• 14.03.2021 09:35
  • (385)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 2 Mart’ta açıkladığı Eylem Planı ne kadar insan hakları reformu sayılırsa, 12 Mart’ta açıkladığı da o kadar ekonomide beklenen yapısal reform sayılır.
Erdoğan’ın 2 Mart’ta açıkladığını Yargıda İdari Reform adı altında söylese daha doğru bir karşılığı olurdu. Ama giriş kısmına BM’nin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesindeki maddeleri ilk defa kendi söylüyormuş gibi ekleyerek aslında Türkiye kamuoyuna değil, ABD ve AB’ye “üstüme gelmeyin, düzeltiyorum işte” mesajı verdi. 12 Mart’ta da aslında dört ay önce, 12 Kasım’da verdiği ekonomi reformu sözünü tutar görünmek için bir dizi yapısal destek adımını bir araya toplayıp alt alta sıralayarak reform olarak sundu. Böylelikle iç ve dış yatırımcıya da “işte sizinle konuşarak attık adımları, daha fazla zorlamayın” der gibiydi.
Cumhurbaşkanının 12 Mart ekonomik eylem planı “Bunları zamanında yapmamız gerekirdi, ama şimdi yapmaya niyet ettik” anlamına da yorulabilir. Yoksa dilimize Batı’dan giren reform sözcüğünün, eski kullanımıyla inkılap, yeniden şekillendirme, yeniden yapılandırma olduğunu herkes biliyor.

Gözler hala Merkez Bankasındaysa

TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski’nin, kendileriyle de danışıldıktan sonra ilan edilen pakete destek mesajında “uygulama süreci aciliyet taşımaktadır” ifadesi, aslında “güzel sözler ama bir an önce uygulanmazsa karşılığı yok” anlamına geliyor.
Bu da başka bir alanda dış politikada, AB’den duyduğumuz “Yunanistan’la görüşmeye başladınız ama devamı gelsin” beyanlarını çağrıştırıyor. İnsan haklarından ekonomiye, oradan dış politikaya dek insanlar Erdoğan’a artık inanmak istiyorlar ama geçmişte verilen sözlerin çoğu havada kaldığı için artık uygulama görmek istiyorlar. O yüzden önlerine konan “paketlerin” reform olmadığını bildikleri halde tartışmaya girmiyor, reform imiş gibi alkışlıyor, ama “icraat görelim” diyorlar.
Cumhurbaşkanının dört ay sonra büyük bir törenle ilan ettiği paketten sonra piyasaların gözü hala Merkez Bankasının 18 Mart’taki toplantısında faizi kaç baz puanı artırıp artırmayacağındaysa, Cumhurbaşkanıyla ters düşmüş görünmemek için alkışladıklarını gösterir. MB deyince… Kâğıt üzerinde de kalsa hala bağımsız sayılan Merkez Bankasının işlevi olan fiyat istikrarının sağlanması için doğrudan hükümete bağlı Fiyat İstikrar Komitesi kurulması çelişki değil mi?

Hastaya teşhis koymadan tedaviye kalkmak

Açıklanan paketin en önemli eksikliklerinden birisi, sorun tespiti yaparken teşhisini yapmamış olması. Yani, bu duruma nasıl, hangi hatalar sonucu gelindi? Hatalar kurumsal mıydı, kişisel miydi? Kişisel idiyse, bu hatalara kim, nasıl göz yumdu? Bunların tekrarlanmaması için hangi önlemler alındı?
Teşhis konmadan, hastaya, yani bu durumda Türkiye ekonomisine hangi tedavinin uygulanacağı, ne tür bir reçetenin yazılacağı nasıl belirlendi?
Bunlar açıklanmalı ki, halkın kolektif hafızasında bir daha bu yollara sapılırsa uyarı mekanizmaları harekete geçebilsin. Eğer hata yok idiyse reform adı altında bu önlemlere neden ihtiyaç duyuldu?
Şu kritik cümle dahi bir planı değil, bir ihtiyaç beyanı anlamına geliyor: “Bir dizi yapısal tedbirin ve dönüşümün gerçekleştirilmesi şart”. Kusura bakmayın ama bu reform planı zaten bu şartın yerine getirilmesi ihtiyacından doğmamış mıydı? Plan yerine ihtiyacın tekrarlanması belirsizlik değil mi?
Hala hatalar yaptığını kabul edemeden yeni reçeteler öneren, üstelik bunu da somut bir plandan çok bir niyet beyanı şeklinde sunan bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız.

Ne deseydi reform denebilirdi?

Doğrusu hükümet üyeleri de yatırımcı güveninin adalet dağıtan yargıdan geçtiğini söylediği için öncelikle yüksek yargıç atamalarında Cumhurbaşkanının payını parlamento lehine azaltıcı adımlar iyi olurdu.
Örneğin Erdoğan, KDV, ÖTV gibi dolaylı vergileri azaltıp üretimden kaynaklanan doğrudan vergilendirme yapısına geçileceğini ilan etseydi, bu reform olurdu. Ya da işgücü yapısının istihdam üretecek şekilde yeniden düzenleneceğini açıklasaydı.
Örneğin Erdoğan, köprü, havalimanı türünden yap-işlet-devret ihalelerinde inşaat şirketlerine devlet garantisi sağlama sisteminden vaz geçildiğini açıklasaydı. Devlette bina ve araç saltanatı ayyuka çıkmışken israftan kaçınılmaya nereden başlanacağını açıklasaydı keşke.
Erdoğan saydamlık ve hesap verilebilirliğin artırılması için TBMM’nin bütçe hakkının genişletilmesinden söz etti ama kamu harcamalarını denetleyen Sayıştay’ın adı bile geçmedi. Onun yerine, Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan dururken, ekonominin koordinasyonunu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a verdi Erdoğan. Ankara’da anında Berat Albayrak dönemi için iddia edilen Cumhurbaşkanından bilgi saklama iddialarına önlem olarak çifte-kontrol amaçlandığı konuşulmaya başlandı.

Hiç mi olumlu bir şey yok?

Ekonomi dünyasından bu konuları konuştuğum kaynaklarımdan güvendiğim birisi “Ohooo…” dedi; “Siz de beklentinizi amma yüksek tutuyorsunuz. Biz bu kadarını bile beklemiyorduk. Para politikasını doğru dürüst yapsınlar, bize yeter.”

Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanı olduğu iki yılda üç “reform” ilan edilip sonuç alınmayınca böyle oluyor.
Tabii hal böyle olunca gazeteciler de Cumhurbaşkanının reform ilanından çıkara çıkara, Hazine ve Maliye Bakanı tarafından da duyurulabilecek “Esnafa vergi müjdesi” başlığını çıkarabildiler. Esnafın büyük kısmının zaten Gelir Vergisi’ne tabi olmadığını, bunun esnafın beklediği müjde olmadığını bile bile.
Peki, hiç mi olumlu bir şey yok?
Erdoğan’ın mali disiplinden söz etmesi olumlu, tabi riayet edildiği takdirde. Nasıl yapılacağı konusunda ayrıntı verilmemiş olsa da kamu-özel sektör işbirliğinden söz etmesi de öyle. Gıda fiyatlarının düşürülmesinde, artık yozlaşmış hâl sisteminin gözden geçirme fikri de, yıllar önce teşvik edilmesi gereken soğuk tedarik zincirlerine nihayet öne çıkarmak da önemli noktalar. Gerçi bu çerçevede şart olan tarım ve hayvancılık reformundan söz olmasa da.

Bekleyiş karşılanmadı, devam ediyor

Borçlanmada dış kaynakların payını düşürme niyeti de olumlu vaat olarak kayda geçmeli. Dijital ekonomiye ağırlık verileceğini, dijital vergi sistemine geçileceği vaadi de öyle. Eğer yerli ve milli kredi kartı sistemine geçilebilirse bu da ekonomiye katkı sağlayacaktır.
Ama bakın, bütün bunlar yeniden yapılandırma, şekillendirme, yani reform sayılmaz; olumlu yönde atılmış önlem adımları sayılır.
Bu ilan edilen adımların kısa vadede kovit pandemisinin olumsuz etkilediği hayat pahalılığı, işsizlik ve aynı vahametle yaygınlaşan umutsuzluğa ne çare getireceği belirsiz.
Özetle, ekonomide halkın yararına yapısal reform ihtiyacı hâlâ büyük oranda karşılanmamış durumda; bekleyiş devam ediyor.