• 13.01.2013 00:00
  • (4296)

 O gün çok büyük bir gündü, Mekke fethedilmişti. İçi içine sığmıyordu Efendimiz’in (sas). Başına siyah renkte bir sarık sarmıştı.

Kâbe’nin kapısında durup Allah’ına hamd ü senalar etti. Çevresini saranlara: “Haberiniz olsun, (Cahiliyeden kalma) her türlü kan veya intikam ya da mal davası ayaklarımın altındadır.”

Yalnız Kâbe’nin hizmetleri ile hacılara su verilmesi hizmetinin eskisi gibi devam etmesini istedikten sonra etrafında sonlarının ne olacağı merakıyla bekleşen endişeli Kureyşlilere döndü ve “Haydi gidin, serbestsiniz” diyerek affediciliğini bir kere daha gösterdi.

Tavafı tamamladıktan sonra Kâbe’nin içerisine girdi. Duvarlara bazı peygamberlerin resimlerinin yapılmış olduğunu gördü ve hemen silinmelerini emretti. Kâbe’nin üstünde duran 360 tane puta asasıyla işaret ederken mübarek dudaklarından İsra Sûresi’nin 81. ayeti dökülüyordu: “Hak geldi, bâtıl zâil oldu.”

Altın ve gümüşle süslenmiş putlar peş peşe kırılıp kaldırılıyordu. Ardından Bilal-i Habeşî çıktı temizlenen Kâbe’nin damına ve Ezan-ı Muhammedî’yi Mekke semalarına Davud’un avazesi gibi saldı.

Sevgili eşi Hz. Hatice ile çok iyiliğini gördüğü amcası Ebu Talib’in mezarlarının yakınına kurdurdu çadırını. Şükür namazını eda ettikten sonra döşeğine uzandı, mübarek çenesini sağ eline dayayarak düşünmeye başladı. Çileleri, sıkıntıları, hakaretleri... ve Hudeybiye barışı sırasında inen Fetih Sûresi’nin esrarengiz ayetlerindeki müjdelerin nasıl adım adım gerçekleştiğini...

Peygamber Efendimiz’in (sas) Mekke’nin fethinden sonra yakın bulunmak istedikleri zevce-i mutahhareleri Hz. Hatice’nin mezarının Osmanlı dönemindeki görüntüsü. (M. Armağan arşivi)

Oysa Hudeybiye Antlaşması’nı imzaladığı sırada ve sonrasında neler neler dememişlerdi. Karşı çıkanlar, itiraz edenler arasında en yakın arkadaşları dahi vardı. Hz. Ömer ve Hz. Ali bile kabul edememişlerdi antlaşmanın şartlarını. Zehir içmek gibiydi bir bakıma.

Miladi takvimle Mart-Nisan 628’e denk gelen hicretin 6. yılının Zilkade ayında yola çıkmıştı Mekke’ye doğru. Yanında 1.400 kişi vardı. Hac henüz farz kılınmadığı için umre vazifesini yerine getirmek istiyordu.

Kureyşliler ise çoktan harekete geçmiş, Zî Tuva diye bilinen yerde üslenmiş, kendisini Mekke’ye sokmamaya yemin etmişlerdi. Ama onu yolundan döndüremediler.

Ancak Mekkelilerin hiç tahmin edemeyeceği bir yoldan ilerlemeye başladı. Hudeybiye’nin üst tarafında kalan Murar tepesinden geçen yolu izledi.

Kendi eliyle sildi

Ancak bu tepede hiç beklenmeyen bir hadise meydana geldi. Bindiği deve aniden yere çöktü. Etrafındakiler muhtemelen devenin yorgunluktan çöküp kaldığını düşünmüşlerdi. Efendimiz (sas) ise “Hayır” dedi, “Deve kendiliğinden çökmedi. Ebrehe’nin filini Mekke’ye gitmekten alıkoyan ne ise deveyi de o alıkoydu.” İlahi iradenin devrede olduğuna işaretti bu. Herkese bineklerinden inmelerini emretti sonra.

Kureyş’ten çeşitli elçiler gelip gittikten sonra Huzaa kabilesinden birini Saleb adlı kendi devesiyle Kureyş’e gönderdi. Ancak Kureyşlilerin cevabı gayet sert oldu: Devesini kestiler, elçisini de öldürmeye kalktılar.

Ardından Hz. Osman’ı gönderdi elçi olarak. Tek istediği, umre yapmaktı. Bunu kabul etmediler ama onun ısrarı karşısında bir arabulucu olarak Süheyl b. Amr’ı gönderdiler.

Süheyl, Kureyş’in isteklerini iletti. Antlaşma için Müslümanların bu yıl hac etmemelerini ve geri dönmelerini şart koşuyorlardı. Halbuki bu amaçla yola çıkılmıştı. Yoksa Allah’ın Resulü (sas) geri adım mı atacaktı?

Süheyl ile Peygamber Efendimiz uzun uzun müzakerelere daldılar. Sonunda bir uzlaşmaya varıldı. Hz. Ali’yı çağırıp ona “Bismillâhirrahmânirrahîm” diye yazmaya başlamasını söyledi Allah’ın Resulü. Süheyl hemen itiraz etti. “Bizim âdetimizde böyle bir şey yok. Bunun yerine “Bismikallahümme” (Senin adınla Allah’ım) diye yaz.” dedi. Hz. Ali, Süheyl’in dediği gibi yazdı.

Ardından Efendimiz “Bu, Allah’ın Resulü Muhammed’in Süheyl b. Amr ile yaptığı barıştır.” diye yazmasını istedi Hz. Ali’den. O da yazdı. Süheyl buna da itiraz etti: “Biz senin Allah’ın Resulü olduğunu bilmiş olsaydık zaten seninle savaşmazdık. Bunun yerine sadece kendi adını ve babanın adını yaz.” Efendimiz sabır taşlarını çatır çatır çatlatan bu itiraza da hak verdi ve Hz. Ali’ye kâğıttaki “Allah’ın Resulü” ifadesini silmesini emretti. Hz. Ali’nin dahi sabrı taşmıştı. “Ebediyyen silmem” dediğini kaydediyor kaynaklar.

Ama o Allah’ın Resulü’ydü. Muhakkak bir bildiği vardı. “Allah’ın Resulü” ifadesini kendi eliyle sildi. Tarihçi İbnü’l-Esir’e göre Efendimiz, o sırada Hz. Ali’ye şifreli bir cümle kullanmış ve “Bunun bir benzeriyle sen de imtihan olunacaksın.” demiştir. (Neyi kastettiğini vakti gelince anlayan anlayacaktır.)

Sonuçta maddeler yazıldı ve Hudeybiye Barış Antlaşması diye bildiğimiz metin ortaya çıktı. Buna göre 10 yıl boyunca iki taraf da birbirine saldırmayacaktı. Şartlar şunlardı: Müslümanlar o yıl Mekke’ye girmeyeceklerdi. Umre ziyaretlerini gelecek yıl yapmalarına müsaade ediliyordu, ancak Mekke’de toplam üç gün kalabileceklerdi. Umre ziyareti sırasında Müslümanların yanlarında yalnız ‘yolcu kılıçları’ bulunacaktı. Bundan sonra Mekkelilerden biri Müslümanlara sığınınca iade edilecek, tersi olup da bir Müslüman Mekkelilere iltica ederse iade edilmeyecekti. İki taraf da dilediği kabileyle ittifak edebilecekti.

Görünüşe göre şartları Müslümanların aleyhine olan bir antlaşmaydı Hudeybiye. Öyle ki, imza töreninden sonra Efendimiz ashabına defalarca “Kalkın” dediği halde kimsede yerinden kalkacak moral kalmamıştı. “Üzüntülerinden neredeyse birbirlerini vuracaklardı”, diye yazıyor kaynaklar ve ekliyor:

“Fakat bundan önce İslam için bundan daha büyük fetih olmamıştı. Çünkü bütün insanlar kendilerini güvenlik içinde hissetmişlerdi.”

Mekke o gün fethedilmişti aslında. Ufkun ardındaki ufka bakmayı bilenlere gün ışımaktaydı.

Hemen ardından 5. madde gereğince Huzaa kabilesi Müslümanlarla ittifak kuracak, barış ortamından istifade edilerek kurulan diyaloglarla Halid b. Velid, Osman b. Talha ve Amr b. El-As gibi kalbur üstü şahsiyetler İslam’la müşerref olacak ve o gün 1.400 kişi olan İslam askeri, çok değil 2 yıl sonra Mekke önlerinde belirdiğinde 10 bin kişilik muazzam bir orduya dönüşecek ve Kusva adlı devesinin sırtında Peygamber Efendimiz en zor zamanlarında İlahi müjdelerini dünyaya cömert salkımlar halinde sarkıtan Fetih Sûresi’nin ayetlerini okuyarak şehre girecekti.

İşte bunun içindir ki, 14 asır sonrasında o günleri hatırlayanlar Mekke’yi savaşın değil, barışın fethettiğini söyleyeceklerdi.