• 26.10.2014 00:00
  • (3844)

 Mondros, Osmanlı’nın sonu, yeni Türkiye’nin başlangıcıdır. Tarihlerimizde ‘kötü’ gösterilmesine rağmen bugün TC diye bir devlet varsa Mondros sayesindedir.

Her şeyden önce Mondros askerî bir işgale uğramamıza engel olmuştu ve zannedildiğinin aksine İngilizler bize zorla imzalatmamış, yalvar yakar İngilizlere kabul ettirmişizdir. Zira hukukî işgal yerine askerî bir işgale uğramamız halinde çok daha ağır şartlar bizi bekliyordu…

Falih Rıfkı Atay “Çankaya”da (1969, s. 127-8) bu çelişkiyi şöyle ifade eder:

“İzzet Paşa kabinesi (…) Mondros mütarekesini imzalamaktan başka çare olmadığını gördü. Sonradan Ali Çetinkaya ve bazı arkadaşlarının bu mütarekeyi imzaladığı için Rauf Bey’e (Orbay) niçin hücum ettiklerini anlamak güçtür. Mondros Mütarekesi o günkü şartlar içinde seçmek zorunda olduğumuz felaketlerin en hafifi idi. Ya mütareke yapacaktık yahut General Franchet d’Esperey, orduları ile İstanbul’a girerek devlete el koyacaktı.”

İnönü de mütarekenin İstanbul’daki resmi mahfillerdeki ilk etkisinin çok olumlu olduğunu itiraf etmektedir: “Umumi kanaat, Mondros Mütarekesi’nin korkulan, elverişsiz ve tehlikeli bir mahiyetten uzak ve oldukça müsait telakki edilecek bir karakter taşıdığı merkezindeydi.”

Mustafa Kemal’in de ortaklarından olduğu “Minber” Gazetesi Mondros’a övgüler düzmekle meşguldü ilk zamanlar. Öte yandan Mondros’u imzaladığı sık sık başına kakılan Rauf Bey o sırada Bahriye Nazırı idiyse Fethi (Okyar) Bey de Dahiliye Nazırı idi. O da en az öbürü kadar sorumluydu. Fethi Bey’e tek kelime etme, Rauf Bey’e ateş püskür. Sanırsınız ki mütarekeyi kendi kafasından imzaladı!

Tarih nasıl tepetaklak edilir? Bu sanatın şaheserlerini sergilemek inkılap tarihlerine düşmüştür. ‘Tarih’ dediysem üzerinde öyle yazıldığı için, yoksa tarih disipliniyle büyük ölçüde alakaları bulunmadığı tek kişiyi haklı çıkarmaya şartlanmış olmalarından belli.

Bizde bazı yanlışların tekrarlanması istisna değil, kuraldır. Erzurum Kongresi kararları arasında “Ulusal yurt parçalanmaz bir bütündür” diye bir maddenin bulunmadığını bin kere ispatlayın, değil mi ki “Nutuk”ta yazılıdır, aksini kafalarına sokamazsınız.

Prof. Dr. Ergün Aybars’ın “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I” (1987) adlı ders kitabı var elimde. 100. sayfasında Enver, Talat ve Cemal paşaların 8-9 Kasım 1918 gecesi ülkeden kaçtıkları yazılı. Tarih yanlış ama neden? İster inanın, ister inanmayın, Şevket Süreyya Aydemir öyle yazmıştır da ondan! Bu mudur bilim? Bu mudur tarihçilik?

Filistin’deki Nasiriyye’de son iyi günler.

Ellerine o günlerin bir gazetesini, mesela “Tanin”i almış olsalardı kaçış haberinin 4 Kasım günü çıktığını ve İttihatçı liderlerin 1-2 Kasım gecesi kaçtıkları haberini okuyacaklardı. Ertesi gün “Zaman” gazetesini açtıklarında ise Refik Halid’in “Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir acı kahvemizi içmeden; efendiler nereye?” diye başlayan ünlü yazısına takılacaklardı. Orada bulamadınız, Karabekir’in “Günlükler”ine bakar insan (I, 2009, s. 560), 3 Kasım gününe Paşa’nın “Enver ve Cemal ve Talat Paşa ve rüfekası İstanbul’dan bugün firar etmiş” notunu düştüğünü görür de utanır.

Katma

Sorumuza dönelim: 96 yıl önce bugün ne oldu?

General Allenby’nin birlikleri önünden kaçan kuvvetlerimiz Halep’in kuzeybatısına çekilmiş, son bir direniş hattı teşkil etmişlerdi. Allenby’ye göre buradaki Türk artçısının 2500 piyadeden başka 150 süvarisi ve 8 topu vardı.

İngilizlerin 15. Süvari Tugayı zırhlı otomobiller, süvari makineli tüfek bölüğü ve yaya cengine inen iki süvari birliğinin ateşiyle korunarak hücuma geçti (topları yoktu). Mızraklı kıtaları siperlerimize saldırdı, kısmi bir başarı kazandılar, ancak yeterli kuvvetle gelmediklerinden yeniden saldırmak üzere geriye alındılar.

Resmi tarihlere göre Mustafa Kemal, Ali Fuat’a (Cebesoy) Katma’ya çekilme emrini vermiştir. İngiliz hücumu orada durdurulacaktır. Gen. Celal Erikan şöyle yazar: “25-26 Ekim gecesi birlikler, Halep’in hemen kuzeyinde El Hüsniye-Helan çizgisine alındı. Ordu karargâhı Katma’ya gitti. Türk kuvvetlerinin uzağa çekildiğini sanan İngiliz ve Arap kuvvetleri 26 Ekim’de ilerleyince savunmayla karşılaştılar ve yenilerek geri çekildiler. Bu, 1. Dünya Savaşı’nda son başarımız oldu.”

96 yıl önce bugün kısmi bir başarı kazanan Ali Fuat (Cebesoy), Amasya’da arkadaşları Rauf (Orbay) ve Mustafa Kemal Paşa ile.

Güzel, İngilizleri durdurmuş görünüyoruz ama bu nasıl bir durdurmadır ki birliklerimiz bir iki gün içinde Antakya’ya çekilmiştir!

General Allenby raporunda 26 Ekim ‘zaferi’nin arkasından Türk birliklerinin yerinde kalmadığını, akşam karanlığında Dircemal bölgesine çekildiklerini yazıyor ki, tarihlerimiz bunu ısrarla gizliyor. Erikan da geri çekildik diyemediği için yüzüne gözüne bulaştırıyor. Diyor ki: “Birlikler 26 Ekim’de İskenderun-Belen-Dircemal-Telrifat çizgisini korudular. 28 Ekim’de Antakya da, bu çizgi içine alındı” (Komutan Atatürk, 2006, s. 211).

Anlıyoruz, yüceltmek istediğiniz komutanların daima haklı çıkmasını istiyorsunuz ama tarih bu kadar eğilip bükülmez ki. ‘Son başarı’ dediğinizi okuyunca biz de gerçekten bir başarı var zannediyoruz. Halbuki kazanıyoruz ama geri çekiliyoruz, düşman yeniliyor ama ilerliyor! Başarının savaşta bir işe yaramadığını öğrenmiş oluyoruz sayenizde!

Filistin’in Osmanlı idaresindeki son günlerinde çekilmiş bir fotoğraf.

Dürüst olun, gerçekleri oldukları gibi anlatın, eğrisiyle doğrusuyla. Biz de isterdik İngilizleri yenmeyi ama yenildik, hatta bozguna uğradık. İtiraf edin.

Yeni araştırmalar çıkıyor, rezil oluyorsunuz. Basil Liddell Hart’ın “Birinci Dünya Savaşı Tarihi” (2014) adlı kitabında Filistin-Suriye harekâtının “tarihin hem en çabuk sonuç elde edilen seferlerinden hem de en tayin edici muharebelerinden biri” olduğu ve “Filistin’deki Türk ordularının varlıkları birkaç gün içinde ortadan kaldırılmıştı” diye yazıyor. Hatta bu harekâtın esasen bir sefer ya da takiple tamamlanan bir muharebe olup olmadığı tartışma konusudur, yani muharebe olmadı, sürekli baskınlar ve kaçışlarla şekillenen stratejik bir zafer kazanıldı diyor.

Filistin hezimetinden bir kesit. Ricat halindeki birliklerimizin düşmana bıraktığı ‘ganimet’.

Ona inanmıyorsanız buyurun bir Amerikan askeri tarih kitabından Haritan’daki son direnişin net hikâyesi:

“Mustafa Kemal’in kumanda ettiği ve çok daha üstün durumda olan Osmanlı birliği, Halep’in yaklaşık 13 km kuzeyindeki Haritan’da sipere yatmıştı. İki zayıf İngiliz süvari alayı, güçlü bir Türk kıtasına cesurca saldırdı ve ilk başlarda başarılı oldu. Fakat Mustafa Kemal takviye birlikler gönderip karşı saldırı emri verince İngilizler geri çekilmek zorunda kaldılar. Çok kısa bir süre sonra yeni İngiliz birlikleri gelince Türkler de geri çekilmek mecburiyetinde kaldılar.” (The Campaigns on the Turkish Fronts, New York, 1967, s. 101)

Rauf Bey ile Mustafa Kemal Paşa.

Ortada bir yoklama muharebesi var. Ana üssünden iyice uzaklaşmış İngiliz süvari birliğinin (topçu değil) kuvvetlerimizi yoklaması, başta başarılı da olması, ardından püskürtülmesi ama takviye edilince bu defa bizim kuvvetlerin geri çekilmesi hadisesi bu. Bunlar ortadayken düşmanı şöyle durdurduk diye şişinmenin alemi var mı?

96 yıl önce bugün Haritan’da 600 yıllık bir devletin son kurşunları atılmış ve sonuçta haritamız tanınmaz hale gelmiştir. Asıl gerçek budur.