Murat Sevinç
Murat Sevinç

Gazete: gazeteduvar.com.tr

Benim mezhepçi tanışlarım, aslında yok muydu?

  • 23.05.2022 07:55

Ahmet Şık, çok sevdiğim, düşüncelerine, mücadeledeki direnci ve açık sözlülüğüne saygı duyduğum bir insan. Nadiren katılmadığım bir açıklamasında da içten olduğunu, hesapsız davrandığını görüyor ve söz konusu ‘güvenilirliği’ önemsiyorum. Çoğunluğun, şu ya da bu gerekçeyle karnından konuşmayı marifet saydığı bir yerde, siyaseten doğruculuğa fazlaca iltifat etmeden böylesine açık bir insani-siyasî tutumun değerini bilmekten yanayım.

Ahmet Şık, katıldığı bir TV programında cumhurbaşkanı adaylığı konusundaki görüşlerini dile getirirken adı geçen dört isim arasında, eleştirilecek yanlarıyla birlikte en güçlü, daha doğrusu ‘en az kötü görünen’ adayın İmamoğlu olduğunu düşündüğünü belirtip Kılıçdaroğlu’nun olası adaylığı konusunda şunları söylemiş:

“… çok açık söyleyeyim, Kemal beyin Alevi olmasının Türkiye toplumunun ve siyaseti için -bizler için değil elbette- bir mesele olduğunu kavrayarak hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum. Hiç kimse şeyi düşünmesin, iktidar oradan söz kurmaz. Bakın bu öyle bir kötü iktidar ki, çok samimi söylüyorum, bize her gün Madımak yaşatabilecek bir iktidar ve ona çok dikkat etmek gerekiyor. Ve toplumun en önemli fay hatlarından birini tekrar kırmaya çalışan bir anlayışın altında hepimiz kalırız, buna dikkat etmek gerekiyor.”

Bunun üzerine sosyal medyada gündem olmuş, epeyce tepki gösterilmiş, tartışılmış, kanaatine katılanlar da varmış vs. Dün (cumartesi) bir özür ve açıklama metni yayınladı Şık. Yine dürüstçe ‘Alevilerin haklı nedenlerle travmalarını tetiklemeye yol açtığı için’ özür dileyip derdini daha açık anlatmaya çalışmış. İktidarın Alevi kimliğini saflarını sıklaştırmak için kullanabileceğini, bunun olası sonuçlarına ilişkin endişelerini yinelemiş ve sözlerinin bağlamından koparılıp linç için kullanıldığını dile getirip üzüntüsünü belirtmiş. “Benim şerhim sadece bir temkin uyarısıydı” diyerek tamamlamış.

Söyleşiyi dinlediğimde, Ahmet Şık’ın sözlerinin cümle arasına sıkıştırılmayacak kadar kritik olduğunu düşündüm. Bana kalırsa gündeme getirilmesinde hiçbir sakınca olmayan o kaygı biraz daha açılsa daha iyi olurmuş.

Bunun dışında, Ahmet Şık’ın, okuyup dinlemeyen, sözcük cımbızlayan ve linç için fırsat kollayanlara yönelik serzenişine yürekten katılıyorum. Burada bir şey söylemek isterim: Bir yazı ya da konuşma değerlendirilirken herhalde yazan ya da konuşana bakmak gerekir. Uzun yıllar boyunca ne söylediği, ne düşündüğü ve ne yaptığı belli bir insanın -velev ki biraz aceleyle sarf edilmiş sözleri nedeniyle- sanki ilk kez konuşuyormuşçasına böyle bir muameleye tabi tutulması hakikaten anlaşılır bir durum değil ve tahammül edilmesi güç bu nobran eğilim sosyal medyanın (belki de her mecranın) nahoş alışkanlığı haline gelmiş görünüyor. Doğru anlaşılıp anlaşılmadığı dahi belli olmayan cümlelerden hareketle koskoca ömürleri, birikimi ve onca mücadeleyi yok saymak ahlaklı bir tavır olmasa gerek.

Ahmet Şık gibi biri, nasıl olur da Aleviler hakkında olumsuz bir laf edip ayrımcılık yapabilir? Mümkün mü böyle bir şey? Akla fikre sığar mı? İnsan tepki gösterirken şu denli basit bir gerçeği hesaba katmaz mı?

Ayrıca, hadi Şık’ı bir yana bırakalım, pek çok sosyal medya atışmasında adı sanı bilinen insanların dahi haberlerin başlığına bakıp yorum yapmasını, gerçekte ne söylenmiş olabileceğini merak etmeden eleştirmesini nasıl adlandırmak gerekir?

Değerli Ahmet Şık’ın konuşmasını ve tepkileri bir yana bırakıp ‘endişe’si üzerinde durmak istiyorum…

Dindar ve yoksul kenar muhitime ilişkin amatörce gözlemlerim üzerine kaç yazı kaleme aldığımı bilmiyorum, ama bir ömür geçirdiğim dünyanın ‘diğer’ inanç ve düşüncelere yaklaşımı üzerine bir şeyler karaladığımı hatırlıyorum. Kendi deneyimlerim üzerinden hareket etmemin nedeni, son derece karmaşık niteliklere sahip bir nüfus üzerine iri laflar etmemek gerektiğine yönelik inancım. “Bizim millet, bizim toplum, bizim halk…” diye başlayan her genelleme, gerekli göründüğü anlarda dahi kısmen sorunludur ve yanlış yere götürme ihtimali vardır.

Yazının konusuna dair lafı evirip çevirmeye gerek yok. Çocukluğum ve gençliğim mezhepçi eğilimleri olan bir çevrede geçti. İnsan önce kendini ve sevdiklerini sorgulamalı, gerekirse üzmeyi göze almalı; benim, yakın ve uzak çevremdeki adı konulan ve konulmayan mezhepçi ifadeleri ve bunun ne denli vahim bir şey olduğunu fark etmem için üniversiteye gitmem gerekti.

Yıllar önce (2015) bir yazımda, 1970’ler ve 80’ler Türkiye’sinin kenar semtinde, örneğin Eyüp ve Taşlıtarla’da, dindar ailemde diğer inanç ve mezheplere yönelik hiçbir düşmanlık olmadığını, hatta o semtlerde kimin ne olduğunun pek bilinmediğini, mezhep ya da etnik köken gibi niteliklerin konu edilmediğini uzun uzun anlatmıştım. Yazının bir yerinde, “Aleviler de vardı mutlaka bizim muhitte ama ben bilmiyordum” demiştim. Bunun üzerine bir okurdan (Abidin bey) çok güzel ve çarpıcı bir e-posta gelmişti. Okur, o tarihlerde ve aynı muhitte Alevi bir aile olarak neler yaşadıklarını, nasıl ayrımcılığa uğradıklarını ve kimliklerini gizleyerek yaşadıklarını anlatıyordu. Diyordu ki, “…aynı semtte, ‘Kızılbaş’ın kestiğinin yenilmemesi gerektiğini, ‘Kızılbaş’ın önce Hıristiyan sonra Müslüman olması gerektiğini, hep duyduk dinledik. Aynı komşulardan!” Okurun e-potasını, bana verilmiş yerinde bir yanıt olarak Diken’de yayınlamıştım.

Sonrasında konuyu biraz daha açmaya çalışmıştım. Tamam, yakın çevremde ‘Aleviler’e yönelik bir düşmanlık yoktu yok olmasına da, doğrusu, bir muhabbet olduğu da söylenemezdi. Alevi eş dost, dükkânın müşterisi oluyordu ancak evimizde misafir oluyor muydu, örneğin! Bayram seyran günlerinde, akraba ve komşulardan diğer mezhepler hakkında olumsuz, hafif tabirle münasebetsiz sözler işitmişliğim var. Aleviler bizi sever miydi hiç bilmiyorum ama bizler içinde pek hazzetmeyenler olduğundan kuşkum yok.

Çok iyi, kendi halinde, kimseye zararı olmayan ve dürüst insanlardan söz ediyorum inanın, ne yaptığını pek bilmeyen, örneğin Alevilerle yakınlık kurmazken Aşık Veysel’i çok seven(!), öyle öğrendiği için, öyle belletildiği için o şekilde konuşan, düşmanca olmasa da dile yerlermiş mezhepçiliği üzerine hemen hiç düşünmeden yaşam süren kişilerdi. Dindar Sünni kesimden olup da çevresinde, ailesinde, muhitinde Aleviliğe ilişkin şu ya da bu ölçüde olumsuz söz işitmediğini söyleyen biri, hiç kuşkunuz olmasın, doğruyu söylemiyordur.

Maraş, Madımak vb. gibi kırımlar, Alevilerin yaşadığı büyük ve hâlâ güncel acılar bir yana, sıradan insanın, günlük yaşamında düşüncesine, geleneğine, diline yerleşmiş mezhepçilikten söz ediyorum. O sıradan insanın günlük yaşam pratiğine ve geleneklerine sinmiş her alışkanlık -ki bu bir ayrımcılık da olabilir- kaçınılmaz biçimde devlet idaresine de yansır. Hele Sünni-Türk temeli üzerine kurulmuş bir devletin idaresiyse bu.

Türkiye’de özellikle üst düzey kamu idaresinde kaç Alevi yurttaş var? Yoksa, neden yok? MS 2022 yılında, nasıl olur da hâlâ Alevi ibadethanesinin statüsü konuşulur? Nasıl olur da Boğaz’ın iki yakasını birbirine bağlayan üçüncü köprüye başka bir isim yokmuşçasına inatla Yavuz Sultan Selim’in adı verilir, milyonlarca yurttaşın duygusu hiçe sayılarak.

Konu uzamaya çok müsait, şimdilik kısa keseceğim…

Koskoca memleket benim çocukluk deneyimlerimden ibaret olmadığına göre mezhepçiliğin bugünkü boyu posu ve gücü nedir, bilmem mümkün değil. Mezhepçilik şu tarihte yapılacak bir seçimde ne kadar etkili olur, ola ki iktidar Ahmet Şık’ın varsaydığı gibi bu konuyu gündem yapmaya kalkarsa umduğunu elde edebilir mi (zannetmiyorum, hatta yaşadığımız bıkkınlık devrinde ters tepme ihtimali yüksek), Kılıçdaroğlu aday olursa bu konu hakikaten sıklıkla gündeme getirilir mi (bilinmez)… Eğer söylendiği gibi İmamoğlu ve Yavaş’ın oy oranları Kılıçdaroğlu’ndan daha yüksek görünüyorsa bunun nedeni iki belediye başkanının yetenekleri, devlet insanı vasıf ve deneyimleri mi, yoksa… Her biri üzerine gevezelik etmek mümkün.

Yalnızca şu basit soru üzerine biraz kafa yorulsa, belki toplumun kumaşı ya da ‘varsayılan’ kumaşı hakkında fikir verici olabilir (mi): Üç ‘büyük şehir’ belediye başkanından neden hep aynı ikisi için anket yapılıyor, hep aynı iki isim gündeme geliyor, neden son derece derli toplu bir insan ve idareci Tunç Soyer’in adı bırakın gündemi, akla dahi gelmiyor? Ne dersiniz? Mansur Yavaş’ın Beypazarı performansı, Soyer’in Seferihisar yönetiminden çok daha parlak olduğu için mi, yoksa işin içine yönetim yetenekleriyle doğrudan ilgisi olmayan nitelikler girdiği için mi? Şöyle de sorulabilir: Biz gerçekte hep ne üzerine konuşup duruyoruz?

Doğru, bu toplumda mezhepçilik ne yeni ne de görmezden gelinebilecek bir toplumsal olgu. Doğru, her zaman kaşınmaya da müsait. Doğru, Ahmet Şık’ın TV’de dile getirdiği kaygıyı çok insan hissediyor ve o herkesin Ahmet Şık’tan farkı, söz konusu endişeyi eş dost arasında fısıltıyla konuşuyor olması. “İyi insan ama…” ifadesini işitmeyen kaç kişi var?

Kim aday olur, bilmiyorum ve doğrusu umursamıyorum. Bildiğim tek şey, muhalefetin adayına oy vereceğim. Adı geçenlerden Kemal Kılıçdaroğlu aday olursa, sevinirim. Kazanır mı kazanmaz mı şimdiden bilinmez kuşkusuz; kazanabileceği kanısındayım. Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığına yalnızca iyi, efendi, temiz ve barışçıl bir insan olduğunu düşündüğüm için değil, aynı zamanda bir büyük toplumsal-tarihsel-siyasal sorunun üzerine gidilmiş olacağı için de mutlu olurum. Kendimi bildim bileli muhitimde tanık olduğum mezhepçi eğilimler gurur duyulacak bir vasıf olmadığı gibi, hafif tabirle mahcubiyet verici bu sorunun aşılması -ki kesinlikle aşılabilir- herhalde görmezden gelmekle değil, aksine görerek ve kendi halindeki yurttaşı kırıp dökmeden dillendirerek mümkün olabilir. Bir çocuk, ülkesine dair bazı yakıcı gerçekleri 18 yaşında fark etmek zorunda kalmamalı ve o efkârla bir ömür sürmemeli.

Yazıyı, Ruşen Çakır’ın (Ahmet Şık programı ardından) ‘Kılıçdaroğlu’nun Alevi olması’ başlıklı son yayınındaki görüşlerine katıldığımı söyleyerek bitirmek istiyorum. Önümüzdeki ‘yaşamsal’ seçim, Türkiye’nin adı açıkça konulamayan bir sorununu aşması için de büyük bir fırsat olabilir. Sürekli, ‘siyasetin dönüştürücü işlevi‘nden söz edilmiyor mu, buyurun hepimiz için bir ‘dönüştürme’ fırsatı. Risk mi dediniz, kabul, risk vardır elbette ve ben sıradan bir seçmen olarak, o riske razıyım…

İklim krizi notu: Tanıl Bora’nın ‘İklim ve Umut’ başlıklı yazısını ihmal etmeyin.

Yazı önerisi: Korkut Boratav Hoca’nın, ‘Sri Lanka’da ayaklanma’ başlıklı yazısı.

Yazı önerisi: Zehra Çelenk’ten, ‘Gibi’ ve ‘Erşan Kuneri’ dizilerine ilişkin çok güzel bir yazı.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.