• 23.11.2021 06:46

Doğduğum yıl ülke zor zamanlar yaşıyormuş, sonra 12 Mart muhtırası gelmiş. Ardından Kıbrıs Harekâtı ve 74 ekonomik krizi. İlkokuldaydım, ülke zor zamanlardan geçiyordu, tanımadığım insanlar suikasta uğruyor, kahvelerde Aleviler evlerde ve meydanlarda sosyalistler katlediliyordu, 12 Eylül darbesi oldu, ilkokuldan mezun olurken 1982 Anayasası yürürlüğe girdi. O esnada genç insanlar idam ediliyormuş, on binlerce solcu cezaevinde, sürgünde, Diyarbakır’da Kürtlere akla sığmaz işkenceler yapılıyormuş.

İlkokul mezuniyette bana İstiklal Marşı okutmuşlardı. Sesim yüksek çıkıyor ve o yıllarda ezberim iyi diye herhalde, şiirleri ve Andımız’ı bana okuturlardı. Mezuniyet töreninde, on kıtanın ikisi bildiğimiz gibi okunacak, ardından birkaç yüz öğrenci tam ortadan ikiye bölünecek ve aralarında saklanmış ben çıkarak kalan sekiz kıtayı tek başıma okuyacağım. Mizanseni öğretmenler yaptı! Ama sıradan bir çıkış yapmayacağım tabii, malum, ülke zor günlerden geçiyor, darbe koşulları, ‘bayrağa sarılı’ olacağım, şaka değil, omuzlarımdan ayak bileğime kadar bayrağa sarılı. Kalın kumaşlı bir bayrağın içinde sekiz kıtayı okuyan ve sicim gibi terlemiş gürbüz bir çocuk fotoğrafı, o yıllardan elimde kalan nadir görsellerden. Ülke zor zamanlardan geçiyordu, çocuğu bayrağa sarmasan olmazdı. Çevrem gururluydu.

İlk gençlik, orta-lise Evren ve Özal yılları. Ülke yine zor zamanlardan geçiyor, bu kez Özal, hanımı ve Papatyalar konuşuluyor sabah akşam. Tonton’un ‘Bir koyup üç alma hevesi,’ yıllar sonrasının ‘Şam’da namaz’ coşkusunun öncülüydü. Hiçbir şey alamamak da. Mezuniyet, yurt dışı, akademi, 90’lı yıllar… Terör, insanlar ölüyor, ülkenin ormanı yakılıyor, Kürt göçe zorlanıyor, bir köyde yurttaşa dışkı yediriliyor, 12 yaşında bir çocuğun bedeninden 13 kurşun çıkarılıyor, Sivas’ta yobazlar insan yakıyor, ülke zor zamanlardan geçiyor. Cumartesi Anneleri, hâlâ orada, bir yanıt bekliyor.

Tam yurt dışındayken 94 krizi, döviz allak bullak, birlik beraberlik şart, cepte para yok ama bir ve beraberiz neyse ki. Kürtler bildiğiniz gibi, dokunulmazlıkları kalkıyor. Ağar muteber biri. 97’de uzun bir MGK toplantısı ve 28 Şubat kararları. Generaller pek muteber, asıl niyet ise Susurluk’ta ortalığa saçılan pisliğin üstünü örtmek, eh devletin bekası söz konusu olan, dikkat dağıtıp türban vs. tartıştırmak gerekiyor bir süre, hele ki ülke zor bir dönemden geçerken.

2000’ler, İslamcılar iktidarda, “Demokratız” filan diyorlar, çevre ahalisi gelecek merkezi demokratikleştirecek, hepimiz kardeşiz bu kavga ne diye, zıplamayan vesayetçi, siyasal İslamcı’nın marifetinde demokratik boncuk var. Memleket zor zamanlardan geçiyor, kapatma davaları, türban kavgası, AYM kararları, e-muhtıralar. Ülke zor ve gerilimli süreçten bir türlü çıkamıyor.

2010 anayasa değişiklikleri, yargı Allah’a emanet, hem, “Yüce Rabbim verdikçe veriyor” seçimlerde oyların yarısını alan bir parti, değişen ittifaklar, eski müttefiklere gönderilen hüzünlü bakışlar. Barış Süreci, bir-iki yıl kadar huzur gelir gibi olsa da yine bildik zor zamanlara, çatışmalara hızla dönüş. Ülkece zor günlerden geçiyoruz, bombalar patlıyor, darbe girişimi, “Allah affetsin” adalet düzeni, on binlerce insan sorgusuz sualsiz işinden gücünden ediliyor, iki yıl OHAL ve sonrasında OHAL’in olağanlaşması, üstelik bir de OHAL esnasında rejim değişikliği. Rejim neden değişiyor? Zor günlerden geçen ülke uçuşa geçsin diye. Geçiyor hakikaten, yeni rejim ülkeyi daha önce hiç kimsenin başaramadığı ölçüde uçuruyor.

Eskileri düşünüyorum, ailemi, Harf Devrimi’nde doğan babam ve ona yakın annem, demokrasiyi hiç tanımadan, görmeden göçüp gittiler. Ülke zor zamanlar yaşıyordu. Demokrasiyi görmediler ama adını bolca duydular, yalan yok. Denir ki o yıllarda Anadolu şehirlerinde Cumhuriyet baloları vs. yapılırmış, memleketin aydınlık yüzü, bizimkileri kimse çağırmamış demek ki. Yoksuldular ama ne önemi var, ülke zor zamanlardan geçiyordu o yıllarda. Gerçi herkes yoksul değildi, birileri azınlıkların malına çökerek, beriki ayrıcalıklar ve vagon ticaretiyle vs. servet edinip çevresini kalkındırıyordu, buna mukabil ‘Kaderde, kıvanç ve tasada birdik’ önemli olan da buydu. Ülke zor zamanlardan geçerken, neyse ki ‘imtiyazsız, sınıfsız ve kaynaşmış’ bir kitleydik.

Bizim hocalar, biri 12 Mart’ta cezaevinde, biri yurt dışında, biri öldürüldü, işkence görenler, darbeciler tarafından işten atılanlar vs. 12 Eylül’de. Ülke durup dinlenmeden zor zamanlardan geçerken ve birlik ve beraberliğe her zamankinden çok ihtiyaç varken, idam sehpasına çıkardılar 17 yaşında bir çocuğu. 1980’lerde askeri vesayet vardı, bu nedenle sıkıyönetim komutanları işten atıyordu memurları; günümüzde vesayet olmadığı için atma işi de sivilleşti şükürler olsun, yaşasın demokrasi.

Türkiye tarihi boyunca hep zor zamanlardan geçen bir ülke oldu. Her zaman birlik ve beraberliğe çok ihtiyaç duyuldu. İmtiyazlar düzeninin en sevdiği metafor ise gemiydi. Aynı gemideyiz, biri lüks kamarada diğeri sabah akşam döşeme ovuyor, lüks kamaradakiler diğerlerine ‘bir ve beraber olmalıyız’ diyerek ahaliyi avutuyor. “Aç olabilirsin, çocuğunu okutamayabilirsin, gidecek hastane bulamayabilirsin ama düşün bak, aynı gemideyiz, batarsa hep birlikte batarız, şükret haline, Allah’a sığın, mükâfatını öte dünyada alacaksın, yüce bir milletin ferdisin, karnın guruldarken ne denli yüce olduğunu düşün, sakın unutma.” Eh din ve milliyetçilik olmadan sömürü olur mu hiç…

İşte bu yüzden, her dönemde istikrarlı biçimde zor zamanlardan geçen bir ülkede, arada bir iyi şeyler olduğunda değer bilip onun üzerine gitmek, sesi ve emeği çoğaltmak gerekiyor. Bizde olağan durum acımasızlık, vasatlık, yeknesaklıktır. Vicdanlı, adil ve sıradışı ne varsa, çok nadir görülür, haliyle özeldir, özen gösterilmesi beklenir.

Kılıçdaroğlu’nun ‘helalleşme’ çıkışını bu yüzden çok önemsedim. Adalet Yürüyüşü’nü de yine bu nedenle heyecan verici bulmuştum. Gezi günlerinde düzenlenen ‘park forumları,’ bence geleceğin yönetim biçimi olduğundan, ilgi çekiciydi. Ha keza, Boğaziçi hocalarının rektörlük binasına sırtlarını dönmesi. Elbette sonu fos çıkabilir, elbette adil bir hesaplaşma olmadığında birlikte yaşamak mümkün değil, elbette suçlular yargılanmalı, elbette sonraki dönemde sorumlular yargılanmaz ve her yapılan yapanın yanına kâr kalırsa bu cumhuriyeti kapatıp gitmeli, elbette bu işler hiç kolay ve çabucak hallolacak türden değil, elbette bazı acılar giderilemeyecek, elbette bazı suçlular hiçbir zaman hak ettiğini bulamayacak… .

Bunlara kuşku yok, ancak milyonlarca oy alan bir partinin genel başkanı çıkıp böyle samimi dille anlamlı bir çağrı yaptığında, o çağrıyı desteklemek, el vermek iyi bir şeydir. El verme, yalnızca destekle değil, bolca eleştiri ve sorgulamayla da olur ki asıl işe yarayacak budur, bana kalırsa. Her girişim, eninde sonunda toplumsal talep, tartışma ve sesin yankısıyla yönünü bulur, ya da aksine, saman alevi gibi kaybolup gider.

Kılıçdaroğlu’nun çağrısından hiçbir şey çıkmayabilir ya da çok şey çıkabilir. Mesele, toplumsal dönüşümün bir-iki kişinin kotarabileceği kısa vadeli bir süreç olmadığını kabullenip hayal kırıklıklarını göze alarak çaba harcayabilmekte. Önemli olan yolculuğun kendisi, nereye varılacağını bilmek falcıların işi. Yüz yıllık sorunlar üç günde çözülür mü, akıl fikir alır tarafı var mı, ama yüz yıllık dertler bir yerlerinden konuşulmaya başlanabilir. Bakın, ‘Kulüp’ adında bir dizi oynuyor TV’de, bu da çok iyi bir şey.

Kendimi bildim bileli, benden önceki ve sonraki kuşaklar kendilerini bildi bileli, ‘zor zamanlardan geçiyor’ Türkiye ve ‘birlik beraberliğe’ çok ihtiyaç var. Özellikle çuvallayan iktidarlar döneminde, zor zaman nameleri ve birlik beraberlik çağrıları artar. Bu kadar bezdirici ve sanki hiçbir şey değişmiyormuş, hatta bazı şeyler kötülüyormuş hissi yaşatan bir toprakta, her iyi niyetli ve dönüştürücü eylemin değerini bilmeli.

Dedim ya, makbul olan vasattır burada. Alışılagelmişin dışına çıkan hemen her düşünce ve eylem bir biçimde cezalandırılır, buna mukabil dönüşüm de ancak böyle gerçekleşir. O alışılagelenin konforlu bir halesi olur, o hale içinde huzur içinde yaşanır, dostluklar kurulur, işbirlikleri yapılır, gelecek güvencesi ve öngörülebilirlik vadeder, alıştığımız. Şimdi hangi başlık açılırsa açılsın, birileri çıkıp onun öyle olmadığını anlatacak kuşkusuz. Karşı çıkacak, özde ve sözde ayrımları yapılacak, yine. Önemi yok bunların, yalan dolan yazılar dahi, eninde sonunda o konuda yazmak zorunda hissedildiği için yazılır. Suskun kalmaktansa, birilerinin aynı yalanları bu kez farklı zaman ve koşullarda söyleyecek olması, evladır. Böylece her yalanın bir miadının olduğu da görülür. Malum, yalanlar arasında da bir hiyerarşi var.
Siyasal İslamcıları ise boşverin, öylesine karıştı ki kafaları, öylesine tükendiler ki, ‘dava’ dediklerinin ne olduğunu öyle güzel gösterdiler ki dünya âleme, söyleyecek anlamlı tek bir sözcükleri de onları dinleyecek olan da kalmadı. Mütemadiyen bağırıp çağırmaları ve yeni mağduriyet hikâyeleri icat etmeleri bundan. Baksanıza, en son kareli ceketlilerden biri ‘pahalı kaşkol’ mağduriyeti yaşamış, Allah esirgesin! Herhangi bir cümlelerine, ne söylerlerse söylesinler, yanıt verilmemesinden yanayım. Hak ettikleri yerdeler.

Ezcümle, bizim buralarda iyi ve farklı bir şey nadiren gerçekleşir. Bunca berbat işin ortasında, üzerinde düşünmeye, konuşmaya, geliştirmeye değer bir önerinin sunulmuş olmasını azımsamadan, hayal kırıklıklarını göze alarak, sesi çoğaltmakta yarar var, iyi olanın propagandasını yapmakta, ülke için de morale ihtiyaç duyan bizler için de.

Yazı önerisi: Konuyu bilen birinin, Özgür Mumcu’nın ‘geçiş dönemi adaleti’ üzerine gerekli ve güzel yazısını buraya bırakıyorum.

İklim krizi notu: Açık Radyo’da, Gökşen Şahin ile ‘iklim krizi ve su krizi’ konulu söyleşi.