• 28.04.2013 00:00
  • (6879)

 İnsan okuyunca ister istemez etkileniyor: “Avrupa’da ilk kez minareden ezan okundu. Gurbetçiler duygulu anlar yaşadı.”

 

 Ezan-ı Muhammedî’ye kavuşan Avrupa’daki kardeşlerimizin nasıl bir coşku duyduklarını, 1950 yılında Türkiye’nin ezana yeniden kavuşmasını anlatan yüzlerce kişiyle yaptığım görüşmelerden iyi bilirim. Geçen 60 yıla rağmen gözyaşlarına hakim olamıyorlardı.

Güya ezan Türkçe okunursa halk ne denildiğini anlayacak ve Müslümanlığının şuuruna varacak, şimdiki deyişle bilinçli Müslüman olacaktı. Ne yazık ki süreç böyle işlemedi. Yapılanlar ‘ezan zulmü’ olarak tarihe geçti.

Peki Arapça ezanı yasaklatan Mustafa Kemal Paşa dine karşı mıydı? Cevabımızı sona saklayalım ve çok sözü edilen ama üzerinde yeterince durulmayan Balıkesir Hutbesi’ne eğilelim.

Allah’ın yarattıkları arasında çelişki bulamazsınız

Cuma günü değil, çarşamba günü verildiği, önce Paşa’nın büyük bir cemaatle öğle namazını kıldığı, ardından şehitlerin ruhlarına mevlid okunduğu gibi ayrıntıları geçelim.

Şunu söyleyeyim ki, hutbe metninin her cümlesi, üzerinde genişçe durulmayı hak etmektedir. (Piyasadaki yalan yanlış hallerine güvenmediğimden Hakimiyet-i Milliye’nin 11 Şubat 1923 tarihli nüshasındaki neşrini esas aldım.)

Gazi, Fatih Sultan Mehmed’in kayınpederi Zağanos Paşa’nın yaptırdığı camide bizzat minbere çıkarak şu girişi yapmıştır:

“Millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz hazretleri Cenab-ı Hakk tarafından insanlara hakâyıkı (gerçekleri) tebliğe memur ve resul olmuştur.”

Klasik bir hocaefendi edasıyla başlayan hutbede konuşanın TBMM hükümetinin başkanı olduğunu hatırlamak gerekir. Devamında sarf ettiği şu cümle çok çok önemli: “Kanun-i Esasi cümlenizce malumdur ki, Kur’an-ı Azimüşşan’daki nusûstur.” Yani diyor ki: “Anayasamız Kur’an’daki emirlerdir (naslar).” Açıkça ‘Anayasamız Kur’an’dır.’ diyor.

Acaba bugün herhangi bir siyasetçi bu cümleyi söylese başına neler gelirdi? Düşünmeye değer bir husus. Biraz daha devam edelim mi okumaya? Buyurun:

“İnsanlara feyz-i ruhî (ruhî bereket) vermiş olan dinimiz son dindir, ekmel (kusursuz) dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor (uyuyor). Eğer akla, mantığa ve hakikate tevafuk etmemiş olsaydı bununla diğer kavanin-i tabiîye-i ilahiye beyninde tezad (onunla yine ilahi kaynaklı olan tabiî kanunlar arasında çelişki) olması icab ederdi. Çünkü bilcümle kavanin-i kevniyyeyi (bütün tabiat kanunlarını da) yapan Cenab-ı Hakk’tır.”

Mustafa Kemal Paşa’nın, Hakimiyet-i Milliye’nin 11 Şubat 1923 tarihli nüshasında neşredilen Balıkesir Hutbesi.

 

Buradaki tamamen dinî alana ait bir mantık yürütüldüğünü kelam kitaplarına veya Risale-i Nur’a aşina olanlar fark etmiş olmalı. Kur’an ile dünya çelişmez buna göre. Çünkü ikisinin de yaratanı aynı olduğu için Kur’an’ın tabiat kanunlarıyla çelişmediğini ve çelişemeyeceğini bu kadar öz olarak ifade eden bir metni “Söylev ve Demeçler”in neresine oturmak gerekir acaba?

Ancak ufak bir sorun var: Bu bir hocaefendi üslubu ve mantığında irad edilmiş olan hutbeyi veren kişi, bir siyasetçi. Hatta devlet başkanı. Nitekim aynı camide bulunan Kâzım Karabekir çıkışta onu böylesine yoğun bir dinî konuşma yaptığı için eleştirmiş ve “Bu millet dini siyasete alet etmekten yeterince çekmedi mi Paşam?” diyerek tavrını koymak ihtiyacını duymuştur.

Peki fiilî de olsa bir devlet başkanının hutbeye çıkıp Elmalılı Hamdi Yazır gibi dinî açıklamalar yapmasını nasıl değerlendirmek gerekir? O zamanın şartları öyleydi diyerek mi?

Neyse, biz okumaya devam edelim:

“Büyük sevap kazanacağım”

“Arkadaşlar, Cenab-ı Peygamber mesaisinde iki dâra (eve), iki haneye malik bulunuyordu. Biri kendi hanesi, diğeri Allah’ın eviydi. Millet işlerini Allah’ın evinde yapardı. Hazret-i Peygamber’in eser-i mübareklerine iktifaen (bazı metinlerde “iktidaen” (‘uyarak’) şeklinde geçiyor) bu dakikada milletimize, milletimizin hal ve istikbaline ait hususâtı görüşmek maksadıyla bu dar-ı kudside (kutsal evde) Allah’ın huzurunda bulunuyoruz. Beni buna mazhar eden Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesileyle büyük bir sevaba nail olacağımı ümid ediyorum.”

Hutbenin kendisine “büyük bir sevaba” nail olma fırsatı verdiğini ifade eden Mustafa Kemal Paşa şöyle devam eder:

“Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek, yani meşveret (danışma) için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihnini başlı başına faaliyette bulun(dur)mak lazımdır. İşte biz de burada din ve dünya için, istikbal ve istiklalimiz için, bilhassa hakimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.”

Gazi bundan sonra halkın ne düşündüğünü öğrenmeye, sorularına cevap vermeye hazır olduğunu söyleyecek ve “Amal-i milliye (millî emeller), irade-i milliye (millî irade) yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, bilumum efrad-ı milletin (bütün millet fertlerinin) arzularının, emellerinin muhassalasından (toplamından) ibarettir.” diyerek bu defa mihrapta cemaatin sorularına geçecektir.

Cevaplar da epey ilginç ama girmeye yerimiz yok. Yalnız şu kadarını söyleyelim ki, Balıkesir Hutbesi, bir devlet adamının dinî söylemi son sınırına kadar çekerek kullandığı müstesna bir örnek olarak tarihe geçmiştir.

Dudağınızın kenarına iliştirdiğiniz o soruyu fark ediyorum: İyi de “Anayasamız Kur’an’dır.” diyen, hatta her ikisini de Allah yarattığı için Kur’an ile tabiat (bilim) arasında bir çelişki olamayacağını söyleyen Gazi, sonradan Ezan’ı yasaklattığı gibi 1 Kasım 1937 günü Meclis’i açarken “Gökten indiği sanılan kitaplar” diye Kur’an’ın İlahi bir kitap olmadığını söyleyebilmiştir. Bu çelişkiyi nasıl çözmeliyiz?

Soru güzel ama keşke cevabımız da aynı güzellikte olsaydı. Bence inkılap tarihçilerimizin asıl görevi, bu değişimin sebeplerini ilmek ilmek çözmek olmalı.