• 24.08.2014 00:00
  • (3224)

 Uzun süredir gündemi meşgul eden yeni başbakanın kim olacağı sorusu, cevabını buldu. 5 yıl 3 aydır Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturan Ahmet Davutoğlu’nu önümüzdeki günlerde Başbakan olarak göreceğiz. Önümüzdeki 10 yılı belirleyecek yeni bir liderin doğuşuna tanık oluyoruz. Öncelikle hayırlı olsun.,

Ahmet Davutoğlu’nun akademisyen yönü iyi kötü bilinir ama son 5 yılda (kendisinin de buna çok üzüldüğünü biliyorum) düşünür-mütefekkir yönü büyük ölçüde koltuğunun gölgesinde kaldı. Kendisi İslam’ın, Batı’nın mağrur modernliğine en yetkin cevabı verebileceğine inancını her fırsatta dile getirmiş ve Osmanlı çiçeklenişine daima özel bir anlam ve değer atfetmiştir.

Nitekim Türkçedeki temel kitabı “Stratejik Derinlik” henüz siyasete girmediği 2001’de neşredilmişti. Kitabın arka kapağındaki tanıtım metni önemli bir ipucunu uzatıyor. Şöyle:

“Modernite Avrupa-merkezli bir tarihî sürecin eseriydi; küreselleşme ise kaçınılmaz bir şekilde başta Asya olmak üzere bütün insanlık birikimini tarihin akış seyrinde tekrar devreye sokacak unsurlar taşımaktadır. Tarihî birikimi etkin bir açılıma temel sağlayacak toplumların öne çıkacağı bu süreçte Türkiye tarihî derinliği ile stratejik derinliği arasında yeni ve anlamlı bir bütün oluşturma ve bu bütünü coğrafî derinlik içinde hayata geçirme sorumluluğu ile karşı karşıyadır.”

Burada dikkat çeken husus, kitabın adını oluşturan “stratejik derinlik” ile beraber “tarihî derinlik” ve “coğrafî derinlik” kavramları. Kendisi bir defasında “Stratejik Derinlik” kitabını “Tarihî Derinlik” ve “Coğrafî Derinlik” ciltlerinin takip edeceğini söylemişti ancak kader onu kürsüsünden kaldırıp siyasetin cangılına sürükledi. Teori Türkiye’de bir kere daha pratiğin sarp yollarına sürüldü. Diğer kitaplar çıkmadı, çıkamadı. Teorik sentezlerin pek nadir boy verebildiği kültürümüz adına üzünülesi bir kayıptır bu.

Aslında Sayın Davutoğlu ile vaktiyle kitaplarının yayımlanması hususunda İz Yayıncılık yayın yönetmeniyken görüşmüş ve mutabık kalmıştık. Hatta ilk kitabının tashih provaları bile alınmıştı ancak onu “kisve-i tab’a büründürmek” mümkün olamamıştı.

Hatırladığım kadarıyla kendisiyle tanışmamız 1990’da “İslam Düşüncesi Tarihi” adlı 4 ciltlik kitabı yayına hazırladığım sırada olmuştu. Sayın Davutoğlu’ndan, M.M. Şerif’in yayına hazırladığı “A History of Muslim Philosophy” adlı İngilizce kitabın Türkçe versiyonunun başına bir takdim yazması ricasında bulunmuştum. Kabul etmiş ve özlü bir çerçeveleyici ve bağlamına oturtucu yazı göndermişti. Bahsini ettiğim kitap o takdimle çıktı (İnsan Yayınları).

“İzlenim” yılları

Sonra Malezya yılları başladı. Derken döndü. Ben bu defa İz Yayıncılık’ta çalışıyor ve “İzlenim” adlı o tarihlerde dikkatle takip edilen bir aylık dergi çıkartıyordum. Derginin yayın kurulunda sayın Davutoğlu da vardı, fırsat buldukça kurul toplantılarına da katılırdı. “İzlenim”i çıkardığım dönemde bazı yazılarını yayımlamış (mektubun kaybolan anlamı üzerine yazısı hâlâ hafızamda), hatta kendisiyle Avrupa-İslam-Osmanlı ilişkileri üzerine uzunca bir söyleşi de yapmıştım.

Neyse, dostluğumuzun sayfalarını daha fazla çevirerek canınızı sıkmaktan vazgeçip asıl fikir dünyası üzerinde duralım:

Çeyrek asırdır tanıdığım Ahmet Davutoğlu Türkiye için bir şanstır. Düşünme kapasitesi, bilgi birikimi ve coğrafyası ve tarihinden sorumlu gerçek aydın profiliyle farklı ve parlak bir zihindir. Bu köşeyi ilgilendiren boyutuyla konuşursam kendisiyle tarih ve kültür alanlarında tabularla yüzleşme ve Batı’yla hesaplaşma adına Cemil Meriç’lerin, Kemal Tahir’lerin, İdris Küçükömer’lerin, Said Nursi’lerin, Necip Fazıl’ların açtıkları parantezi kapatma şansını yakalayabileceğimiz bir öncüdür.

Nicedir dile getiriliyor: Tanzimat’tan itibaren başlayan ama son bir asırda, özellikle Cumhuriyet döneminde kemikleşen Batı hayranlığı ve kendimizi Batı’nın aynasında seyretme hastalığından kurtulmamız şart. Bu zihnî sakatlığın dış politikamıza yansıyan yönleri kadar zihnimizi emen ve kendimize bakışımızı çarpıtan sonuçlarını eğitim hayatımızda hep beraber yaşadık.

Kendi tarihine bizimki kadar gadreden, aşağılayan, aşağılık kompleksine yuvarlanmış bir sistemin can suyu nereden geliyor? Batı’dan ve Celal Al-i Ahmed’in dediği gibi ‘Batı-zedelik’ten elbette. Mesela şu pek bayıldığımız “Osmanlı’nın Kanuni’den sonra gerilemeye başladığı” söyleminin siyasî sonuçlarını görebilen kaç kişi var içimizde? Maalesef eline kalemi veya mikrofonu alan, sözü tarihe getirir ve Osmanlı’daki bozulmadan, çöküşten, gerilemeden, yozlaşmadan bahs açar. Medreseler şöyle yozlaşmış, böyle gerilemiş vs.

 

Osmanlı geriledi mi?

O zaman uyanık bir zihin şu soruyu sormalı değil midir:

Eğer bu bozulmuş dediğiniz medrese bugün çapına ulaşmaktan aciz kaldığımız her biri birer yıldız mesabesindeki Ahmed Cevdet Paşa’yı, Elmalılı Hamdi Yazır’ı, Zahid el-Kevserî’yi çıkarabilmişse ve aynı eğitimden nemalanan Bediüzzaman’ı yetiştirebilmişse bunun ‘bozulmamış’ denilen kısmını varın siz tasavvur edin. Batan güneş buysa öğle vaktinde nasıldı?

Sözde gerileyen ve gerileyerek çöken bir Osmanlı’nın torunlarının aşağılık duygusuna kapılarak ona düşman olmaları normal değil mi? Gerileyen bir kurumun tarihini kimseye okutturamazsınız, çünkü sıkılırlar. Başarılı şirketlerin gelişim hikâyesini öğrenmek isteriz de iflas eden şirketlerin nasıl battığını öğrenmek istemeyiz! Peki Osmanlı tarihinin son 300 yılını neden ısrarla bir gerileme/iflas tarihi gibi anlatıyoruz? Okumayın, öğrenmeyin der gibi…

İşte bu eğitim mantığıyla yetişen nesillerden özgüveni olan (lütfen bunu kaba böbürlenmeci milliyetçilikle karıştırmayın) bireylerin çıkması şansa kalmış. Oysa bir tarih eğitimi evet hamasete çok bulanmamalı ama insanlara tarihinin içindeki zembereği de öğretebilmelidir.

İşte Sayın Davutoğlu’nun önündeki zorlu görevlerden biri daha. Şu müzmin tarih krizimizi “tarihî derinlik” çerçevesinde yenileme ve bu çağa ve Türkiye’nin 21. yüzyıl vizyonuna oturtma görevi omuzlarındadır. Artık bu Türkiye’de Latife Hanım’ın mektuplarının bohçacı kadınlar gibi pazarlıklarla halktan saklandığı günlerin bitmesini, ATASE gibi bir askerî tarih arşivinin belge talebinize cevap dahi vermemek gibi lükslerinin olmamasını diliyoruz. En önemlisi de, 90 yıldır beyinleri yıkanan nesillerin Kemalist dogmalardan kurtarılması.

Çok şey mi istiyoruz yoksa? Oysa istediğimiz sadece “tarihî derinlik”… Bunu başaracağımıza inanıyorum.