• 25.08.2013 00:00
  • (3006)

Şam yakınlarında yaşayan silahsız sivillerin kundaktaki bebeklere varıncaya kadar üzerine hunharca demeyeceğim, alçakça atılan kimyasal gazların semeresini hepimiz ekranlarda gözyaşları içinde izledik. Dünya izliyor ama bir şey yapmıyor, yapamıyor.

 

Oysa ölenler insan. Hayır, insan değil, ‘Müslüman’, yani öteki onlar. Eğer Batılının anladığı manada ‘insan’ olsalardı çoktan müdahale edip kurtarma yoluna girmişlerdi. Öte yandan çuvaldızı kendimize batırmak babında ifade etmeliyiz ki, neden hemen bütün katliamlar İslam dünyasında meydana geliyor ve dünya izliyor. Onları izledikleri için kınayarak avunmayalım, biz neden bu durumdayız? Bunu da sorgulayalım.

Sorgulayalım, lakin isterseniz burada duralım ve konuyu güncel köşelere havale ederek tarihimizin acı sayfalarına, Osmanlı’nın sonunu getiren o ağır yenilgileri aldığımız Suriye cephesindeki son günlerimize bakalım.

Bakalım bugün kanlı olayların yaşandığı Suriye’nin güneyden kuzeye doğru Dera, Şam, Humus, Hama ve Halep civarında bundan 95 yıl önce neler yaşanmış? Suriye uğruna İngilizler ve Fransızlarla nasıl savaşmışız? Ve yaklaşık 500 kilometre uzunluğundaki anavatan topraklarımızdan bir ay içinde nasıl çekilmişiz?

Resmi tarihe bakarsanız 1918’in Eylül-Ekim aylarına rastlayan bu hezimetin tek bir anlamı vardır: Araplarla olan bağımızı kopardık, asıl ‘Türk’ olan alanı korumaya aldık, yani Anadolu topraklarını. Oraları savunmanın bir anlamı yoktu zaten, daha en başta kuvvetlerimizi heder etmeden Anadolu’ya çekilmeli ve savunmamızı Adana’dan başlatmalıydık.

Bu tuzu kuru sava karşı iki şey söylemek gerekir:

1) Zaten İngiliz-Fransız koalisyonunun Anadolu’ya ilerlemek gibi bir planları yoktu, General Allenby’nin başlangıçtaki hedefi bir sınıra ulaşmak değil, karşısındaki Osmanlı ordularını mahvetmekti. Savunmasız kalan topraklarda yapılacaklar daha sonra görüşülecekti. Halep’e girmeyi bile ekim sonlarına doğru planladığını biliyoruz.

2) Eğer en baştan kaçarcasına Adana’ya veya tamamen Toroslar’a çekilseydik yenilgi halinde sonraki çekilme hatlarımız nereler olacaktı? a) Konya? b) Eskişehir? c) İstanbul? d) Hiçbiri?

Viyana’ya kadar niye gittik?

Tarih hakkında konuşur veya yazarken biraz mantık kitabı da okusak iyi olacak. Sık sık duyarsınız: Viyana’da, Budin’de, Girit’te ne işimiz vardı? Anadolu çocuklarını bozuk para gibi harcadık ‘hiç alakamız olmayan’ cephelerde? Üstelik bunu söyleyenler de sokaktaki cahiller değil, ‘üst düzey’ yetkililer!

Yahu siz hiç mi güvenlik çemberi diye bir şey okumadınız? Uluslararası hukukun ve BM’nin icat edilmediği bir dönemde kim hangi toprağı işgal ederse onun yanına kâr kalıyordu. Eğer o tarihte sınırlarınızı dışarıda kurmazsanız ve ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ politikasını tutturursanız başka milletler size acıyıp topraklarınıza girmez sanıyorsanız aldanıyorsunuz.

Siz saldırmazsanız size saldıracak ülkeler düzineyleydi. O devirde geçerli strateji ‘En iyi savunma hücumdur’ şeklinde özetlenebilir ve bu sert realitenin gereği olarak ecdadımız “tâ Viyana’ya kadar” gitmişti. (“Tâ Viyana’ya kadar”ı tırnak içine alışımın sebebi, Viyana’nın İstanbul’a Van’dan çok daha yakın olmasıdır. İstanbul merkezli bir dünyada Viyana’ya gitmek Erzurum’a gitmek gibi bir şeydir de, geçerken hatırlatayım istedim.) Tarihimiz ortada: Balkanlar’ı 400 yıl feda ede ede Anadolu’yu kurtarabilmiştik. Meriç’ten öteye geçmeseydik nerede durduracaktık sahi? sorusu üzerinde azıcık düşünmek gerekmez mi?

Suriye’den nasıl geri çekildik?