• 27.09.2021 07:01
  • (298)

Kürt sorunu yoktur”, “Kürt sorunu vardır”, “Onun adı Kürt sorunu değil, terör sorunudur”, “Vardır ama az vardır”ifadelerinin uçuştuğu hâlihazırdaki koşullar son derece moral bozucu bulunabilir kuşkusuz. Bir ülkede yıllarca aynı şeylerin konuşulması, aynı tepkilerin verilmesi, aynı eziyetlerin çekilmesi, aynı ezberlerin yinelenmesinin bezdirici bir yanı var. Üstelik bunca yılın sonunda ve hemen her konuda, “Sorunları sorun etmezseniz ortada sorun kalmaz” denilen bir yere varılmışsa.

Ya da olup bitende bir umut görmeyi deneyebiliriz. Marx, ‘insanlığın kendi önüne ancak çözebileceği sorunları koyduğunu‘ söylemiş. Kürt sorunundan söz ediyorsak eğer, çözebileceğimiz mesafede olduğu içindir. Rahmetli Sadun Aren Hoca, “Bir delikanlı mahallede komşusunun kızına aşık olur, yabancı film yıldızına değil” esprisiyle açıklamıştı Marx’ın bu tespitini. Bir sorun varsa önümüzde, artık üzerine konuşacak ve çözecek araçlara sahip olduğumuz için vardır.

Şu aralar Türkiye’de Kürt sorunu olmadığını söyleyenlerin, bunu seçim kaygısıyla yaptığı malum. Aynı insanlar birkaç yıl önce “Kürt sorunu vardır” diyordu. Böyle bir açmazın olmadığını savunanların bir kısmı ise, sorunu ‘terör‘ sözcüğüyle çerçevelemekten yana.

Öncelikle sorunun adı ‘doğru‘ konulmalı. Yıllar önce, Süleyman Demirel cumhurbaşkanıyken bir cumartesi günü Cebeci kampüsüne gelmiş, sabahtan akşama süren akademik bir toplantıya katılmış; konuşanların bir kısmı ‘siyasi çözüm-askeri çözüm’ gibi ayrımlar yapınca, tarihçi hocamız Taner Timur, ‘askeri çözümün de bir siyasi tercih‘ olduğunu anlatmaya çalışmış, Demirel anlamazdan gelmişti. Haliyle, ‘terörle mücadele’ olarak adlandırılan önlemler bütünü de siyasal tercihlere göre değişkenlik gösterir ve siyasetten bağımsız bir askeri çözüm hiç kuşkusuz olanaksızdır. Kürt sorunu denildiğinde konuyu salt ‘terör‘ bağlamında ele almayı alışkanlık haline getirenler, elinde yalnızca çekiç olduğu için her gördüğünü çivi zannedenler.

Bazı somut gerçekleri bıkıp usanmadan tekrar etmek gerekiyor: Kürtler sorun çıkaran, kendilerini buna adamış yurttaş topluluğu değil. Kürtler, Kürt olmayanlardan mütemadiyen bir şey talep eden insanlar da değil. Bir Kürt’ün benden ya da bu satırları okuyan bir ‘Kürt olmayan’dan eşit yurttaşlık talep etmesi anlamsız, zira ben/bizler ‘bahşeden’ makamlar değiliz. Eğer sorun bir ‘eşit yurttaşlık’ sorunuysa -ki bence öyle- o eşit yurttaşlık ve ortak gelecek ancak ‘birlikte’ kurulabilir.

Bunun yolu, yurttaşların ‘diğeri’nin varlığını kabul etmesiyle mümkün. Eşit ilişki, birinin varlığı, tüm nitelikleri-farklılıklarıyla kabul edilirse mümkün. Asıl marifet, benzemezlerin bir arada ve birbirini boğazlamadan yaşayabileceği bir sistem kurabilmekte. ‘Sistem‘ sözcüğü teknik, hukuksal bir şeyler çağrıştırıyor. Oysa hukuk kuralları, hükümet biçimleri, yerel yönetim yapıları, yönetime katılım araçları, insansız ve tarihsiz bir düzlemin değil, en geniş anlamıyla siyasal düzenin tüm unsurlarının karmaşık birlikteliğinin sonucudur.

Anlaşmazlıkların tarihsel gerekçeleri göz önünde bulundurulmadığında, siyasal sorunların kökenine inilmeyip birtakım teknik düzenlemelerle can yakıcı açmazların çözülebileceği yanılgısına düşüldüğünde, gerektiğinde geçmişle yüzleşilmediğinde, hiçbir temel sorunun üstesinden gelinemiyor. Çözülemediği için sürekli anayasa, yeni anayasa, en yeni anayasa üzerine konuşuluyor, onlarca yıl, onlarca yıl. Tüm siyasal ve tarihsel sorunların, çoğu zaman biçare hukuk metinlerine havale edilmesi, bir yandan o siyasal sorunların kökündeki nedenlerinin gözardı edilmesine, diğer yandan hukuk tartışmasının yüzeyselleşmesine neden oldu, oluyor.

Kürt sorunu, İmparatorluk bakiyesinden doğan Cumhuriyet’in ‘tercihleriyle’ ilişkili bir sorun. Tek değil, buna mukabil çok önemli bir nedeni bu. Cumhuriyet ideolojisinin, (Sünni) Türk üzerine inşa edilmesi. O yıllarda söz konusu ‘kuruluş’ ilkelerinin hangisi zorunluluktu, hangisi tercihti tartışılır kuşkusuz. Çok dinli ve etnik kökenli bir imparatorluktan arta kalanlarla başka ne yapılabilirdi, tek kökene dayanan ‘ulus-devlet’ ideolojisi ve merkezden idareye dayalı ‘üniter devlet’ yerine farklı seçimler mümkün müydü; gerek bugünden gerekse o günden bakılarak başka başka yanıtlar verilebilir ve veriliyor da. Herhangi bir dönemin ancak kendi koşulları ile değerlendirilebileceği, ancak her bir tercihin yalnızca koşullarla açıklanamayacağı gerçeklerini kabul etmekte yarar olabilir.

Mesele şu ki, 1920’lere ve 1930’lara ilişkin hangi değerlendirmeler yapılırsa yapılsın, bugün artık 2021’de yaşadığımız ve Kürt yurttaşların bazı dertleri olduğu gerçeği değişmiyor. Kürtler de birörnek değil kuşkusuz. Köken, kimliğin yalnızca bir parçası. Kendi dil ve kültürüyle var olma, eşit yurttaşlık mücadelesi verenleri kastediyorum. Kökleri tarihte ve büyük acılar çekilmesine neden olmuş bir düğümün çözümünde, ‘Benim de Kürt arkadaşım var’, ‘Özal da Kürt’tü‘, ‘Kız alıp verdik, etle tırnak gibiyiz’ benzeri yaklaşımlar belli açılardan iyi niyet barındırıyor olsa da gerçeği kavramaktan uzak, yaşananın üzerini örtmeye yönelen tekrarlar. İstediğimiz kadar “Türklük ile yurttaşlık kastedilmiştir, bir etnik köken değil” diyelim, kendisini o yurttaş tanımı içinde görmeyen, ‘ulus’a dahil hissedemeyen çok insan olduğu gerçeği, orada öylece duruyor.

Çünkü, bence de kuruluş anayasasında (1924) ‘Türklük‘ sıfatı yurttaşlık bağını anlatmak için kullanılmış olsa da -örneğin herkesi kapsayan hak ve özgürlükler ‘Türklerin kamu hakları‘ başlığı altındaydı- çoğu zaman yurttaşlık bağını çok aşan biçimlerde dile gelmiştir; anayasa, yasalar ve uygulamada. Apaçık gerçeklerin inkarı için mahcup edici bir çaba harcamak gerekir. Uzatmayayım, anayasal sorunlar yazı dizisinde birkaç makaleyi bu konuya ayırmıştım, onlardan biri, yurttaşlık tartışmasının kökenine ilişkin yazı burada.

Anayasal/hukuksal gibi görünen sorunların çoğunun nedeni ve çözümü, anayasa ve hukuk metinlerinin dışındadır. Haliyle tartışılması ve çözümleri, teknik konular değil. Kürt sorunu, ulusal ve uluslararası boyutlarıyla, kökleri tarihimizde olup kökten milliyetçiliğin başlıca gıdası durumunda bir açmaz. Bir ucu ırkçılık gerçeğine, bir ucu terörle mücadeleye, bir ucu kültürel haklara, bir ucu anayasal düzenlemelere, bir ucu idari yapı tartışmalarına uzanan bir düğüm. Buna mukabil düğüm bizim düğümümüz, çözmek de bizlerin, ahalinin elinde. Bu bağlamda her olumlu gelişmenin ve her tartışma/konuşma fırsatının değeri bilinmeli.

Eğer çözümün bir yolu da yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden geçiyorsa, örneğin, uzun süredir Türkiye’nin en popüler yönetim ve yöneticilerinin ‘yerel’ idareciler oluşu, yerelin öneminin her geçen gün artarak anlaşılmasının değerini görelim. Özellikle üç büyük şehir belediyesinin popülerliği, karşılarına merkezi idare tarafından çıkarılan engelleri aşma çabaları, henüz sınırlı da olsa yurttaş katılımına verdikleri değer, halkla diyalogları, ülkenin genel siyasetine yön verecek çıkışlar yapabilmeleri vs… Her biri, yerel yönetimlerin ne denli hayati bir işlevi olduğunu, fırsat-yetki verildiğinde neler yapabileceklerini gösteriyor. Belki de, musluk kaybından kaynaklanan hazımsızlıkları ve akıl almaz engelleme taktikleriyle muhalefetin elindeki yerel yönetimlerin daha sık ve etkili biçimde gündeme gelmesini sağlayan iktidara teşekkür etmeliyiz. Konuya devam edeceğim…

Bir Kürt (ve ‘diğerleri’), benim sahip olduğum hak ve özgürlüklerin tümüne sahip olduğunda, ben de ‘hukuk devleti‘nin eşit yurttaşı olacağım. Kâğıt üzerinde değil, gerçek yaşamda eşit olan ve eşit hisseden yurttaşı.

Yazı önerisi: Hafta sonu okuması ‘noktasında’, Tanıl Bora’nın ‘noktasında‘ çılgınlığı üzerine kaleme aldığı yazısını buraya bırakıyorum.

İklim krizi notu: Bugün, Oya Baydar’ın kaleme aldığı distopyayı önermek istiyorum, iklim kriziyle ilgilenip de okumayan kalmasın: ‘Köpekli Çocuklar Gecesi‘ (Can, 2019).

Ayrıca: Diken okuru, Maastricht Universitesi’nden Birsen (Erdoğan) hanım, iklim kriziyle ilgili gönderdiği mesajın bir yerinde şunları söylüyor: “Önümüzdeki yüzyıl tamamen dönüşüm geçirecek dünyamızın iklimi, ekosistemi ve atmosferi. Türkiye her anlamda birçok olumsuz değişimin merkezinde olacak (ısınmadan tutun, çölleşmeye, sellerden tutun kuraklığa kadar. Buna açlık, göçler, yiyecek ve su için fiyat artışları, enerji sınırı veya aşırı pahalı enerji kaynaklarını da ekleyelim). Türkiye’nin hâlâ bir B Planı yok gibi ve uluslararası adımlara katılmıyor, dünya ile ortak hareket etmiyor. Karbon salınımı yüksek enerji kaynakları kullanılıyor. Kömür, doğal gaz ve petrol gibi. Dünyanın bir tarafı bunları terk ederken ve kullanan ülke sayısı her yıl giderek azalırken (petrol zengini ülkeler bile bunun on yıl kadar önce farkına varmışken) Türkiye neyin peşinde? Güneş, deniz, rüzgar gibi ‘temiz’ zenginliklerini neden değerlendirmiyor?” Biz de soralım: Neden?