• 23.03.2014 00:00
  • (3364)

 “Sansür” denilince nedense akla tek gelen isim Sultan II. Abdülhamid oluyor. Oysa ne sansürü başlatan oydu ne de uygulayan tek devlet adamı.

Hemen hepimizin kullanmakta olduğu Twitter’ın bir süreliğine dahi olsa kapatılmış olması ister istemez akla sansürü getirdi. Haberleşme özgürlüğümüzün kısıtlanmasına yönelik bu kararın başka türlü algılanma ihtimali de galiba yoktu.  

Peki yakın tarihimizde basın sansürü ve yayın-haberleşme özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar nasıl uygulanmıştı?

“Sansür” denilince nedense akla tek gelen isim Sultan II. Abdülhamid oluyor. Oysa ne sansürü başlatan oydu ne de uygulayan tek devlet adamı.

Donald J.Cioeta’nın (IJMES, 10 (1979), s. 167-86) parlak bir şekilde ortaya koyduğu gibi sansür dünyada ilk kitap ve gazetenin basılmasıyla birlikte başlamıştı ve daha önemlisi, istisna değil, kural olagelmişti.

Kaldı ki İngiliz basını 1860’lara kadar kışkırtıcı iftira kovuşturmaları ve müsadere vergileri gibi denetim araçlarının baskısından yakasını tam olarak kurtarabilmiş değildi. ABD’de resmi sansür daha çok solculuğa ve pornografiye, daha yakınlarda ise devlet sırlarını teşhire yönelikti. Abdülhamid’in zamanında Fransa ve Almanya en gaddarından yumuşağına derece derece resmi sansürden mustaripti. Hatta Rus Çarlığında hem basılmadan önce hem de basıldıktan sonra sansürün uygulanmadığı bir dönem yok gibiydi.

Kaldı ki, Sultan Abdülhamid bütün imparatorluğa sansür uygulayacak denetim gücünden mahrumdu ve üstelik Cioeta’nın araştırmasında gösterdiği gibi Lübnan ve Suriye basınında İstanbul’da yasaklandığı söylenen ‘burun’ gibi kimi kelimeler rahatlıkla kullanılabilmişti.

Öte yandan Mete Tunçay “Tek Parti döneminde basın” adlı makalesinde şu tespite yer verir:

“Bu dönemde (Tek Parti iktidarında-M.A.) basın özgürlüğünün olmadığını söylemek yetmez. Osmanlı Mutlakiyetinde de, basın, hükümetin istemediklerini yazamazdı. Tek Partili zamanda ise basın, hükümetin istediklerini yazardı.”

Doğrusu, Mutlakiyet dönemi ile saltanatın yıkılıp Cumhuriyet’in kurulduğu dönemin basınları arasındaki fark ancak bu kadar veciz anlatılabilirdi.

Ünlü gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın “Tanin” gazetesinde Hilafet’in kaldırılmasına itiraz etmiş, hakkında soruşturma açılınca da köşesinde siyaset dışı konulara yer vermeye başlamıştı. Düşünün, yazmak değil de, ‘yazmamak’ bile onun İstiklal Mahkemesi’nde başını ağrıtmış ve bu defa ‘yazmayarak muhalefet’ ettiği gerekçesi suçlamalar arasında yer almıştı.

Gazeteciler İstiklal Mahkemesi’nde yargılanırken.

Bu arada Cumhuriyet’in ilanından 20 gün kadar önce sansür resmen kaldırılmıştır güya ama unutmayalım ki, 13 Haziran 1946’da mahkemelere intikal edinceye kadar gazete kapama yetkisi hükümetin iki dudağı arasındaydı.

Bu arada Cemil Koçak’ın “Muhalif Sesler” (2011) adlı kitabındaki örnekler hem bol hem de çarpıcıdır.

Bazılarının ellerinden gelse ‘Aydınlanma azizi’ ilan edecekleri Hasan Âli Yücel’in 28 Ocak 1942’de Maarif Vekili sıfatıyla Başbakanlığa gönderdiği bir yazıda bazı yüksekokul öğrencilerinin gazete ve dergi çıkarma girişimlerini var gücüyle engellemeye çalışmakta olduğunu görürüz. İşte o yazısından birkaç cümleyi ibret-i alem için aşağıya alıyoruz:

“Henüz tahsil devresinde olanların muhtelif alanlardaki iddialarını bir hakikat olarak neşretmeye seviyelerinin müsait olmadığı, (…) bulundukları kültür müesseselerinin disiplinini bozmaya yol açacak vaziyetler ihdas etmesi (doğurması) bakımlarından da doğru değildir.”

Sözde Aydınlanmacı Yücel, lise mezunlarına kanunen tanınan gazete çıkarma yetkisinin kaldırılıp bu hakkın sadece üniversite mezunlarına tanınması gerektiğini önerecek kadar da özgürlükçüdür! Bir Milli Eğitim Bakanı göz göre göre yüksekokul öğrencilerinin yasal hakkını gasp etmek istemektedir. Koçak’a göre “Bu tutum, Tek Parti döneminin bir kânun devleti dahi olamadığını açıkça göstermektedir!” (s. 159)

Dergilere gelince; “Büyük Doğu” tehlikeli olmaya başladığı 1943 sayılarından itibaren sıkı sıkıya takip altına alınıp zaman zaman yazılarından dolayı kapatılacak, Necip Fazıl hakkında davalar açılırken ertesi yıl sıra bu defa solcu “Adımlar” dergisine gelecek ve hakkındaki resmi yazıda yalnız dergide yazılanlardan değil, “yazılması beklenen, fakat yazılmamış olanlardan da hareketle” bir yargıda bulunulduğu görülecektir. “Adımlar”ın bütün suçu, ekonomik ve sosyal meselelerden bahsetmekti halbuki! O tarihte bu konuların işlenmesi düpedüz komünistlik sayılıyordu çünkü.