• 21.01.2021 00:00
  • (293)

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Radyo-TV Gazetecileri Derneğinin “Medya Oscarları” töreninde ödül dağıtırken görülüyor. Şimdi bir de Erdoğan’la fotoğrafı çıksın diye parayla sponsorluk ödülü ayarlama iddiası tartışılmaya başlandı. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

Önce gazete ve televizyon yöneten, gazetelerde köşe ekranlarda program tutan bazılarımızdan söz edeceğim. Onlar ki Hazine ve Maliye Bakanının istifa edişini haber vermeye, sonrasında bir satır yorum yapmaya korktular. Selçuk Özdağ’a, Orhan Uğuroğlu’na yapılan saldırı karşısında, Hürriyet’ten tazminatsız atılan basın emekçilerinin trajedisi, Olay TV’nin baskılara bir ay dayanamayan yayın hayatı karşısında üç maymunu oynadılar. Şimdi Taha Akyol ve Karar gazetesi yazarlarının alenen “uyarılması” karşısında ne yapacaklar dersiniz? Ya da ana muhalefet liderinin basın toplantısının kendilerine hala ana akım deme cüretini gösteren sözde haber kanalları tarafından sansürlenmesi karşısında? Suya sabuna dokunmayan hangi ayrıntıyla top çevirecekler? Şimdi bir de para karşılığı Cumhurbaşkanıyla ödül fotoğrafı ayarlama iddiaları tartışılmaya başlandı. Çürüme budur.
Siyaset ve medyada çürüme, yapılan haksızlıklar, artan saldırılar kadar bunlara sessiz kalmakla da hızlanıyor. Malum medya kuruluşlarında çalışan kira, çocuk okutma, geçim derdindeki basın emekçisi arkadaşlarıma değil sözüm. Sözümün kime olduğunu onlar da her koşulda yerlerini, maaşlarını koruyabilmekle övünenler de biliyorlar. Siyasette çürüme var diyorsak, medyadaki çürüme bunda önemli pay sahibidir.

Bahçeli’nin psikolojik operasyonu

Siyasetteki çürüme bahsine geçmek için Taha Akyol bahsini tamamlamamız lazım. MHP lideri Devlet Bahçeli 18 Ocak’taki tweet dizisinde şunları yazdı:” Taha Akyol MHP’yi bilir, tavsiyem mezkûr (bahsedilen) sipariş üzerine yazan isimlerle birlikte Serok Ahmet’e bizi acilen anlatmasıdır.” Bahçeli, Akyol’un 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesinde MHP yönetiminde yer almasına ve MHP yayın organı Hergün gazetesinin yayın yönetmeni olmasına gönderme yapmaktadır. Akyol 19 Ocak’ta “Eli sopalı adamlarım yok, kalemim var” diye yazdı.
Bahçeli’nin “Serok Ahmet” diye andığı kişi Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu’dur. Bahçeli, Davutoğlu henüz AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan iken yaptığı bir konuşmada “Bizim için ‘Serok Ahmet’ diyorlar. Sağolun” demesine atıfta bulunuyor. Kast ettiği ise “Serok”, yani Kürtçe “Başkan” sıfatının PKK’lıların tarafından Abdullah Öcalan için kullanılmasıdır. Dolayısıyla Bahçeli, tıpkı Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan gibi, yani Cumhur İttifakına muhalefet eden her partinin HDP’yle ve dolayısıyla PKK ile işbirliği yaptığı iddiasını hatırlatıyor.

Basın üzerinden Erdoğan’a mesajlar

Bahçeli’nin siyasette gerginliğe yol açan birkaç ay önceki çıkışı Erdoğan’ın reform gerekliliğinden söz etmesi üzerine olmuştu. Hukuk reformu konusunda Osman Kavala ve HDP’li Selahattin Demirtaş’tan söz eden Bülent Arınç’a TBMM konuşmasında hakaret ederek eleştirdi; Erdoğan, Arınç’ı tasfiye etti. Eş zamanlı olarak Alaattin Çakıcı’nın CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na hakaret ve tehdit etmesine arka çıktı. Erdoğan sesini çıkarmadı.
Son furya ise biz dizi gelişmeyle tetiklenmiş görünüyor. Erdoğan 5 Ocak’ta Bahçeli’ye Avrupa Birliği ile yakınlaşmanın ekonomik bakımdan da zorunlu olduğunu ve reform taleplerini anlattı. 7 Ocak’ta Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Oğuzhan Asiltürk’le görüştü. (*) AK Parti etkisindeki medya Erdoğan’ın Cumhur İttifakını genişletmek istediğini yorumunda bulundu. Millî Görüşü en yakından izleyen gazeteci Fehmi Çalmuk ise Asiltürk’ün Erdoğan’a MHP sıkıntısını ilettiğini yazdı. Bunları Erdoğan’ın 12 Ocak’ta AB Büyükelçilerine reform sözü vermesi izledi.
Bahçeli’nin salvoları da 14 Ocak’ta başladı.
Bahçeli, MHP’yi HDP tutumu üzerinden tartışan gazeteciler Deniz Zeyrek, İsmail Saymaz, Veyis Ateş ve yorumcu İbrahim Uslu’yu “uyardığı” 14 Ocak tweet dizisinde, Cumhur İttifakını bozmayı “hiçbir şart altında” aklına bile getirmediğini söyleyiverdi.

“Hiçbir şart altında” ya da “Her ne pahasına”

Aynı gün Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ve Yeniçağ Gazetesi Ankara Temsilcisi Orhan Uğuroğlu saldırıya uğradığı için bu sözler amaçlanan yankıyı bulamadı. Özdağ, bir gün önce Uğuroğlu’na verdiği mülakatta, Bahçeli’nin daha sonra Fethullahçı komplo bulunarak düşürülen 15-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarını başta desteklediğini söylemişti. Özdağ ve Davutoğlu, saldırılar nedeniyle MHP’yi işaret ediyorlardı. Davutoğlu, 17 Ocak’ta Karar TV’de şunları söyledi:
• “Türkiye ve Erdoğan, şu anda 28 Şubatçıların vesayeti altında. (…) Bundan sonraki ilk aşamada Erdoğan da tasfiye edilecek ve muhafazakarların bir daha başı dik dolaşamayacakları tarzda otoriter rejim kurulacak”
Bahçeli 18 Ocak’taki tweet dizisini işte bu program sonrasında yayınladı.
Aynı gün, Kılıçdaroğlu, Davutoğlu’nu İstanbul İl Başkanlığında ziyaret etti. Sonrasında artık CNNTürk, NTV ve HaberTürk tarafından da verilmeyen, Kılıçdarıoğlu’nun bu ziyaret sonrasında Davutoğlu ile ortak basın toplantısıydı. Verilseydi, bu kanalların izleyicileri de “iktidardan gitmemek için her şeyi yapabilirler” sözlerini duymuş olacaklardı.

Çürüme bulaşıcıdır

Sıradan siyasi eleştirileri ağır hakaret davalarıyla susturmaya çalışmaktan cezasız kalan “dokunan yanar” atmosferine dek muhalefeti yasal ya da yasadışı şiddetle sindirme gayretleri sadece siyasette çürüme işaretleri olmakla kalmıyor. “Ne pahasına olursa olsun” gibi, “hiçbir şart altında” gibi ifadeler siyasetteki gerilimin nerelere dek tırmanacağını gösteriyor. Hem Kılıçdaroğlu hem İYİ Parti lideri Meral Akşener 12 Eylül askeri darbesi öncesini hatırlatarak aynı filmi görmek istemediğimizi söylüyorlar.
Dış politikadaki riskler bu atmosferi körüklüyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar çelişkiler üzerine kurulu dış politikanın amacına ulaştığı, normalleşmeye başlama zamanının geldiği yolunda imalarda bulunuyorlar. Ama o alanda iç engeller var. Ya Bahçeli o alanda da frenleyici etkisini gösteriyor, ya da AK Partinin psikolojik propaganda ekipleri MHP’den kaynaklanmayan blokajları da öyle göstermeye çalışıyorlar.
Süreçler şeffaf olmadığı için tam göremiyoruz. Haber merkezleri işlerini daha iyi yapsalar, belki daha çok görebileceğiz. Ama olmuyor, görüyorsunuz. Siyaset ve medyadaki çürüme kol kola gidiyor, mutlu beraberliklerinin ilelebet süreceği umuduyla.

 

Kutuplaşma Cumhur İttifakına da sıçradı: neler oluyor?

Dünya dönüşüm ve değişim sürecindeyken Türkiye de Cumhur İttifakı da bundan etkileniyor. Erdoğan’ın Milli Görüş ve Erbakan, Bahçeli’nin Ülkücülük ve Türkeş’e vurgu yapmaya başlaması rastlantı değil. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

Gerek Cumhurbaşkanı ve AK Parti lideri Tayyip Erdoğan gerek MHP lideri Devlet Bahçeli her fırsatta Cumhur İttifakının dimdik ayakta olduğunu vurguluyor. Cumhur İttifakının 2023 seçimlerini de kazanacağı inancını tekrarlıyorlar.
Oysa 2020’nin son aylarından itibaren tanık olduğumuz bir dizi gelişmeye Ankara’nın kapalı kapılarını biraz aralayarak baktığımızda Cumhur İttifakı içinde işlerin örneğin 2018 seçimleri, ya da 2019 seçimlerindeki kadar rahat olmadığını görülebiliyor.
Bu rahatsızlığı elbette uluslararası gelişmelerden kaynaklanan boyutları var. Bugün, 20 Ocak’ta askerlerin gölgesinde Beyaz Saray’a yerleşecek olan Joe Biden döneminin Türkiye üzerindeki, Erdoğan üzerinde artması muhtemel baskısına birazdan geleceğiz. Ama bu rahatsızlığın iç nedenleri de var. Sadece ekonomik sıkıntılardan kaynaklanan bir darboğaz değil bu, daha çok siyasi ve ideolojik özelliği var. Cumhur İttifakında bir kimlik sorunu da baş göstermiş görünüyor.
Sözü uzatmadan konuya girelim.

Erdoğan Erbakan’a, Bahçeli Türkeş’e

Erdoğan’ın Millî Görüş sevdası son haftalarda depreşti. 7 Ocak’ta Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Oğuzhan Asiltürk ile görüştü. (*) 19 Ocak’ta da (Merkez Efendi Camii’nde Nur Vergin’in cenaze töreni ardından) yanında yetiştiği siyaset hocası Necmettin Erbakan’ın mezarını ziyaret etti. Bu ziyaret ve fotoğrafları Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığınca yayınlandı.

Erdoğan, Asiltürk ile görüşmeden iki gün önce, 5 Ocak’ta Cumhur müttefiki Bahçeli’yi evinde ziyaret etmişti; bir hafta içinde üçüncü görüşmeleriydi. Reformların görüşüldüğü duyuruldu. Bahçeli’nin hukuk reformunun kapsamına itirazları biliniyordu. Bülent Arınç, reform kapsamında Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’dan söz edince, Bahçeli’nin baskısıyla Erdoğan tarafından tasfiye edilmişti.
Erdoğan’ın AB ile -temel olarak ekonomik nedenlerle- uzlaşma zemini aradığı dönemde Millî Görüş köklerine vurgu yapmaya başlaması, AK Parti içinde MHP’nin iktidar ortağı gibi davranmasından duyulan rahatsızlığı da dengeleyebilirdi. Bahçeli de safları sıklaştıracak hamleleri artırdı. Erdoğan’ın Erbakan’ın mirasına sarılmasına karşı Bahçeli de Alparslan Türkeş’in mirasını öne çıkarmaya başladı.

#ÜlküOcakları kampanyasının anlamı

Son günlerde sosyal medyada açılan #ÜlküOcakları etiketi açıldı.
Bu etiket, Bahçeli’nin 14 Ocak hamlesinin ardından açıldı. Bahçeli 14 Ocak’ta yalnızca bazı gazetecileri MHP’nin AK Parti’yi HDP’nin kapatılması üzerinden sıkıştırdığını tartışmaları nedeniyle hedefe koymakla kalmadı. Aynı zamanda, -pek dikkat çekmeyen- “14 Talep” de yayınladı. Bu talepler arasında seçim ve siyasi partiler yasalarının değiştirilmesi koşullarından, HDP’nin engellenmesi ve siyasi anketlerin zapturapta alınmasına dek değişen maddeler vardı. Bahçeli bu talepleri Erdoğan’ın 12 Ocak’ta Ankara’daki AB Büyükelçilerine reform sözü vermesi ardından yayınlamıştı; taleplerin muhatabı Erdoğan idi. Yine aynı gün bir siyasetçi, Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ve Yeniçağ Gazetesi Ankara Temsilcisi Orhan Uğuroğlu saldırıya uğradı. Uğuroğlu bir gün önce ülkücü kökenli Özdağ’ın Bahçeli’yi eleştirdiği bir mülakat yayınlamıştı.
Bahçeli 18 Ocak’ta da bu defa Ahmet Davutoğlu’nun saldırılardan Bahçeli’yi sorumlu tutan ve Erdoğan’ı “28 Şubatçılarca tasfiye edileceği” iddiasıyla uyaran mülakat yapan Taha Akyol’u hedef aldı. Akyol 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesi MHP yönetimindeydi.

Bahçeli’nin MHP dışındaki ülkücüler sorunu

Daha önce benzeri saldırılarda yaralanan gazeteciler Ahmet Takan, Yavuz Selim Demirağ ve Sabahattin Önkibar da ülkücü kökenden geliyordu.
Saflardan ayrılanların başına neler geleceği mi sergilenmek isteniyordu?
İşte #ÜlküOcakları etiketi o günlerde aynı zamanda, tam da Ülkü Ocaklarının bazı AB ülkelerinde yasa dışı ilan edilmeye başlandığı bir sırada açıldı. Etiket altında, MHP gençlik örgütü olan Ülkü Ocaklarının, partinin kurucu başkanı Alparslan Türkeş’in “emaneti” olduğu Bahçeli’nin video kayıtlarıyla özellikle vurgulanıyor. MHP kimliğinin AK Parti ya da başka kimliklerle “karışmasının” önüne geçme çabası da göze çarpıyor.
Büyük ölçüde MHP’den kopanlarca kurulan İYİ Parti, CHP ile Millet İttifakı içinde kaldığı müddetçe Bahçeli açısından o kadar sorun olmazdı. Ama Meral Akşener’in Erdoğan tarafından Bahçeli’nin yerine müttefik olarak görüldüğü yolundaki yorumların AK Parti çizgisindeki medyada çıkmaya başlaması farklıydı. Üstelik şimdi Gelecek Partisi, Deva Partisi, Demokrat Parti hatta CHP içinde de eski MHP’li, ülkücü kadrolar görülmeye başlamıştı. CHP’den Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Mansur Yavaş vardı örneğin.

Türkeş ve “azgın milliyetçilik”

Aslında ayrılmaların Bahçeli’nin Erdoğan’a sıkı muhalefet yaptığı dönemde AK Parti’ye geçen Tuğrul Türkeş ile başladığı söylenebilir. Türkeş, MHP tabanına, AK Parti ile iş birliği yapılırsa devlet yönetiminde etkili olunabileceğini, devlet kadrolarından belediye imkânlarına dek ülkücülerin yararına işler yapılabileceğini göstermiş oldu. Bahçeli’nin Cumhur İttifakına doğru rota değişikliği 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişiminin öncesinde 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP’nin yükselişini görmesi ve devlet yönetimine girme niyetini Erdoğan’la başkanlık sistemi tartışması başlatmasıyladır. Tuğrul Türkeş o süreçte önemli bir unsur olmuştur.
Türkeş, sonradan özel olarak son tehdit-saldırı kampanyasını kast etmediğini vurguladığı bir makale yayınladı. Gerçekten de saldırının hemen üzerine yazılmışa benzemiyordu ama kendi deyişiyle “iyi denk gelmişti”. Makale “Azgın milliyetçilik: 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde Dünya ve Türkiye’deki gelişmeler üzerine” başlığını taşıyordu. Türkeş makalesinde “azgın milliyetçilik” kavramının yanı sıra “iyi milliyetçilik” ve “kötü milliyetçilik” tanımları da getiriyordu. İlkine örnek olarak Mustafa Kemal Atatürk’ü, ikincisine örnek olarak da Adolf Hitler’i veriyordu. “Maalesef ki” diyordu Türkeş, “Türkiye’de de bu tip hamaset eksenli bir milliyetçiliğin (…) sosyolojik tabanda kök salmaya yakın olabileceği tehlikesini görüyorum.”

Asıl sarsıntı ideolojik zeminde

Tuğrul Türkeş, “azgın milliyetçilik” tanımı üzerine şu saptamada da bulunuyor: “İçi tamamıyla boş, programsız ve dolayısıyla da “Tarihin Davetine” icabet edebilecek olgunluktan çok uzak bu formatın çağa yön vermek şöyle dursun çağı yakalaması bile mümkün değildir.”
Bu tanım, Meral Akşener’in “lümpen milliyetçilik” tanımıyla dışlamak istediği yaklaşımla benzeşmektedir.
Türkeş’in söz ettiği tarihin daveti, dünyanın 21’inci yüzyılın başında karşı karşıya kaldığı değişim ve dönüşüm rüzgarıdır. Önce Çin’in önlenemeyen yükselişi, sonra kovit salgını, insanlığı tarihin akışında yeni bir dönemece getirmiş görünmektedir. Dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücü ABD’nin geçirmekte olduğu sarsıntılar bunun açık göstergesidir.
Joe Biden’ın yönetimi sadece ABD için değil, uluslararası siyasi ve ekonomik sistem için de bir sınav olacak. Dönüşüm ve değişim kaçınılmaz görünüyor. Dönüşüm ister istemez Türkiye’yi de etkileyecek, Türkiye’yi yöneten Cumhur İttifakını da.
Erdoğan’ın Milli Görüş ve AB eğilimini, Bahçeli’nin de hamasî milliyetçilik eğilimini böyle bir dönemde öne çıkarmaya başlaması rastlantı sayılamaz. Cumhur İttifakındaki asıl sarsıntı ve dönüşüm sancısı ideolojik zeminde, kimlik sorununda yoğunlaşıyor.

(*) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir gün önce de Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ile görüştüğü yolunda bir ifade yanlışlıkla yazının erken yayımında yer almıştır. Düzeltir, özür dilerim. (Güncelleme 20 Ocak 2021, 17:22)

 

Biden’ın ilk icraatı ne oldu? İlk Türkiye icraatı ne olacak?

Yeni ABD Başkanı Joe Biden ve Başkan Yardımcısı Kamala Harris, çalkantılı günlerden sonra 20 Ocak’ta yemin edip göreve başladı. (Foto: Beyaz Saray)

Joe Biden, Donald Trump’ın Beyaz Saray’ı devir teslim törenine katılmadan terk etmesinden birkaç saat sonra düzenlenen törenle ABD’nin 46’ıncı başkanı olarak göreve başladı. Trump yanlılarının askeri sokağa döken Kongre baskınına rağmen Biden sakindi ve sakin bir konuşma yaptı. Belki en köşeli ifadesi beyaz ırkçılığını terörizm sayarak mücadele sözü vermesiydi. Ülke tarihin seçilen ilk kadın ve ilk siyah Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in sıkıntılarla büyümüş bir göçmen çocuğu olarak yemin ederken gizleyemediği sevinci görmeye değerdi. Biden’ın ilk icraatı ise yemin töreninin bitmesinden birkaç dakika sonra geldi.
Biden çalışma masasına oturdu ve birbiri ardına dosyaları imzalamaya başladı. İlk imzası, Trump’ın Meksika sınırına ördüğü duvarın inşaatını durdurmak oldu. İkinci imzasında Trump’ın Müslüman ülkelerden seyahat yasağını kaldırdı. Üçüncü imzasıyla Trump’ın çıktığı Paris İklim Anlaşmasına döndü. Devamında ABD’yi Dünya Sağlık Örgütüne döndürdü, kovitle mücadele planını güncelledi, hükümet kuruluşlarında ırk ve cinsiyet eşitliğinin sağlanması için iki kararname imzaladı ve Trump’ın son dakikada aldığı bütün kararları durdurdu.

Dış politikaya tek cümleyle değindi

Biden’ın 17 maddelik ilk icraat listesinin ağırlık noktaları kamu sağlığı, çevre sağlığı ve toplumda birlik duygusunu pekiştirmeye yönelik adımlardı. Seçim kampanyasında ilk hedefini ABD’de demokrasiyi “yenilemek”, güncellemek olarak belirlemişti. Konuşmasında “Demokrasinin ne kadar önemli olduğunu anladık” dedi Kongre baskınını hatırlatarak.
Dünyanın hemen her ülkesinde Biden’ın yemin töreni konuşmasını izleyenler ABD dış politikasına dair bir şeyler de duymak istiyordu. Ancak Biden’ın konuşmasında dış politikaya doğrudan değinen tek mesaj vardı: “İttifaklarımızı tamir edeceğiz”.
Bu aslında yoğun bir mesajdı. Biden’ın Çin ve Rusya ile mücadelesinde hem Avrupa-Orta Doğu hem de Pasifik-Asya bölgesinde Trump’ın küstürdüğü müttefiklerini yeniden kazanmayı amaçladığı anlaşılıyordu. Asya-Pasifik bölgesinde ASEAN ittifakı var; ABD’nin o bölgedeki kilit müttefikleri ise Japonya, Güney Kore ve Avustralya. Yarı Hinti (yarı Jamaikalı) olan Harris, Hindistan ile daha yakın bağ kurmaya çalışacaktır. Biden’ın öteden beri asıl olarak “Avrupacı” olduğu bir sır değil Avrupa deyince ise akla gelen NATO ittifakı.

Türkiye resmin neresinde?

Türkiye Biden’ın strateji haritasında NATO üyesi olarak yer tutuyor. Yeni ABD yönetimi, her fırsatta NATO’yu ve Avrupalı müttefikleri küçümseyen Trump’ın aksine Biden’ın NATO ile ilişkileri güçlendirmek istediği biliniyor. NATO, İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliğine karşı kurulmuştu. Türkiye’de 1952’de Yunanistan ile birlikte Sovyetlerin Akdeniz’e inmesini engellemek amacıyla NATO’ya alınmıştı. Sovyetler 1992 başında resmen dağıldı ama NATO için asıl hasım hep Rusya olarak kaldı.
Türkiye hâlâ bölgesinde Rusya’ya karşı denge unsuru sayılıyor. Suriye, Libya, Azerbaycan ve Karadeniz-Ukrayna örneklerine bu açıdan bakmak mümkün. Öte yandan Türkiye, Rusya ile yakın işbirliği de sergiliyor. ABD Kongresi Türkiye’yi de Rusya’dan S-400 hava savunma füzeleri aldığı için CAATSA yaptırımları kapsamına aldı. En büyük yaptırım Türkiye’nin de ortak üreticisi olduğu F-35 savaş uçakları programından çıkarıp parası ödenmiş jetlere el koymasıydı.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Biden’ın Trump döneminde başlayan yaptırımları silah olarak kullanmaya devam edeceğini düşünmesi doğal.

Sıkıntılı günler önümüzde

Ankara savunma pozisyonu almış durumda. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın geçenlerde “F-35 programına dönmek istiyoruz, ama S-400’leri geri veremeyiz” diyerek yeni ABD yönetimin Türkiye’yi anlamasını istemesi sıkıntının boyutlarını gösteriyor.
Öte yandan Biden’ın ekibindeki çoğu kilit üye Türkiye’yi yakından tanıyor, çoğunun Türkiye’ye sempati beslediği söylenemese de. Aslında Biden’ın kendisi de öyle. Dışişleri Bakanı Tony Blinken daha göreve başlamadan “Türkiye sözde stratejik ortak” diyerek elini açtı. Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Savunma Bakanı Lloyd Austin, Orta Doğu ve Kuzey Afrike Özel Temsilcisi Brett McGurk Türkiye’ye, özellikle de Erdoğan yönetimine önyargıyla bakan kabine üyeleri.
En büyük sorunlardan biri yönetim anlayışı ve çalışma yöntemi konusunda çıkacak gibi görünüyor. Erdoğan bütün kilit konuların liderler düzeyinde ele alınmasını, doğrudan kendisine getirilmesini istiyor. Biden ise kurumlar devletine inandığını söylüyor, bakanlarına, kilit ekip üyelerine inisiyatif vereceği anlaşılıyor. Hem S-400/F-35 konusu hem de bu çalışma anlayışı farkı, Türkiye’yi ABD ile ilişkilerde zor günlerin beklediğini gösteriyor.
Biden’ın Türkiye’ye ilişkin ilk icraatının, NATO’yu da ilgilendiren bu hassas meselede S-400/F-35 meselesinde olması sürpriz sayılmayacak.
Yeni bir dönem başlıyor.