• 24.08.2021 06:58
  • (156)

1950’lerden bugüne, halk ve onun çıkarlarıyla pek ilgisi olmayan ‘milli irade’ söyleminin kofluğunun, niyetinin, kumaşının ve hak ettiğinin bir resmini yapmak gerekse; herhalde hiçbir sanatçı Yassıada’nın yeni hali kadar başarılı bir desen hayal etmezdi. Bir yurttaş olarak, Ada’yı bu hale getirip üzerine o oteli kondurmayı akıl eden herkese içtenlikle teşekkür ederim. Tarihe olağanüstü çarpıcı bir sembol daha bıraktıkları için. 

Evet, ‘milli irade’ söyleminin milletle/halka pek ilgisi yok. DP (Demokrat Parti)’nin 1924 Anayasası’ndaki ‘egemenlik’ tanımına ilişkin çarpık yorumu nedeniyle çıkan kavgadan türemişti. O gün bugündür, sırtını irili ufaklı sermayeye dayamış Türkiye sağı tarafından tepe tepe kullanıldı ve milli irade söylemini ‘hak ettiği’ yere AKP taşıdı. Yassıada’nın yeni halinin fotoğrafı, o hak edilmiş yerin çarpıcı bir betimlemesi

1924 Anayasası, yapıldığı koşullar bakımından anlaşılabilir gerekçelerle ‘meclis hükümeti’ ve ‘parlamenter sistem’ niteliklerini birlikte barındırıyordu. Parlamenter sistemin ana ilkeleri ve işleyişi kabul edilmiş olsa da, özellikle ‘egemenlik’ tanımı savaş yıllarının temsil düşüncesi ve 1921’in ‘meclis hükümeti’ tercihinden mirastı. ‘Egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete’ verildiği üçüncü maddenin adından; ‘Meclis’in egemenliğin tek ve gerçek temsilcisi olduğu, egemenliği millet adına yalnızca parlamentonun kullanabileceği’ hükme bağlanıyordu.

DP’nin muhalefeti meclisten neredeyse tümüyle tasfiye ettiği 1954 seçimlerinin ardından, DP’liler muhalefete yönelik baskıyı giderek artırıp Anayasa’daki ‘egemenlik’ ilkesini, ‘sandalyelerin çoğunluğunu ele geçiren partinin mutlak hâkimiyeti’ biçiminde yorumlamıştı: “Eğer egemenlik kayıtsız ve şartsız milletin ise, eğer o millet oy verip temsilcilerini seçiyorsa, eğer o temsilcilerin bir partiye mensup olanları mecliste çoğunluğu elde etmişse; demek ki o meclis çoğunluğu hiçbir biçimde kayıt ve şart altına alınamaz.” Ezcümle, söz konusu çoğunluğu sınırlayacak bir başka güç yoktur. ‘Kanunla’ her şeyi yapmak mümkündür; oy vermeyen il ilçe yapılır, can sıkan il ikiye bölünür, sinir bozan öğretim üyeleri merkeze alınır, hazzedilmeyen yargı mensupları emekliye ayrılır, ceza ve basın kanunlarında işe gelen her değişiklik kolaylıkla yapılır vs.

DP’nin bu ‘egemenlik’ yorumu, diğer etmenlerin de etkisiyle ülkeyi büyük bir çıkmaza sürükledi ve burjuvazinin birbirine düşen iki kanadından biri, diğerinin temsilcisini askeri darbeyle devirdi. 

1961 Anayasası egemenlik tanımını değiştirip ‘parlamentoyu’ egemenliği kullanan organlardan ‘biri’ haline getirdi. (Hatta son derece lüzumsuz bir işe kalkışıp ikiye böldü.) Bir daha aynı şeyler yaşanmasın diye, ‘kanunla’ dahi nelerin yapılamayacağını, örneğin hak ve özgürlükler sınırlanırken onların ‘özüne’ dokunulamayacağını hükme bağladı. Bir de tabii, hâkim güvencesi için bir kurul, ayrıca özerk bazı organlar yaratırken ‘üniversite özerkliğini’ de anayasal güvence altına aldı. Bunlarla yetinmeyip memleketi AYM (Anayasa Mahkemesi) ile tanıştırdı.

27 Mayıs darbesi ardından gerçekleşen yargılamaların adı yargılamaydı, kendi değil. Sonunda üç siyasetçi, özellikle o aylarda çok etkili olan Silahlı Kuvvetler Birliği adlı ayrı bir cuntanın baskısıyla idam edildi. Bu utancın altından altmış yıldır kalkılabilmiş değil. Şimdi yeni halinin  fotoğraflarını gördüğümüz Yassıada, idamlara değil mahkeme sürecine şahitlik etti. 

O gün bugündür Türkiye sağı için ‘milli iradecilik,’ bu kavganın ya da bir başka değişle ‘rövanş isteğinin’ simgeleşmiş sloganıdır. 1961 Anayasası’nın ilk yıllarında ‘yeni kurumlara’ yönelik bir düşmanlık yoktu aslında ve 1965’te tek başına iktidar olan Demirel de işlerin iyi gittiği birkaç yılda uyumlu davranmıştı. Anayasa, atmosferin iktidar ve sermaye bakımından kötüye gitmeye başladığı 1960’ların sonuna doğru hedefe oturtuldu; bu anayasa ile ülkenin yönetilemeyeceği, özgürlüklerin bol geldiği, özerk kurumların ve AYM’nin ‘millet iradesine’ ortaklık ettiği görüşleri işitilmeye başlandı. Elbise 12 Mart’ta daraltıldı, 12 Eylül’de çöpe atıldı. 

Memleket sağ iktidarlarının özerk kurumlar ve AYM antipatisi o dönemden kalmadır ve söz konusu karşıtlığın temel nedeni, AYM’nin zaman zaman özgürlükleri daraltan/siyasete doğrudan müdahaleye heves eden kararları ya da bürokrasinin hantallığı vs. gibi niteliklerinden çok, denge-kontrol araçlarına yönelik ‘sağ’ tutumdur. 

Söz konusu tutumun en önemli ismi Celal Bayar’dı. İsmet Bozdağ’ın Celal Bayar’la söyleşisi ‘Başvekilim Adnan Menderes’ temel kaynaklardandır. Bayar bu söyleşide 1924 Anayasası’ndaki egemenlik ilkesinden ne anladığını da açıklar. Ona göre halk, egemenlik hakkını TBMM eliyle ‘kayıtsız ve şartsız’ kullanabilmelidir. Yorumunun doğal sonucu, TBMM’de bu yetkiyi ‘çoğunluktaki’ siyasi partinin kullanacak oluşuydu. Bayar’a göre ‘yeni anayasal kurumlar’ milletin yanına getirilmiş yeni ‘ortaklardır’ ve ona göre bu durum, Osmanlı geleneğine (ordu-medrese denetimi) dönüşün işaretidir. 1961 ile ‘yumuşak bir halk hâkimiyeti’ ilkesi kabul edilmiştir.

Bülent Tanör, 1924 Anayasası’ndaki “Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir” ilkesinin Bayar tarafından her seferinde ‘kayıtsız şartsız millet hâkimiyeti’ olarak dillendirilmesinin küçük görünen, fakat anlamlı bir fark olduğu kanısındaydı. İlki, bir hanedana karşı egemenliğin yalnızca millete ait olduğunu söylerken; Bayar’ın nüanslı tanımı, yukarıda anlatmaya çalıştığım ‘çoğunlukçu’ egemenlik anlayışını yansıtıyordu. Çoğunlukçuluk, yani ‘çoğunluğu’ ele geçirenin ‘çoğulculuğu’ gözardı ederek yönetebileceği yönündeki değerlendirmenin, özerk kurumlardan ve anayasa yargısından hoşlanmamasında yadırganacak bir yan yok kuşkusuz.

1960’ların düşünce hayatında (büyük ölçüde sol içi tartışmalarda) ‘bürokrasi’ ve Osmanlı-Cumhuriyet geleneği çok konu edilir. Birkaç yazıda tüketilmesi mümkün olmayan konular. ‘Sağın’ milli irade ve bürokrasi yorumu ise, yukarıda da altını çizmeye çalıştığım gibi, bürokrasinin yalnızca bazı malum küflü niteliklerinden (ortalama yurttaşın zihnindeki ‘devlet dairesi’ imajı, diyelim buna) değil, büyük ölçüde ‘dizginsiz’ egemenlik isteğinden kaynaklandı. Ahmet Kabaklı’nın terminolojisiyle ‘millete vurulan pranga’ olan bürokrasi, sağcı liderlerce, büyük hayaller ve şimdilerde ‘cihan hâkimiyeti’ önündeki engellerdendi. 

Milli iradecilik, halka bu ‘engelleri’ hatırlatıp, cihan hâkimiyetinin önündeki bürokratik barikatı şikâyetin terimidir. AKP iktidarı Bayarcı milli irade olgusunu en uç noktaya taşıdı. Taşımak için gerekli güce sahip oldu, olabildi. Dizginleyici, denetleyici tüm kurumları ya yıktı ya da hâkimiyeti altına adlı. Tarihsel koşullar ve sermaye bileşenlerinin çıkarları uygun iklimi yarattı ve sonunda iktidar ‘kendisini’ milli irade olarak tanımlamaya başladı. Hal böyleyken, iktidara muhalif olanlar da milli irade düşmanı oluverdi. Son zamanlarda ‘seçim’ ile ilgili değerlendirmeleri, tercih ettikleri kavramlar, seçim talep etmeyi neredeyse ihanet gibi algılamaya başlamaları varılan aşamanın düzeyini gösteriyor. 

İktidarın geldiği yer ve söyleminin yanında, Demirel ve Özal gibi liderler artık ne yazık ki demokrat kabul ediliyor ve özlemle anılıyorlar. ‘Milli iradenin’ temsil edildiği parlamentoda üç genç devrimcinin idam kararını gülümseyerek ve ısrarla onaylatan Demirel ile 1987’de yasaklı siyasetçiler dönemesin diye anayasaya aykırı anayasa değişikliği yapıp halkoylamasında ‘hayır’ çıkması için canhıraş çaba harcayan Özal.

İlk günden itibaren milletin/halkın çıkarlarıyla ilgisi olmayan ‘milli irade’ söyleminin anayasal düzenimizde vücut bulduğu yer ise ‘yüzde 10’ seçim barajıdır. 12 Eylül faşizminin alametlerinden olan baraj yaklaşık kırk yıldır düşürülmedi. Şu sıralar gündemde oluşunun nedeninin halk çıkarı ve demokrasi olduğunu düşünen yoktur tahmin ediyorum.

Yüzde 10 barajının keyfini ilk çıkaran Özal’ın ANAP’ı oldu; ikincisi, onun milli iradeciliğini devralıp ‘ileri demokrasiyle’ taçlandıran AKP. AKP’nin 2002’de tek başına iktidar olabilmesinin nedeni, geçerli oyların yaklaşık yarısının baraj altında kalışıydı ki ‘milli iradeciğin’ gerçek niteliğini göstermesi açısından çok iyi bir örnektir. Evet, milyonlarca oy çöpe gitmişti 2002’de. Hukuk düzleminde milli iradeciğin anlam ve değerini merak ediyorsanız, bazı seçim sonuçlarını önünüze koyar ve o seçimde yüzde 10 yerine, diyelim yüzde 5 seçim barajı olsaydı sonucun ne olabileceğini hesaplayabilirsiniz!

Muhterem okur, Türkiye sağının (sol, 70 yıllık çok partili yaşamda üç-beş yıl iktidar olabildiği için onun milli irade yorumunu öğrenme fırsatı olmadı!) milli iradeciliği, çok partili yaşam boyunca biz ölümlülerin çıkarına, daha iyi ve insanca bir yaşama, eşitliğe, halkın refahına hizmet etmedi. ‘Milli irade’, 1960’lardan bugüne yönetenlerin ‘denge ve kontrol mekanizmalarından’ ve ‘özerk kurumlardan’ kurtulma isteğinin sloganıydı. Halkın çoğunluğunun taleplerine uygun, buna mukabil azınlığı ezmeden siyaset yapmak değil; ele geçirilen meclis çoğunluklarının dilediği gibi davranabilmesi anlaşıldı, milli iradeden. 

Bu satırlar yazılırken yayınlanan bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (no.82) ile DDK (Devlet Denetleme Kurulu)’nin sivil toplum üzerindeki denetim yetkisinin kapsamı genişletildi. (Resmi Gazete 20.08.2021-31574) Ne güzel ve anlamlı bir tesadüf. Peki, dün Boğaziçi’ne yapılan atamaya ne dersiniz? Öğretim üyelerinin istediği ve önerdiği ’17’ profesörden biri değil, yüzde 95’inin istemediği isim rektör olarak atandı. 17 kişi mülakata dahi davet edilmedi. ‘Milli iradeci’ ideolojinin, halk talebi ve iradesini zerrece umursamadığının görkemli bir örneği daha. İptal edilen İstanbul seçimini hatırlatma gereği dahi duymuyorum.

Sonuç olarak, 27 Mayıs darbesinden sonra yargılananların hazin ve aklı başında insanlarca mahcubiyetle hatırlanan anılarının mekânı olan Yassıada’ya yapılanlar, Ada’nın betona dönüşmesi, oraya dikilen otel ve otel reklamı, Türkiye sağının milli iradeciliğinin gerçek niteliğini sergilemesi bakımından çok doğru bir iş olmuş. Ne yapılsa ne edilse böyle güzel resmedilemezdi bu konu. Emeği geçen herkesi kutlamak gerek.

İklim notu: 2021’in en büyük çevre sorunlarını fotoğraflarla anlatan şu sayfada (earth.org), iki dakika zaman geçirmenizi öneririm.