• 25.11.2012 00:00
  • (4830)

 İsrail’in Gazze katliamı şimdilik ateşin sessizleşmesiyle sonuçlanmış bulunuyor.

Ateş kesilmiyor ateşkesle, için için yanmaya devam ediyor.

“Ağlayın su yükselsin, belki kurtulur gemi

Anne seccaden gelsin, bize dua et e mi?”

tesellisine sığınmak da mümkün belki ama ‘Olanlar neden böyle oluyor?’ sorusunun cevabını aramak da boynumuzun borcu olmalı.

En kestirme cevabını hepiniz biliyorsunuz: Katil İsrail yine Müslüman Filistinlilere ölüm kustu!

Haksızlıklar karşısında fevrî tepkilerimiz tabii ki olmalı ama bunu bilgi ve sağduyu ile dengelemezsek sonuç alamayız. Milyarlık Müslüman denizinin böğrüne bir hançer gibi saplanmış bulunan “bir avuç Yahudi”nin bu cüretkârlığını olduğu kadar saldırganlığın mahiyetini de öğrenmeye ihtiyacımız var. Bunun için de Siyonizmin efsanelerine eğilmek ve İsrailli araştırmacı Şlomo Sand’ın deyişiyle “İsrail’in gözlerinin içine bakmak” gerekir.

“Bir ulus” der Karl Deutsch, “atalarına dair ortak bir yanılgı ile komşularına dair ortak bir tiksintinin birleştirdiği kişiler grubudur.” 1930’larda bir sabah aniden ‘aslen Türk’ olan Sümerler ve Hititlerin soyundan geldiğimizi öğrendiğimiz (?) gibi İsrail’de de özellikle kurulduğu 1948’den itibaren Yahudiliğin köklerine ilişkin pek çok efsane üretilmiş, arkeolojik bulgular ve belgeler tahrif edilmiş ve tarih, “Eretz İsrail”e göre yeniden dizayn edilmiştir.

Akçakale eşittir Tel Ebyad

Akçakale’ye bombalar düşünce demiryolunun öte yanındaki kasabanın adının Tel Ebyad olduğunu öğrendik. Bu, aslında “tembel bir İngiliz subayı” olan Sykes ile acar Fransız diplomat Picot’nun düz bir çizgiyle bizi ayırdıkları “Suriye halkı”nın nasıl bizimle aynı “pınar”dan su içtiklerini gösteren çarpıcı bir örnek oluşturur. Arapçada “Tel Ebyad”, Aktepe demektir. 1921 sınır düzenlemesinden sonra ortasından ikiye bölünen Tel Ebyad’ın bizde kalan kısmın ismini Türkçeye çevirmişiz. Olmuş size Akçakale! Aynı şey Resülayn için de geçerli. ‘Pınarbaşı’ demektir ve bizim sınırlarımız içinde kalan kısmının adını Ceylanpınarı yapmışızdır.

Siyonist düşüncenin de, anti-Siyonist kampın da unuttuğu bir gerçek genellikle atlanır: Kabala gibi putperestlik döneminin inançlarını koruyan güçlü bir gelenek Yahudilik içinde varlığını korumuştu. Hele Luriacı Kabala, tek bir Tanrı’nın olduğu fikrine halen ikna olmuş değildir.

En iyisi İsrail Shahak ve Norton Mezvinsky’nin dilimize “İsrail’de Yahudi Fundamentalizmi” (Anka: 2004) adıyla çevrilen kitabından İsrail’in içindeki diğer İsrail’in gerçeklerine eğilmek.

İngilizce yayınlarda genellikle atlanan ama İbranice yayınlarda rahatça dile getirilen pek çok ilginç noktanın altını çiziyor Shahak ve Mezvinsky. Onlara göre İsrail’de boyutları tahmin bile edilemeyecek bir Yahudi fundamentalizmi, toplum ve devletin tepesinden tırnağına kadar yaşamaktadır ve onun Rabin’in öldürülmesine kadar uzanan eli, buzdağının görünen yüzüdür. Onu tanımak için suyun altına inmek gerekir.

Yahudi köktenciliği totaliterdir ve İsrail devletine bu eğilimin tamamen hakim olması durumunda Ortadoğu’nun ve İsrail’in bugünkü halini mumla arayacağızdır. Bu ise hem Filistinliler, hem de bizzat Yahudiler için çok feci sonuçlar doğuracaktır.

İsrail’de demokrasi var deniliyorsa da bu, kendini “dünya Yahudilerinin temsilcisi” olarak gören bir devlette mümkün müdür? Tel Aviv’de yaşayan bir Arap, sadece oy kullanabilir ama diyelim İşçi Partisi’ne gireceği zaman Araplar için ayrılmış kesimlerde çalışabilir. Hiçbir zaman karar mekanizmalarına yükselemez. Aynı muamele başka bir ülkede Yahudilere yapılsa kıyameti koparmazlar mıydı?

Şoke eden bir veri

Bu da bir şey mi? dedirten başka bir nokta, tarıma dayalı cemaat anlamındaki Kibbutzlara sadece Yahudilerin üye olabilmesidir. Yahudi olmayan birinin üye olmasının tek şartı, din değiştirmesidir. Ancak kişinin ‘Ben Yahudiliği seçtim’ demek yetmemekte, İsrail Başhahamlığı’nın açtığı özel ‘din değiştirme okulları’nda eğitim görmesi de gerekmektedir.

Kadınların durumu daha da fenadır. Çünkü onların Yahudi olmasının şartı, ‘arınma banyosu’ yapması ve o sırada “3 haham tarafından çıplak olarak gözlenmesi”dir. Aynı şeyin mesela Almanya’da Yahudilere yapıldığını düşünmek bile Semitizmle damgalanmaya yeterlidir.

Bir de “Yahudi kanı” meselesi var. Yahudi kanı diğerlerinden o kadar değerlidir ki, herhangi bir Yahudi’yi öldürmüş olan Filistinlinin affı mümkün değildir.

Ya şu ARTI (+) işaretinin İsrail eğitim sisteminde yasaklanmış olmasına ne diyeceksiniz? Yahudi fundamentalistleri Hıristiyanlığın simgesi de olan (+) işaretini matematik kitaplarından çıkartmışlar, onun yerine büyük T harfini koymuşlardır. Onlara göre haç ile aynı olan artı işareti, körpe Yahudi çocuklarını dinden çıkarabilirmiş.

Lafı uzatmamak için ‘şoke’ edici bir veriyle bitirelim örnekleri. İsrail’deki fundamentalist din adamları Yahudi halkının, Yahudi olmayanlardan kan bağışı almasını haram saymışlar, kesinlikle yasaklamışlar. Yani ölecek bile olsanız Yahudi olmayan birinin kanının damarlarınıza zerk edilmesine izin vermeyeceksiniz!

Daha da ‘şoke edici’ bilgi, İsrail’de dindar Yahudilere sadece Yahudi olmayanlardan değil, kimi zaman laik Yahudilerden bile kan almanın yasak (haram) olduğu gerçeğinin nedense farkında olmadığımızdır. Netanyahu’nun seçim kampanyalarında Kabala büyüleri yaptırmasından tutun da hakimlerinin kararlarının büyücüler eliyle etkilenmeye çalışılmasına kadar pek çok bilgi, İsrail dışına sızdırılmamaktadır.

Şimdi İsrail neden ikide bir Filistinlilere ölüm kusuyor? sorusunun bir kısmını cevaplandıracak durumdayız: Onlar hahamların gözetiminde “Yahudi” olmadıkça yaşamalarına izin verilmeyecek olan “kansızlar”dır. Bombalamalarda çocukların şakaklarından akanlar, “kan” değil onların gözünde çünkü…

Not: Geçen hafta “M. Kemal’in Anadolu’ya gönderiliş kararnamesi” altyazısıyla yayımlanan belge gerçekte 1920’de “Anadolu Fevkalade Umumi Müfettişliği”ne ilişkindi. Karışıklık sebebiyle özür diliyorum.