• 17.05.2021 07:50
  • (131)

Anayasamızda hala yazılı olan laik, demokratik, sosyal hukuk devletinde yeri olmayan helallik konusuna girmeden önce Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hangi hatanın eşiğinde olduğunu söyleyeyim.
Cumhurbaşkanı dün, 14 Mayıs’ta, 17 Mayıs Pazartesi’den itibaren “normalleşmenin” başlayacağını söyledi. Sıradaki hata bu olacak.


Buna göre 16 Mayıs’ta yani yarın hastalığın bulaşma oranının günde 5 binin altına ineceğinden emin olması lazım. Öyle ya 26 Nisan’da “tam kapanma” diyerek delik deşik bir kapanma ilan ettiğinde normalleşme sınırı olarak günde 5 bin vaka sınırını kendi koymuş, biz de bunu ilk defa somut sınır olarak olumlamıştık.
Oysa Sağlık Bakanlığının 14 Mayıs verilerine göre vaka sayısı hâlâ 11,394. Demek ki Cumhurbaşkanı bunun iki günde yarısının altına döneceğine inanıyor. İsteyen gidip Sağlık Bakanlığı sitesine baksın, renkleri grinin tonlarına çevirmeselerdi, o haritada Türkiye’nin çoğu yeri şimdi kırmızı ya da turuncu görünecekti. Şimdi koyu gri, yeter ki kendimizi kandırmaya devam edelim.
Üstelik vaka sayılarındaki düşüşte test sayılarındaki düşüşün payı olabilir. Örneğin 29 Nisan’da başlayan kapanmadan bir gün önce günde 283 bin küsur test yapılmış, on gün sonra 7 Mayıs’ta bu sayının 251 bine düştüğünü görüyoruz. 14 Mayıs’taki test sayısı ise 203 bin olarak açıklandı.

Testi azalt, vaka da az görünsün

ABD Başkanlık seçimini kovitle inatlaşma yüzünden kaybettiğinin hâlâ farkında olmayan Donald Trump da böyle yapmıştı. Çok test yapıldığı için çok hastalık çıkıyor diyordu, o kafadaydı.
Zaten tam kapanma filan yoktu ortada. Önce -Sağlık Bakanı Fahrettin Koca değil- Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın talimatıyla camiler açıldı. Cumhurbaşkanının teravi namazları da evde kılınacak demesine rağmen Diyanet İşleri Başkanı onları da serbest bıraktırdı. Vatandaşlar 17 Mayıs’tan sonra uzatma olmayacağı müjdesini Sağlık Bakanından değil, önce turizm şirketleri sahibi olan Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’dan aldı. Aşılama önceliğinin turizm çalışanlarına verileceğini ise yine Sağlık bakanından değil, seçim bölgesi turizm merkezi Antalya olan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’ndan aldık. Sonra turistin karşısına çalışanları “aşılandım, keyfine bak” maskesiyle çıkartma rezaleti çıktı, tepki üzerine geri alındı.


Erdoğan, kendi koyduğu bir kuralı daha geri alarak 17 Mayıs’ta “açılmaya” geçecek gibi görünüyor. Belki ileride bu hatanın yol açacağı can kayıpları ve ekonomik kayıplar için de ayrı bir helallik ister.

15 Temmuz’da “kandırıldık”, pandemide “helallik”

Cumhurbaşkanı aynı konuşmasında şunları da söyledi:
• “Kısıtlamalardan etkilenen esnaflarımızın bir kısmı ile turizm sektörümüze de bu zor dönemde ayakta kalabilmeleri için her türlü desteği vermenin gayreti içerisindeyiz. Buna rağmen sıkıntıya düşen insanlarımız, esnafımız, çalışanımız olduysa hepsinden helallik istiyoruz.”
Bunun anlamı “yetersiz kaldık, zararlarınızı yeterince telafi edemedik ama bunun hesabını bize kesmeyin” talebidir. Yani “sıkıntıya düşen insanlarımız, esnafımız, çalışanımız olduysa” Cumhurbaşkanı Erdoğan’a helal olsun diyecek, üstüne bir bardak su içecek, ilk seçimde de oyunu yine Erdoğan’a verecek.
Nasıl ki 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi ardından Erdoğan Fethullahçılar tarafından “kandırıldığını” söyleyerek “Rabbim ve milletim affetsin” dedi, şimdi de -sanki koronavirüs sadece Türkiye’yi vurmuş gibi “benden bilmeyin” diyor.
Helallik isteme yaklaşımın laik, demokratik hukuk devletinde yeri yoktur.

Din işlerini devlet işlerinin içine sokunca

Kaldı ki, Google’a “helallik istenmesi” yazınca karşınıza Diyanet İşleri internet sitesi çıkıyor. Din İşleri Yüksek Kurulu “helallik istenmesi” kavramını hangi başlık altında işlemiş biliyor musunuz? “Kul hakkı yemenin hükmü nedir? Kul hakkı nasıl ödenir?” başlığı altında. O madde de şu cümlelerle başlıyor:
 “Hz. Peygamber (s.a.s.), üzerinde kul hakkı bulunan kişilerin, hak sahibi olan mazlumlardan helallik almalarını öğütlemiştir. Bunun yapılmaması durumunda hesap gününde haksızlık yapan kişinin salih amellerinin, haksızlığı ölçüsünde alınarak hak sahibine verileceğini, eğer verilecek salih amel bulunamazsa o zaman da mazlumun günahlarının zâlime yükleneceğini belirtir.”


Görüldüğü gibi bu tamamen dini bir kavram. Din işlerini devlet işleri içine sokunca böyle oluyor. Helallik verilmemesi halinde “mazlumların” kul hakkını alması inananlar için ahireti, öbür dünyada hesaplaşmayı ilgilendiren bir konu.
Peki “mazlumlar”, kendisine devlet diyen her yapı, kendisine devlet yöneticisi diyen her kişiden bu dünyada haklarını almak istediklerinde ne olacak? Hayır, onu karıştırmayın, siyaseten hesap sormayın, hakkınızı öbür dünyada alacaksınız mı diyeceksiniz?
Kılıçdaroğlu “erken seçim” deyince…
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu Erdoğan’dan bu helallik sözünü duyunca, “Helalleşelim kesinlikle. Hemen erken seçime gidelim” dedi. Böylelikle vatandaşın kime “helal olsun” deyip demediği de belli olurdu.
Laik devlette nasıl din ve devlet işlerinin ayrı tutulması gerekiyorsa, demokratik hukuk devletinde de hesaplaşmanın yolu sandığa gitmekti.
Aslına bakarsanız 2019 yerel seçim yenilgisine dek Erdoğan siyaset ne zaman sıkışsa çareyi ya erken seçim ya halkoylaması yoluyla sandığa gitmekte bulurdu.
Şimdi roller değişti. Şimdi muhalefet bloku, CHP lideri Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti lideri Meral Akşener başta olmak üzere “erken seçim” isterken AK Parti lideri Erdoğan ve müttefiki MHP lideri Devlet Bahçeli seçimden kaçar konuma geçti.
Kılıçdaroğlu “erken seçim” deyince ilk tepki Erdoğan’dan ya da AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’ten gelmedi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Kılıçdaroğlu’na “Ramazan Bayramı’nda Kudüs kan ağlarken siz yine ucuz siyasi hesaplarla sosyal medyada boy gösteriyorsunuz. Size de ancak bu yakışır!” dedi.

Dağ gibi iletişim hataları dururken

Yakın dönemde “yeşil noktalı milli hesaplar”, “128 milyar videosu” ve “Aşılandım, keyfine bak” maskesi gibi iletişim faciaları ortadaydı. Ama Cumhurbaşkanının İletişim Başkanı, bir muhalefet liderinin en doğal siyasi hakkı olan seçim talebini, ne alakası varsa İsrail’in zulmüne bağlıyor, “ucuzluk” sayıyordu. (Son zamanlarda Ankara siyaset kulisinde AK Parti Kongresini takiben görev bölüşümü çerçevesinde Altun’a iç siyaset konularına , Çelik’e de özellikle dış politika konularında (parti adına değil) devlet adına konuşma kısıtlaması getirildiği söyleniyordu. Ya bilgi yanlıştı ya da bir AK Parti kararı daha alınır alınmaz hükümsüz kalmıştı.)
Erdoğan eğer siyasi rakibini memuruna dövdürerek itibar kaybettireceğini düşünüyorsa, daha çok konuda helallik istemesi ihtimali var. Sedat Peker videolarıyla artan dağınıklıktan hiç söz etmiyorum bile.
Bütün bu toz duman içinde benim anlamakta zorlandığım bir şey var. Bir siyaset kurdu olan Bahçeli bu gidişin iyi olmadığını, kendisine de kaybettireceğini nasıl görmüyor?
Belki de kural değişmeyecek ve 2002’den bu yana bütün “sandık başına” hamlelerinin efendisi Bahçeli değiştirecek siyasi gidişi.