• 6.04.2021 06:47
  • (256)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AK Partililerin, iktidarının on dokuzuncu yılında hâlâ mağdur ve mazlumu oynayabiliyorsa, bunu bir ölçüde kendilerinin bir ölçüde de muhaliflerinin hesabına yazmak lazım.
Hiç gülünecek bir halde değiliz ama baskı ortamlarında siyasi mizah güçlü bir ifade tarzı sunabiliyor. O yüzden iki Zaytung haberiyle yazıya girelim.
Birincisi: “Sonucunu beğenmediği seçimi iptal edip tekrarlatabilen, kararını beğenmediği hâkimi soruşturma açıp sürgün edebilen, batırdığı 128 milyar doların hesabını bile vermeye gerek görmeyen AKP… Aynen yine aşırı mağdur.”
İkincisi: “Kısa Çalışma Ödeneğinin kesilmesiyle ayda 1400 TL’ye mahkûm olan Caner Yuvak (32), yine AKP kadar mağdur olmayı başaramadı…”
Ne kovit salgını kaldı AK Parti gündeminde, ne enflasyonun TUİK rakamlarına göre yine yüzde 20’yi bulması (%19,2) ne de ne yapsak gelmeyen o telefonun gölgesinde kalan dış politika. Bir emekli subaylar bildirisinde darbe tehdidi bulan Erdoğan AK Partiyi olağanüstü topluyor. Bakalım ardından başka ne baskı uygulamaları çıkacak? İmzacılar ise birer birer gözaltına alınmaya başladı.

İfade özgürlüğü mü, değil mi?

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı imzacılara Türk Ceza Yasasının 316’ıncı maddesinden soruşturma açtı. Yani “Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı”, “iki veya daha fazla kişi, maddi olgularla belirlenen bir biçimde anlaşırlarsa” diyen madde. TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un “Düşünceyi ifade başka, darbe iması başka” demesi bu maddeye dayanıyor.
Oysa Anayasanın 26’ıncı maddesi diyor ki, “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir” ve ekliyor “resmi makamların müdahalesi olmaksızın” diye.
Yani emekli amirallerin bildirisi, siyaseten yanlışlığını tartışmıyorum, Anayasa’ya göre, “toplu olarak” yapılsa da ifade özgürlüğüne giriyor. Zaten bütün siyasi lider açıklamaları arasında beni en çok şaşırtanın Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu olması da buna dayanıyor. Karamollaoğlu, açıklamanın şekli yanlıştır, ama ifade özgürlüğüdür dedi.
Bana kalırsa, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “sahte gündem” demesi, İYİ Parti lideri Meral Akşener’in “zevzeklik” demesinden çok Karamollaoğlu’nun bu sözleri 2021 bildiri mağduriyetinin hedefe ulaşmayacağını gösteriyor.

Savunma Bakanlığı açıklaması ve teoriler

Asker 103 emekli amiralin bildirisini okuyup mu darbeye kalkışacak? Bu işlerin açıktan açığa yapılmadığının en çıplak kanıtı 15 Temmuz 2016 kalkışması öncesinde Fethullahçıların yıllarca hücre tipi gizli çalışma yürütmesi değil mi? Kaldı ki o da tutmadı. Bunu anlamak için belki de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın bakanlığı adına yayınladığı tepkideki şu ifadeye bakmak lazım: “Türk Silahlı Kuvvetleri, hiçbir görev ve sorumluluğu olmayan kişi veya kişilerin hırs, ihtiras ve şahsi emellerine araç yapılamaz”. Görevde değiller, yetki ve güç kullanamaz durumdalar diyor aslında.
Teoriler atılıyor ortaya iki gündür. Hürriyet’in siyaset baş yazarı Abdülkadir Selvi, Türk sağının meşhur şehir efsanelerinden “CHP+Ordu=İktidar” formülünü canlandırdı. Rasim Ozan Kütahyalı, bildirinin Cumhurbaşkanının 6 Şubat 2021’de yayınladığı kararname ile artık subay atamalarında ehliyetin sadece siyasi otorite tarafından belirlenecek olmasına askerin tepkisi olduğunu öne sürdü. Türkiye gazetesinde Cem Küçük, bu nedenle bildirinin kökünün ordunun içinde olduğunu, muvazzaf subayların işin içinde olabileceğini yazdı.
Ruşen Çakır’ın Medyascope’ta dediği gibi “aranan düşman bulundu”.

Bonapartizm ve baskının artışı

Hükümet “aranan düşman” üzerinden ekonomiden sağlığa, dış politikaya dek her konudaki muhalif sesleri artık daha çok “darbeci” kategorisine dahil ederek susturma çabasına girebilir. Erdoğan’ın kendisine gümüş tepside sunulan fırsatı, ilk aşamada mayası tutmayan yeni Anayasa hamlesine ulamak isteyecektir.
Bunun sınırlarını 1802-1804 sürecinde Fransız devrimi sayesinde Cumhuriyetin başına geçen Napoleon Bonapart’ın kendisini İmparator ilan etmesi örneğine dek uzatmaya ne ihtiyaç ne de gerek var. Bonapartizm asıl olarak devleti bir asker-sivil bürokrat ordusuyla yönetme modeline verilen isimdir.
Sivil bürokrasi büyük ölçüde siyasallaşmış durumdadır. Kemal Atatürk’ün 1926 kanunlarıyla (İttihatçıların aksine) siyasetin dışında tutmak istediği ordunun yeniden siyesi ölçülere göre belirlenmesi süreciyse, anlaşılan tamamlanmamıştır. Üniformasının üzerine bağladığı sarıkla İslami Cemaate katılan tuğamiralin eleştirilmesine tahammül edilememesi bunu gösteriyor.
Öyle anlaşılıyor ki, yeni Anayasa olsun, olmasın, iktidar zeminin siyasi ve ekonomik nedenlerle Cumhur İttifakının ayakları altından kaymasını durdurmak isteyen Erdoğan, Bahçeli’nin desteğiyle daha katı bir tutuma geçecektir. Bu baskı ve yasakların kapsamının genişlemesi anlamına de gelebilir.

Erken seçim mi, baskıyı artırmak mı?

Erdoğan on dokuz yıllık iktidarında hep mağdur ve mazlum rolünü seçti. Darbe girişimi de hep şeytanlaştırılan Atatürkçü kesimden değil, sonra “kandırılmışız” deyip işin içinden çıktığı İslamcı bir Cemaatin yasadışı örgütlenmesinden geldi.
Ama Erdoğan ok dokuz yıllık iktidarında ilk defa savunma pozisyonunda.
Örneğin 2007’deki 27 Nisan e-muhtırasında çözümü karşı saldırıya geçmekte ve hemen seçim ilan etmekte görmüştü; yaptığı doğruydu. Sonundan çıkış yolu demokrasilerde seçimden geçmeliydi.
2016 darbe girişimi sonrasında da hemen Anayasa referandumu ve ardından seçim sandığına başvurdu.
Oysa şimdi Kılıçdaroğlu ve Akşener durmadan “erken seçime gidelim” diye meydan okurken, Erdoğan ve Bahçeli erken seçime gitmek istemiyor.
Acaba Erdoğan emekli subayların bildirisinden çıkan “mağdur” söyleminin rüzgârıyla kazanabileceği hesabıyla erken seçime gider mi? Yoksa muhalefeti susturacak yeni önlemlere mi başvurur.
Bakalım hangi yolu seçecek Erdoğan?