• 10.11.2013 00:00
  • (3854)

 MHP Milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun 7 Kasım’da TBMM’ye verdiği Ayasofya’nın açılması teklifinin, tam da geçen hafta bu köşede okuduğunuz Ayasofya’nın müze yapılmasını Amerikalıların istediğine dair yazımın arkasından gelmesi manidar oldu.

Prof. Halaçoğlu, Atatürk’ün Ayasofya kararnamesinin altındaki imzasının sahte olabileceğine dikkat çekerken kararnamenin aslının Meclis’te bulunamadığını ilan ediyor ve Ayasofya’nın sahte bir kararnameyle kapatıldığı iddiasını bir kere daha gündeme getiriyordu.  

Halaçoğlu’nun teklifini okurken gözlerimin önünden 60’lı ve 70’li yıllar şerit gibi geçti ve bir hususa dikkat çekmek ihtiyacını duydum:

“İslamcılık” öldü mü, ölmedi mi bilmiyorum ama “İslamcı” çevrelerde gördüğüm manzara o ki, artık bir zamanların temel taleplerinden, hatta ana davalarından Ayasofya’nın camiye çevrilmesi iddiasının arkasında eskisi kadar kuvvet ve metanetle durmuyor, belki de duramıyorlar. Muhafazakâr ve milliyetçi tabandan söz etmiyorum; orada hâlâ ciddi bir Ayasofya hassasiyeti mevcut ama aydınlar ve kanaat önderlerinde bu talebin gündeme getirilişi yıldan yıla dikkat çekici bir şekilde cılızlaşıyor. Kimliklerine yıllar abandıkça umutları zayıflıyor olabilir ama ben asıl, “iktidar”a yaklaşmanın, dahası onu elde tutmanın kaçınılmaz maliyeti şeklinde özetliyorum gevşeme sürecini. Sırtında yumurta küfesi yokken kolayca çözülecekmiş gibi faryap edilen enerjiler, iktidarla evlenince boşamanın o kadar kolay olmadığını göstermiş olmalı. Oysa bir zamanlar Ayasofya’nın kapatılması aleyhine olduğu kadar camiye çevrilmesi lehine ne tumturaklı cümleler kurmuştuk! Birkaç örneğe beraberce bakalım isterseniz. Türk Milliyetçiler Derneği İstanbul Şubesi, 18 Nisan 1952’de bir bültenle Fethin sembolü olan Ayasofya’nın kapatılmasını şöyle eleştirmiş: “Yüzyıllarca içinde insanların Tanrı’yı andıkları bir binanın müze yapılması hem insan ruhuna tecavüz, hem o binaya karşı en alçaltıcı muameledir.”