• 6.09.2021 06:57

Kadın milli voleybol takımının, yıllardır katıldığı turnuvaların ardından bu Avrupa Şampiyonası’nda da başarılı olup bronz madalya alışı; kendi küçük ve kupkuru dünyalarına yabancı her şeyden ölesiye nefret eden patolojik yobaz azınlık dışındaki herkesi çok mutlu etti.

Son maçı kaybetmiş olsalardı aynı alkışı alacak, buruk da olsa yine gülümseyecek ve birbirlerine sarılıp seyirciyi selamlayacaklardı. Ne kadar sıradan, ne kadar olağan, ne kadar normal, ne kadar barışçıl, ne kadar insanî davranışlar bunlar ve artık hakikaten bıkkınlık veren ülke koşullarında ‘olağanlığa’ öylesine hasretiz ki, kadın sporcuların fotoğrafını her gördüğümüzde aynı tebessüm beliriyor yüzümüzde.

İyi değiliz biz ve yaşadığımız süreçte iyi olmak mümkün değil. Türkiye, geçmiş on yıllar boyunca halkına huzur verenlerce yönetilmedi, buna mukabil hiçbir devirde böylesine bir acayiplikle de karşılaşmadı. Başka sözcük düşünemediğim için ‘acayiplik’ diyorum, zira işitmeye ve kullanamaya alışageldiğimiz evrensel kavramlar ile anlatması güç bir deneyim bu. Hukuk devleti zarar görüyor, anayasaya aykırı davranılıyor, yargı bağımsız değil, gibi genel geçer eleştiri cümleleri, yaşadığımızı betimlemekten uzak. Artık bir muhalif, “hukuk devleti zarar görüyor” dediğinde, “Marslılarla diplomatik ilişkilerimiz iyi değil ne yazık ki” denmiş etkisi yaratıyor bende.

İşte bu koşullar nedeniyle, şu yaşıma dek belki de ilk kez çevremde mutlu bir insan yok artık. Müteahhit, holding patronu, kamu kurumlarında danışman ya da ihaleci birileriyle pek yakınlığım olmadı, onlar herhalde mutludur, sırıtarak dolaşıyorlardır. Gülümsemenin ve eğlenmenin, herhangi bir şeye doyasıya ve birlikte sevinmenin bu ölçüde unutulduğu bir devir olmamıştır herhalde.

İsteseniz de mümkün değil zaten, sevdikleriniz ya işinden gücünden olmuş ya cezaevinde; daha iki gün önce Şırnak’ta yedi yaşında bir çocuk zırhlı araç altında kaldı ve bu kaçıncı; her Allah’ın günü 200’ün üzerinde insan ölüyor salgında, kötü yönetim bir yanda, aşı karşıtlığı çılgınlığı ve sorumsuzluğu diğer yanda; ülkede kimin başına ne geleceği belli değil; bolca kibirden biraz da çaresizlikten olsa gerek burnunu önünü göremeyen idareciler tarafından her gün aşağılanıyoruz, yalanlar boca ediliyor üzerimize, pervasızca küçük görüyorlar muhataplarını ve güç kaybettikçe hırçınlıkları artıyor; olağan, huzurlu, hırpalanmadığımız tek bir gün yaşamadık yıllardır. İnsanın böyle bir atmosferde moralini koruyabilmesi, geleceğinden endişe duymaması, sağlıklı düşünüp davranabilmesi olanak dışı.

Kadın voleybolcular, bedbinlik günlerinde moral verdi topluma. Görünen o ki, temsil ettikleri ‘değerler’ nedeniyle özellikle geniş muhalif kesimlerde büyük sevinç yarattılar. Biri Türkiye’nin laik modern yüzünü, diğeri Türk kadınının gücünü, beriki yalnızca başarılı sporcuları, bir başkası neşeli gençleri gördü onlarda. Yaptıkları iş, onu yapma şekli ve başarıları nedeniyle, dehşet verici bütçelerle istikrarlı başarısızlığın ve maçoluğun sembolü futbol camiasından farklı olarak, hâlihazırdaki idare yöntemi ve siyasal ideolojinin anti-tezini temsil ediyor gibiler.

Öylesine uluslararası ve öylesine iyiler ki, nicedir özlemle anılan bir ‘eski Türkiye’ değeri olan ‘liyakatın’ vücut bulmuş hali, her biri. Başardıkları, torpille, kayırmayla, ihaleyle, tehdit küfür kıyametle yapılamayacak bir iş. Birinin tanıdığını araya sokuşturup filenin önüne dikemezsiniz, ya da Kartal İmamhatip’ten yakınınızı takımın başına getiremezsiniz, çok sırıtır, olmaz.

Kadın voleybolcular, bu topluma inatla unutturulmaya çalışılan değerleri hatırlattı ve her şey bir yana, basitçe, yüzümüzü güldürdü. Çok güzel gülüyorlar, zıplıyorlar, sarılıyorlar, eğleniyorlar, kazansalar da kaybetseler de sonucu hazmedip tadını çıkarıyorlar. ‘Oh be’ hakikaten, böyle bir şeyler vardı zamanında, yine olur belki. Normal davranan, işini hakkıyla yapan, mütevazı, zarif, başarılı ve güleç insanlar. Normal davranamayan, işini lâyıkıyla yapma ihtimali olmayan, kibirli, kaba saba, niteliksiz ve nemrut kim var kim yok, çileden çıkarıyorlar haliyle. Var olsunlar.

Ferhan Şensoy programı: 1980’lerden bugüne bir tiyatrosever ve istikrarlı seyircisi olarak etkilendiğim Ferhan Şensoy’un ardından, Ünsal Ünlü’nün yaptığı ‘özel yayını’ buraya bırakıyorum.