde alfabede harf, Çiğdem Toker’in kaleminde mürekkep kalmadı.

Ya da şu Büyükşehir Yasası’na bakalım. Kasım 2012’de kabul edildiği günden bugüne aklı başında uzmanlar sakıncalarını anlatılıyor. Sesleri elbette duyulmadı. Yasa değişikliği ile yaratılan vahim, merkeziyetçiliği güçlendiren ve içinden çıkılamaz yetki karmaşasına neden olan karman çorman idari yapı, örneğin bugün orman yangınlarına müdahaledeki karmaşanın nedenlerinden biri.

Bürokrasi, bile isteye altüst edildi yıllar içinde. Sayısız örneği alt alta yazmak mümkün. 2017 anayasa değişikliği ise bu altüst oluşa tüy dikti. Şahı, şahbaz yaptılar büyük şamata ve hevesle, şimdi o şahbazı ne yapacaklarının tasasındalar. Hâlihazırdaki yönetim biçimi ve yönetenlerin ideolojisi, yıllar içinde canına okunan bürokratik geleneklerin yokluğuyla birleşince, ortaya herkesin bir kişinin iki dudağına baktığı absürt bir idare usulü çıktı. Artık hiçbir idarecinin ‘istifa’ dahi edemeyip ancak ‘affedilmeyi dileyebilmesi’, yönetimin niteliğinin en çarpıcı göstergesi. Resmi Gazete’de yayınlanan o tek paragraflık istifa-görevlendirmelerden son derece memnunum doğrusu. İki gerekçeyle: Siyasal İslamcıların şu hallerini, koca koca adamların kendilerini bir ‘insan’ karşısında böylesine silikleştirmesini büyük zevkle seyrediyorum, zira hak ettikleri muamele budur. İkincisi, ‘rejimin’ neye benzediği ancak bu kadar doğru biçimde ‘kayda’ geçirilebilir!

Dün Resmi Gazete’de yayınlanan ve Milli Eğitim bakanını değiştiren atama kararında, ‘görevden affını isteyen’ ve ‘görevden af talebi kabul edilen’ ifadeleri yer alıyor. Bir atama kararında ‘istifa’ yerine ‘affını isteyen’ sözünün yer almasıyla, örneğin, ‘tatsız günler geçirdiği için biraz kafa dinlemek isteyen’ ifadesi arasında pek bir nitelik farkı yok. Resmi Gazete, Resmi Gazete olalı!

Yazının başına döneyim… 

“Kim bunca yıl tek başına yönetseydi…” benzeri varsayımlarla başlayacak cümleler üzerine hangi yorum(lar) yapılırsa yapılsın, ülkeyi yirmi yıldır aynı iktidarın/zihniyetin yönettiği ve Türkiye’nin ‘bu halde’ olduğu somut gerçeği değişmeyecek. Her şey bir yana, yalnızca şu son iki haftada tanık olduklarımız dahi yönetim ve sistemin kumaşını gösteriyor. 

Türkiye’nin hali, teşbihte hata olmaz, Thomas Hobbes’un (1588-1679) betimlediği ‘doğa durumu’ betimlemesini hatırlatıyor insana. Sokakta tartaklananlar, saldırıya uğrayan Halk TV yayını, yolu kesip kimlik soran ahali, plakasını beğenmedikleri aracın sürücüsünü linç etmeye kalkan yerel kalabalıklar, her gün öldürülen kadınlar, dehşet verici ‘cezasızlık’ eğiliminin neredeyse genel kural haline gelişi… Eğer muhalifseniz başınıza her şey gelebilir ve başınıza her şey getirebilecek sürüler, bunun farkında.

Tabii bu ‘doğa durumu’ görüntüsü, çözülme ve dirayetsizlikten mi, yoksa ‘doğa durumu’ haline, sonrasındaki ‘sözleşmeyi’ kabul ettirebilmek için izin mi veriyorlar, tartışılır. Bana kalırsa ‘hem o hem o’, ancak ilki daha belirgin.

Bir de öyle sorunlar var ki, nitelikleri gereği bir parti ya da partilerin yönetim anlayışına indirgemek kolay değil. İklim krizi gibi. AKP’nin konuya yaklaşımını, ülke sınırları içinde mümkün-gerekli olan tedbirleri almaktaki zafiyetini, imar siyasetini, rant ve beton sevdasını, müteahhit aşkını bilmeyen yok. Her şey bir yana, bir yangın söndürme uçağımızın olmayışı örneğin, kuşkusuz iktidarın mucizelerinden.

Eğer parlamenter sistemle de yönetilseydik iklim krizini yaşayacaktık, doğal olarak. Buna mukabil hükümet sistemi ya da o sistemin demokratik olup olmayışı, iklim felaketinin ‘yerel’ sonuçları  bakımından önemli hale geliyor. “Neden uçak yok” sorusunu yöneltenlere, “Var da siz görmüyorsunuz” yanıtını veren idareyle karşılaşınca.

Sonuç olarak, herhangi bir hükümet biçimi ya da iktidarla ‘doğrudan’ ilgisi olmayan bir büyük felaketle karşı karşıyayız ve dünya çapında önlemler alınmadığında giderek kötüleşecek bir durumdan söz ediyoruz. İktidara yönelik haklı eleştiriler, yaşadığımızın adını doğru koymamıza engel olmamalı. Açgözlü kapitalistlerin ve sürekli büyüme sevdasının cezasını çekiyor yerküre. Biz o cezayı AKP iktidarında ödüyoruz ne yazık ki, nasıl büyük günahların kefareti Allah bilir!

Yurttaş kesimleri içinde, yangınların ‘kesinlikle’ Kürtler, ‘yakın ihtimal’ Bill Gates, muhtemelen ‘küresel baronlar’ marifetiyle çıkarıldığını düşünenler olduğu gibi; kimi yandaşların olup biteni ‘iktidara’ karşı bir komplo saydığı da malum. Tababetin konusu olan bu acayiplikler de deneyimlediğimiz felaketin adını değiştirmiyor ve zırvayla mücadelenin yolu, doğru bilgilendirme, siyasetin açık ve kamusal hale gelmesi.

İktidar ve halesinin durumu ortadayken, o cenaha söyleyecek, eleştirecek, konuşacak bir şey kalmadı. Muhalifi düşman görüp sabah akşam hakaret edenle iletişim kurmak mümkün olmadığı gibi, çaba harcamanın da anlamı yok. Kimse anasının karnından, kareli ceketli kibirli bıyıklılar kendisine sövsün diye çıkmadı. Çoğu zaman anlatmakta zorluk çekilse de, muhalif yazarların iktidar yerine muhalefeti eleştirilmesinin temel nedeni bu. Halka asıl ses vermesi gerekenler ve bir şeyleri dönüştürme ihtimali olanlar, muhalefet partileri, sivil toplum, tüm muhalif yayın organları, yazar çizer vs. Elden geldiğince, her kanaldan. Bakın Gazete Duvar yazarı Önder Algedik, TBMM üyelerini harekete geçirmek, Meclis’in toplanmasını sağlamak için uğraşıyor, yurttaşlık örneği veriyor. Her eylemin, çabanın değerini bilmek gerek.

Yurttaş sorumluluğunun gereği olan bireysel çabalar bir yana; örneğin Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan’ın, yanan ormanlık alanlara proje çizen meslektaşlarını meslekten men etmek için ellerinden geleni yapacaklarını dile getirmesi anlamlı bir tavır. Yine, TEMA Vakfı’nın Cengiz Holding’in fidan bağışını kabul etmemesi güzel haber. Birkaç hafta önce İYİP’in iklim sorununa ilişkin ‘siyasetini’ açıklaması da iyi oldu. Bunu her partiden beklemeliyiz.

Dünya üzerindeki yerimizi, doğanın kırılganlığını, tüm canlıların yaşamının risk altında bulunduğunu bıktırana dek tekrarlamalıyız. Amatör köşeci sıfatıyla, bundan böyle yazılarımda iklim kriziyle ilgili kısa ‘notlar’ düşmeye çalışacağım. Çoğu yazının sonunda, tek satır bile olsa iklimle ilgili bir cümle olsun istiyorum. Bir kişi, iki kişi, önemli değil; olabildiğince çok insanın dikkatini çekmek gerekiyor. Hava, su ve toprak tükeniyor, hayat da bizim hayatımız…

İklim notu: Uzun süre aynı kitaptan alıntılar yapacağım. Fırsatınız varsa edinmenizi rica ediyorum. Ömer Madra ve Ümit Şahin’in radyo programlarından oluşan kitabın adı ‘Açık Yeşil’. (2019, Can Sanat Yayınları) Alıntı: 2014 yılında New York’taki 400 bin kişilik iklim yürüyüşünde, ilkokul çağındaki çocuklar da var ve okul gazeteleri için söyleşi yaparken, dokuz-on yaşındaki bir çocuğa “Siz neden buradasınız” diye soruyorlar. Yanıt şöyle: “Buradayım, yürüyüşe geldim, çünkü iklim değişikliğini durdurmazsanız, ben büyüdüğümde öleceğim.” (s.23) Ne kadar da yalın.    

Yazı önerisi: Ohannes Kılıçdağı’nın, ırkçılığın tekil bir konu olmadığına ilişkin şu çok doğru yazısını okumanızı öneririm.