• 1.12.2021 23:53

Eleştiri pek sevilmez, insan doğal olarak övgüyü, bazen sessiz kalınmasını tercih eder. Ancak insanı ve kurumları geliştiren eleştiri olsa gerek. Övgü, bir de ölçüsüzce yapılırsa, hemen her zaman övüleni alıklaştıran bir tutum. 

Yapıcı ve yıkıcı eleştiri ayrımı yapılır genellikle, bana kalırsa biraz doğru, biraz tartışmalı bir ayrım bu. Eleştiri eyleminin kendisine-içeriğine değil de yapanın üslubuna yönelik bir farklılık kastediliyor burada. Yapıcı eleştiriyi de yıkıcı biçimde yapmak, iyi niyetli eleştiri çabasını yüze göze bulaştırmak mümkün. Bu nedenle hiç ayrım yapmadan ‘eleştiri’ demekten yanayım. Eleştiriyi kırıp dökerek yapanları da ‘üslupsuz’ sıfatı ile adlandırmak yetebilir ve bu çok büyük bir sorun kuşkusuz, hele ki sosyal medya devrinde. Bir önceki yazıda söz ettiğim ‘kıyıcılık’ ve ‘bağcıyı dövme merakı’ sosyal medya çağında, daha önce olmadığı kadar hızlı gerçekleşebiliyor.

Siyasî partilerin nesi eleştirilir? İdeolojisi, yapısı, eylem ve söylemi, programı, üye profili, hangi toplum kesimine neyi ne şekilde söylediği, seçmen kitlesi vs. Tümü değerlendirme ve eleştirinin konusu olabilir. Günlük yaşamda çoklukla tartışılan ise partileri temsil eden, öne çıkan figürlerin sözleri, yapıp ettikleri oluyor. Belki çoğu yerde, ama özellikle Türkiye’de genel başkanlar partinin neredeyse her şeyi konumunda. Bugüne dek, herhangi bir partinin seçim kazanıp kazanamayacağı tartışmasında, parti örgütlerinden vs. söz edildiğini kaç kez işittiniz? Çoğunlukla ‘o’ seçim kazanır ya da kazanamaz üzerine konuşulur. Bunun bir nedeni tarih ve demokrasi kültürüyse, bir nedeni de partiler hukuku. 

Bu durumun ölçüsü partiden partiye değişiyor tabii. Diyelim, İYİP’in anketlerdeki oyları şu anda yüzde 16 ise, çoğu herhalde Akşener’indir. Buna mukabil HDP ya da CHP, hatta MHP gibi partilerin oy oraları genel başkanın ismine bu denli bağlı değil. Oy azalıp artmasına neden olsa da bir genel başkanın varlığı, partinin varlığına-yokluğuna yol açmıyor.

Uzun peşrevin nedeni şu: Türkiye’de parti eleştirisi, aslında daha ziyade genel başkanlar ve öne çıkan bazı partililerin söz ve eylemlerinin eleştirisi. Yoksa, bir-iki gazeteci ve konuyu çalışan araştırmacılar dışında kaç kişi bir partinin seçim beyannamesini ya da parti programını okur, haberdardır. Ya da kamuoyunda kaç il-ilçe başkanı bilinir, tanınır. Büyük ve köklü partiler ile konjontürel gerekçelerle öne çıkan partiler istisna. Örneğin Canan Kaftancıoğlu’nun tanınıyor oluşu, ya da Buğra Kavuncu’nun biliniyor oluşu gibi. Kaftancıoğlu, diğerlerinden farklı olarak muhtemelen en tanınmış ve etkili il başkanı. İstanbul seçiminin kazanılmasındaki rolü malum, hakkında açılan davalar, sosyal medya saldırıları vs. Partisi içinde hazzetmeyenler olduğu da sır değil tabii.

Siyasî parti eleştirisi, öne çıkan kişilere ve onların yeteneklerine indirgendiği ölçüde sığlaşıp duygusallaşıyor. Parti savunmak ile takım savunmanın birbirine benzer yanları oluşunun bir nedeni bu olsa gerek. Seviyoruz kardeşim, zorla mı! Eleştirinin zorluğu-kolaylığı, biraz da konunun ‘sevme-sevmeme’ boyutuyla ilişkili. Ama yalnızca ‘biraz’, çünkü daha yapısal sorunlar da var.

Burada yazdıklarımın kaynağı, genel geçer malumat ve amatör köşe yazarlığı deneyimi, yıllar içinde karşılaştığım tepki ve eleştiriler. 

‘Sevip-sevmemenin’ eleştiriyi belirlemesi, işin bir yanı. Siyasetine duyguları fazlaca karıştırmayan, bir ideoloji/doktrin çerçevesinde etkinlikte bulunan partileri göz ardı etmemeli. Ancak, oy oranları nedeniyle kurulu düzende/seçimlerde bir etkisi olmayan, daha ziyade örgütlü düşünce (ve eğitim) kulüpleri gibi çalışan bu partiler için eleştiri (ve özeleştiri) parti çalışmasının ya da siyasetin gereği/yordamı olduğu için, ‘dışarıdan’ eleştirinin pek işlevi yok.

Tamamını aynı kaba koymak mümkün değil elbette, ancak bazı sol parti ve sempatizanlarını ise herhangi bir konuda eleştirmek neredeyse olanaksız. Kendilerinden fazlasıyla hoşnut, dünyalarının dışında her kim varsa ‘düzen’ unsuru olarak tanımlayan; en nihayetinde ‘burjuva demokrasisi hukukuna’ yani diğerleriyle aynı ‘yasaya’ tabi oldukları için, ancak sınırları ‘devlet’ tarafından çizilen alanda siyaset yapabilen, buna mukabil hiç böyle bir gerçek yokmuş gibi davranıp muhtelif eleştiriyi kibirle yanıtlayan (ya da buna da gerek duymayan) siyasî organizasyonlar.  

Söz konusu sol siyaset ve taraftarları, özellikle bir öğrencimi hatırlatıyor bana. İlk sınıf öğrencileri, her zaman heyecanlı ve siyasî bakımdan daha köşeli olur. Bazı insanlarda bir ömür süren ‘en solcu biziz’ rahatsızlığı bu devrede başlıyor sanırım. O öğrencilerden biri aklını benimle bozmuştu. Solcu olmadığımı düşünüyor (ki düşman başına, bende bolca liberal sapma vardır), belli ki anayasa tarihini anlatırken sol terminolojiyi kullanmama içerliyor, bulduğu her fırsatta benim ne menem bir herif olduğumu kanıtlamaya çalışıyordu. Arkadaşlarına, çok tipik bir burjuva olduğumu anlatırmış vs., duyuyordum. Yeri gelmişken, kimi hızlı öğrenciler, gömleği ütülü, kravat takan ve ayakkabısı temiz hocalara ‘burjuva’ derdi.

Beni doğru yola sevk etmeye ve sol kavramları azimle benden arındırmaya çabalayan öğrencim, bazen açıkça tacizkâr sözler de sarf ederdi. Öğrencidir, yapar ve söyler, kantarın topuzunu kaçırmadığı sürece dinleyip tartışmak gerekir. Bir gün, yine arka bahçede yakaladı beni, buz gibi bir hava, bir şeyler söylüyor, daha doğrusu laf atıyor. Ben de, beni beğenmiyor bari Korkut Boratav hocanın kitabından bir örnek verip gözüne gireyim, dedim. Hiç unutmuyorum, Korkut hocanın adını duyunca, “O hoo, Boratav’ı solcu zannediyorsanız…” diye başladı konuşmaya. İşte bu delikanlının ‘siyasî parti versiyonları’ da var memlekette ve cümlesine kolaylıklar dilemekten başka çare yok.

Sağ ve yeni partileri ise şimdilik bir yana bırakalım, ikisi zaten AKP’den çıktı ve içlerinde Mustafa Yeneroğlu haricinde içtenlikle özeleştiri yapana rastlamadım. Onların eleştirisi, ister istemez AKP tarihi eleştirisine dönüşüyor. İYİP hayli yeni ve bana kalırsa Akşener, partinin göz önündeki ‘erkek’ temsilcileriyle karşılaştırılmayacak ölçüde tahammüllü bir siyasetçi. Yinelemekte zarar yok, milliyetçi-dindar kesimin kadını, erkeğinden her bakımdan ileridedir. MHP ise zaten MHP işte, onların söz ve eylemleri eleştirilecek değil, daha ziyade ‘unutulmaması’ gereken türde. Bir muhalefet partisini ‘itlaf edilmesi gereken haşerat’ ifadesiyle tanımlayan insanları nasıl ve neden eleştirebilirsiniz. Milliyetçilik ekmeği olmasa varlığını sürdüremeyecek bir yapı, ayrıca eleştirenlerin başına ne geldiği de belli.

İtiraf etmeliyim, parlamentodakiler içinde eleştirmesi, eleştiren açısından en rahat parti CHP. Belki bunun bir nedeni, CHP seçmeninin de CHP’yi çokça eleştiriyor oluşudur. Ayrıca toplumun her kesimiyle az çok temas halinde olan tek parti CHP. Nedeni her neyse, sonuçta sinirlenseler de eleştiriyi hazmedebildiklerini ve tehditkâr davranmadıklarını söylemeliyim, doğruya doğru.

Ancak, özellikle CHP (ve az çok muhalefetteki diğer partilerin) seçmeni, vekilleri ve angaje olmuş yazar çizerinde zaman zaman öne çıkan ‘oyuna gelme(me)’ telaşı/telkini, eleştiriyi güçleştiren bir tutum. Üstelik pek tutarlı da sayılmaz, söz konusu kaygı. “Dönüştürücü bir siyaset gerekli, şaşırtıcı, iktidarı çaresiz bırakan çıkışlar yapılmalı, şu zamanda soru önergesiyle siyaset mi olur” denildiğinde, “Aman oyuna gelmeyelim” tepkisini verenler; örneğin Kılıçdaroğlu hakikaten farklı bir işe kalkıştığında, hep bir ağızdan “İşte siyasî hamle böyle olur” diyebiliyor.

Başlıktaki HDP eleştirisi ise başlı başına bir açmaz. Önceki yazıda dile getirmiştim, HDP kolay saldırılan, zor eleştirilen bir parti. 

Öncelikle, öylesine zorluklarla, saldırıyla, pervasızlıkla yüz yüze ki, eleştirirken terazinin insaf kefesi her zaman daha ağır basıyor, ister istemez. Aslında HDP değil, Kürt siyasal hareketinin partileri, demeliyim. Bugün HDP varsa öncekiler ‘kapatıldığı’ için var.

Bu ülkenin çok partili yaşamında hiçbir parti, ‘yasal’ siyasî faaliyetini sürdürürken HDP’nin uğradığı haksızlığa ve saldırıya uğramadı. Baraj altı, olmadı kayyım, olmadı tartaklama, olmadı cezaevi, olmadı tehdit, olmadı saldırı… Eski eş genel başkanları ve vekilleri yıllardır cezaevinde, ayrıca, hâlihazırda kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya. Ve tüm bu hukuk dışılığa, acımasızlığa, pervasızlığa karşın hâlâ varlığını, üstelik oylarını koruyarak sürdürebiliyor.

Buna mukabil, eninde sonunda parlamentodaki partilerden biri HDP ve şu anda, bu hükümet sisteminde diğer vekiller ne kadar işlevsizse, onlar da o kadar işlevsiz. CHP ve İYİP’lilerin Meclis komisyonlarındaki varlığı, yasa yapımı ve karar alınması üzerinde ne ölçüde silikse, onlarınki de öyle. Ezcümle, diğer milletvekillerinden daha çok iş yapıyor, Meclis’e daha çok gidiyor, oylamalara daha yoğun katılıyor değiller. Ancak şu koşullarda, belirleyicilikleri olmasa da parlamento çatısı altında bulunmalarının, yalnızca ‘bulunmalarının’ dahi anlamlı, gerekli olduğu savunulabilir ki, yanlış diyemem, çünkü TBMM ‘kurumsal siyaseti’ sürdürebildikleri ve ‘diğerleriyle’ yüz yüze gelebildikleri bir mecra hiç olmazsa.

Yazı çok uzadı; HDP eleştirisinin, partinin konumundan, başına getirilenlerden, seçmeninden/sempatizanlarından kaynaklanan bazı zorluklarıyla ve devam edeceğim…

Özel bir öneri: Muhterem okur, meslektaşlarımız, Bülent Tanör ile çalışmış arkadaşlarımız, Hoca için bir YouTube kanalı açtı. İlgili herkes abone olursa çok güzel olur. Bugüne dek ilgilenmemişler ilgilenirse, daha da güzel olur. Buraya bırakıyorum.

İklim krizi notu: Çok genç iklim aktivisti Atlas Sarrafoğlu’nun bir konuşması, Açık Radyo’da.