• 20.01.2013 00:00
  • (3894)

 Generallere “hazırolda” durmasıyla tanınan profesör, Osmanlı hakkında esip gürlemiş. Zannedersiniz ki, uzmanlık alanı tarih. Şöyle diyeyim de anlayın: Kariyerini jeolojiden yapmış, şöhretini tarihten.

 

Şimdi üç beş kitap karıştırıp jeolog, fizikçi ve kimyacıların her şeyi yanlış anlattıklarını iddia etsem ‘Sen de kim oluyorsun’dan başlayan bir zincirleme reaksiyona maruz kalmam kaçınılmaz olurdu. Gelin görün ki, Türkiye’de tarih hakkında konuşmak, karşılıksız para basmak gibi. Yalnız dilediğiniz kadar para basabilirsiniz ama karşılığını göstermek şartıyla. Altın’a bağlanmayan banknot gibi, gerçeğe dayanmayan tarih de bir süre sonra pula döner. Haberiniz olsun.

Jeolog Celal Şengör, Cumhuriyet’in Bilim ve Teknoloji ekinde bakın neler döktürmüş: “Büyük (!) Sultanımız Süleyman’ın Fransa kralı I. François’yı hapisten bir mektupla kurtardığını okurduk mektepte. O François’nın kurduğu Collège de France bugün dünyanın en önemli araştırma kurumlarından biridir. Bizimkinin hangi kurumu ayakta kaldı? Hangi kurumunun insanlığa beş paralık bir faydası oldu?”

Sultan Süleyman’a ‘Büyük’ biz demiyoruz

Başka yerde olsa bu herzelerin sahibine ancak mizah dergilerinde iş verirler ama bizde Aydınlanmacılık böyle bir oyun işte. Kendine küfr et, Batı’yı öv. Bu, bir çevrenin ‘dini’ haline gelmiş neredeyse.

Sanırsınız ki, Fransızların içimize gönderdiği birisi konuşuyor. Hayır, elin Fransız’ına haksızlık etmeyelim, onlar bu kadar gaddar, bu kadar insafsız olmayı imkân yok beceremez. Hele bu dille konuşamazlar. Zira ilmin de bir üslubu ve namusu vardır.

I. François zamanında yapılan ve yaklaşık 6 ila 8 bin kişinin yakmak dahil çeşitli şekillerde öldürüldüğü Vaud mezhebi katliamından bir sahne.

Şimdi neresini düzeltelim bu lafların? Bir kere biz Sultan Süleyman’a ‘Büyük” demiyor, ‘Kanuni’ diyoruz. ‘Büyük Türk’ veya ‘Muhteşem’ (Magnifique) diyenler Collège de France’ı kurdukları için onlar adına göğsünün kabardığı Fransızlar.

I. François’nın Paris’te kurduğu Collège de France’ın dünyanın en önemli araştırma kurumlarından biri olduğu doğru. Ancak bugünkü Collège de France ile François’nın kurduğu okul arasında dağlar kadar fark var. İlk kurulduğunda (1530) bugünkü anlamda ‘bilimsel araştırmalar’ yapmazdı, sadece Yunanca ve İbranice öğretilirdi. 4 yıl sonra buna Latince de eklenecek ve adı ‘Üç Dil Koleji’ olacaktı. Bugünkü adını ancak 1870’te almış, teknik ve bilimsel araştırmalara tahsis edilmiş yapısını ise 20. yüzyılın ortalarında kazanmıştı.

Biz bilmeyiz ama “College”in hümanist uleması bir yandan Yunan ve İbrani klasiklerinin yeniden anlaşılması için uğraşadursunlar, bir yandan da Yahudi mistisizmi olan “Kabala”nın esrarını çözmeye çalışırlardı. Onun bugünkü yapısına ne kadar zıt işlerle uğraştığını görebilmek için önde gelen Rönesans uzmanlarından Peter Burke’ün şu sözlerine kulak vermeniz gerekir:

“Kabala, Tanrı’nın isimleri üzerine yoğun bir düşünme sürecine girerek O’na (Tanrı’ya) ulaşma çabasıydı. Kabala öğrencileri İbranicenin asıl dil, yani Tanrı’nın dili olduğuna inanıyorlardı. Onlara göre İbranicedeki kelimelerin kendilerine ait güçleri vardı. Kabalistler kelimelerin gizli adlarını kullanarak melekleri çağırıyorlardı. Dolayısıyla hümanist filologların Kabala öğretisine hevesli olmaları açıklanması zor bir durum değildir.” Demek ki Avrupa’da kurulan ve bugün ‘üniversite’ diye adlandırdığımız kurumların kuruluş amaçları zannettiğimizden çok farklıymış.

Aklını Batı’ya satmış aydınlarımızın anlamaya yanaşmayacağını bile bile George Makdisi’nin “The Rise of Colleges” adlı kitabına dikkat çekmek istiyorum. Makdisi, yaklaşık 500 sayfalık kitabında Batı’daki kolej veya üniversitelerin kökeninde İslam medreselerinin bulunduğunu belgeleriyle ortaya koyarken bazı ilginç ayrıntılara da yer verir. Mesela Charles Thurot’dan aktardığı pasajdan Ortaçağ’da Paris Üniversitesi’ndeki İlahiyat Fakültesi hocalarının aynı zamanda dinî bir konuda Papa, Piskopos veya Kadı gibi hüküm verdiklerini öğreniyoruz. Bu kadar da değil, diyor Thurot, İlahiyat Fakültesi sınıfları tarikat mensupları ve papazlardan geçilmiyordu.

Avrupa tarihini de doğru okutmuyorlar

Maalesef bizde Avrupa tarihi de doğru öğretilmez. Nasıl Osmanlı tarihi eksik ve yanlış öğretildiği için birileri tarihimizi çarpıtıyorsa, Avrupa tarihinde bunun yüzlerce katını yaptıklarına inanabilirsiniz.

Avrupa hep ileri, gelişmiş ve modern, Osmanlı ise daima geri, azgelişmiş ve gelenekseldir. Böyle değerlendirildiği için ilkindeki eksik ve kusurlar görmezden gelinir, ikincisindeyse sadece eksik ve kusurlar bulunur, bulunamadığı zaman da bilgilerle oynanarak ayarlamalar yapılır.

Nasıl mı? Şengör’ün iddialarından devam ederek görelim.

Ona göre Kanuni’nin ‘becerdiği tek kalıcı şey’ oğlu Mustafa’yı öldürtmekmiş. Ama Avrupa öyle mi ya? Medeniyet dersen onlarda. İnsanlık, sanat ve ‘barış’ keza!

Bu gayretkeşlik Gobbels’in propaganda harikalarına saklanacak delik aratır mirim. Ancak hep söylediğim gibi hakikatin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.

Bakalım Kanuni ile kıyaslanan I. François nasıl biriymiş.

Kim anlatıyor: Ünlü tarihçi Michelet. Nerede anlatıyor? “Rönesans” adlı Tek Parti devrinde (1948) çevrilen ve MEB tarafından basılan kitabında. O anlatsın, biz dinleyelim:

“Kadınlar, savaş, kadınların hoşuna gitmek için savaş. I. François tamamiyle kadınların etkisi altında kaldı. O ne oldu ise onu kadınlar yaptılar ve aynı zamanda bozdular” (s. 346-7).

Güzel. Demek haremde vakit geçiren yalnız Kanuni değilmiş. Annesi ve kızkardeşinin ‘iğrenç’ nüfuzu sayesinde adam olan bu pek medeni Kral’ın vahşice icraatı cümlesinden Vaud mezhebi katliamını neden zikretmiyorsunuz peki? İyice telef olduktan sonra ancak Alp dağlarındaki bir vadiye sığınarak canlarını kurtarabilmiş olan bu ‘sapık’ mezhebin mensuplarını diri diri yakmalar, kılıçtan geçirmeler, türlü işkenceler François döneminin en görkemli sahneleri arasında değil midir?   

Üstelik yaptığı seferlerin birinde esir düşen, kazandıklarında da Fransa hazinesini tamtakır kuru bakır yapan bu ‘Avcı’ ve kadınların sözünden çıkmayan Kral’ı, mareşalliğinin yanında binlerce gazeliyle de rekor kırmış olan Kanuni ile kıyaslamak cambazlığı bir Fransız’ın dahi aklına gelmezdi doğrusu.

Ne diyelim: Türkiye’yi sevip de insanını ve tarihini sevmeyenlerin soyundan geliyorlar ne de olsa.