• 2.03.2014 00:00
  • (5599)

 Teâli-i İslâm Cemiyeti yönetiminin, yayınladıkları söylenen bildirinin Yunan uçaklarından Anadolu şehirlerine atıldığı iddiasını, sadece iki gün sonra resmî ‘tekzibname’yle yalanladığını tarihin karanlık mahzenlerine itmeyi başarmışız.

Nicedir bir hafiye gibi o gazetenin peşindeydim. İskilipli Atıf Hoca’nın İstiklal Mahkemesi’ne sunduğu ama hakimler heyetince kabul edilmeyen belge nerede olabilirdi? Araştırmalarım sonunda 1920 Ekim’ine ait bir gazetenin 3. sayfasının en altına kısılmış vaziyette buldum onu.

Adı Nutuk’tan beri ‘Milli Mücadele’ye zararlı cemiyetler’den diye geçen Teâli-i İslâm Cemiyeti yönetiminin, haklarında çıkan gazete haberini, yayınladıkları söylenen bildirinin Yunan uçaklarından Anadolu şehirlerine atıldığı iddiasını, sadece iki gün sonra söz konusu haberin çıktığı ‘Vakit’ gazetesine gönderdiği resmî “tekzibname”yle yalanladığını, suçlamayı daha o zamandan inkâr ettiğini görüyordum.

Aradan neredeyse bir asır geçmiş ama biz İstiklâl Mahkemesi’ne bile sunulan bu resmî belgeyi tarihin karanlık mahzenlerine itmeyi başarmışız. Neşredip de toplumu aydınlatmamışız. Ne diyelim: Nasip bugüne imiş!

Burada kendisine ve silah arkadaşlarına kitaplarda yapılan envai türlü haksızlıklara isyan noktasına kadar getirilen Kâzım Karabekir Paşa’nın haklı tepkisine yer vermek istiyorum. Paşa şu her cümlesine katıldığım paragrafta meseleyi nasıl da dengeli ifade etmiş:

“Hakikatlerin, hatta hükümet kuvvetiyle örtbas edilmesine karşılık efsanelerin vakit vakit tazelenmesi milletimize karşı saygısızlık; hak sahibi olan bizlere karşı tecavüz, millî tarihimize karşı ise cürümdür. Medenî milletler halkın ve hele gençliğin fikrî ve ahlâkî terbiyesinde ve seciyelerinin kuvvetlendirilmesinde millî hadiselerin ve millî şahsiyetlerin olduğu gibi tanınmasına büyük ehemmiyet verir ve yalan yanlış neşriyatı yine serbest neşriyatla ve ilim müesseselerinin bir düziye hakikatları aramasıyla cevaplandırır. Yani yalancılık ve dalkavukluk, hususî ve resmî darbeler altında bunaltılır. Bu suretle kimse bu kirli basamaklardan çıkıp bir külâh kapamaz. Medenî camiada hız aldığımızı iddia ederken en mühim olan bu noktada, ne yazık ki, pek cılız bir haldeyiz: Yalancılık ve dalkavukluk bizde halâ rağbette ve revaçtadır.”

Aradan geçen yaklaşık üç çeyrek asra rağmen pek bir şey değişmemiş değil mi?

İskilipli Atıf Hoca mahkemeye sunuyor

Yer: Ankara İstiklal Mahkemesi.

Tarih: 26 Ocak 1926.

Başkan: Kel Ali (Çetinkaya). Üyeler: Kılıç Ali ve Dr. Reşit Galip.

Sanık: İskilipli Atıf Hoca.

Atıf Hoca daha önce Giresun’da yine İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp beraat etmişse de, mahkemenin elinden yakasını kurtaramamıştır. Yine gayet kendinden emin bir tarzda cevaplandırmaktadır sataşmalı soruları.

Soru, Şapka Kanunu’ndan 1,5 yıl önce bastırmış olduğu ‘Frenk Mukallidliği ve Şapka’ adlı kitabını nerelere gönderdiğidir. Atıf Hoca bütün bildiklerini teker teker açıklar. ‘Şahitleri getirin, yüzleşelim’ der, heyetten ‘Gerekirse getiririz.’ cevabını alır. ‘Getirin, söylesin, cezama razıyım.’ der. Oralı olmazlar. Yetmezmiş gibi beraat ettiği Giresun davasında sanki hüküm giymiş gibi davranırlar. Onun ‘gizli bir gayesi’ olduğunu iddia ederler. ‘Her şeyim ortada’, der, hesap veremeyeceği hiçbir şeyi olmadığını söyler rahat bir edayla.

Lakin kurt kuzuyu yemeye karar vermiştir bir kere. Davadan idam çıkarmaya azimlidir mahkeme heyeti. Nitekim Reşit Galip çıkışır Atıf Hoca’ya:

“Sen en karanlık günlerde Teâli-i İslâmcılık yap, Mustafa Sabri’nin yanında yer al da, sonra karşımızda şöyle böyle söyle. Sözleriniz hiçbir gerçeğe uygun değildir.”

Bunun üzerine Atıf Hoca öldürücü darbesini indirir: “Bunun belgesini size gösterdim.” Reşit Galip kızar: “Ne belgesi?” Atıf Hoca gayet sakin bir tonda “Mustafa Sabri ile bu beyanname meselesini görüşseydim onu tekzip etmezdim.” der.

Sizin anlayacağınız, suçlandığı beyannameyi imzalamadığı gibi imzalayan Mustafa Sabri’ye de açıkça muhalefet ettiğine dair bir gazeteden resmî bir tekzip belgesi sunmuştur mahkemeye. Onu hatırlatmaktadır. Mahkeme, belgeyi sümenaltı etmiştir besbelli.

Hakimler köşeye sıkışmıştır. Öfkeli biri “Belgeyi göster.” diye hırçınlaşır. Atıf Hoca vakur tavrını bozmadan sözlerine devam eder: “Arz ediyorum. ‘Vakit’ gazetesinin 1034. nüshasında tekzibnamem duruyor. Şimdi bu durup dururken bendenize belge sormak bilmem nasıl olur?”

Tabii bu darbeyi hazmedemeyen heyet, Atıf Hoca’nın tekzip metnini kendisini kurtarmak için yayımladığını söylemek zorunda kalır. Hoca, “Öyle olsaydı onlarla beraber olurdum.” der, imzasının bulunmadığı ve resmî mühürle mühürlenmemiş bildirinin yayımlanmasının ardından cemiyetle yollarının ayrıldığını belirtir.

Demek tekzip metni kuvvetli bir belgedir. İşte mahkeme heyetinin evlere şenlik cevabı:

“Sus! Bizi çileden çıkarma! Biz budala olmalıyız ki, bu sözlere inanalım. Bol bol atıyorsun. Çıkarın!” (Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları 1926, İşaret: 1993, s. 109-115.)

İşte o belge