• 21.12.2014 00:00
  • (3640)

 27 Mayısçılar marifetlerine ‘inkılap’ veya ‘devrim’ demişlerdi. Gururluydular. Ne de olsa 2. Cumhuriyeti kurmuşlardı. Bir süre sonra beğenmeyip onu ‘ihtilal’e çevirdiler, zira halkla beraber yaptıkları görüntüsünü vermek istiyorlardı. Son yıllarda ise ‘darbe’nin daha çok tercih edildiğini görüyoruz.

Ne olursa olsun bu hareket, Celal Bayar’ın eşi Reşide Bayar tarafından isabetle teşhis edildiği gibi Osmanlı’daki Yeniçeri isyanlarını andıran bir iktidara el koyma girişimiydi. Kendisinden sonraki darbelerden düşük rütbeli subayların önce kendi komutanlarını (askeriyeyi), sonra devleti ele geçirme teşebbüsü olma vasfıyla ayrılmaktaydı.

27 Mayıs sabahı radyolardan darbe haberi ülke sathına yayıldığında Demokratlar ile onları destekleyenlerin paçalarının tutuştuğunu ve kara kara düşünmeye başladıklarını biliyoruz. Yazdıkları yazılar, aldıkları krediler, verdikleri dilekçeler, mahallelerde ise Halkçıların ev ev ihbarları bütün bir yakın mazinin defterlerini ortalık yere saçacaktır.

Bunun bir benzeri Meşrutiyet’ten sonra yaşanmış, 2. Abdülhamid’in hafiyeleri sokaklarda kovalanıp linç edilmiş, Sultan’ın adamı olarak bilinen Ahmed Midhat Efendi gibi bir ‘yazı makinesi’ yeni dönemde yazacak gazete bulamayınca Darüşşafaka’da gece bekçiliğine kadar düşmüş ve son nefesini sevgili “kârileri”nin değil, talebelerinin kucağında vermiştir.

Cem’in 1927 yılında TBMM’deki milletvekillerinin durumunu iğneleyen karikatürü (Kalem dergisi).

Benzeri bir hadise, 1923 yılında milli kuvvetlerin eline düşen ve akıbetlerini bekleyen Babıali’de yaşanmıştır. Nitekim gazeteciler görünüşte hilafeti savunmak ama esasen Mütareke dönemindeki yaramazlıklarının hesabını vermek üzere İstiklal Mahkemesi’ne sevk edilecek ve mahkeme heyetinin peşinde o şehir senin, bu şehir benim dolaştırılacaklardır. Sonunda Reisucumhur hazretlerine mektup yazdırılıp af diletilerek bağışlanacaktır canları. İçlerinde af dilemeyen tek isim, romancı Orhan Kemal’in babası Abdülkadir Kemali (Öğütçü) olmuştur. O hukuk mücadelesine devam edecek ve aylar sonra beraat edecektir.

Herkes tarihe bir şekilde geçiyor. Önemli olan, nam u nişanını, izzet ve vakarını muhafaza ederek geçmek olmalı, değil mi?

Cem karikatür çizerken.

 

Tarihçinin itiraf seansı                

Başka örnekler de var. Mesela Ahmet Refik’in 1929’da yazdığı “İlk Türk Matbaası” broşüründe alnına kazınan eski devrin adamı ve kitaplarında Osmanlı’yı öven hoca olma vasfından nasıl utandığını ve yeni rejime nasıl perestiş etmeye çalıştığını üzülerek izliyoruz. Yazar Latin harflerini ‘Yeni Türk Harfleri’ diye takdis ettikten sonra Osmanlı’ya acımasızca vurmaya başlar. Der ki:

“İbrahim Müteferrika, memleketimize çok büyük hizmet etti. Fakat İbrahim Müteferrika’nın yaptığı harfler Arap harfleri idi; çünkü o devirde Türkler Arap harfleri ile yazı yazarlardı. Bu harflerle basılan kitapları okumak gayet güçtü. Dedelerimiz, babalarımız bu harfleri okumak için çok güçlük çektiler. Çocuklarımızın çoğu bu yüzden cahil kaldılar. Birçokları senelerce mekteplere gittiler, bir şey öğrenemediler. Bu hal memleketimizde birkaç yüz sene sürdü. Arap harflerini kaldırmaya, kitaplarımızı yeni Türk harfleri ile yazdırmaya kimse cesaret edemedi. Bereket versin Gazi Mustafa Kemal bunu anladı. Milletimizi cehaletten kurtarmak istedi. Arap harflerini kaldırttı, yerine kitabımızdaki yeni Türk harflerini koydurdu. Şimdi biz bu sayede, her kitabı kolay kolay okuyoruz, her okuduğumuzu da kolay kolay anlıyoruz.”

Bu satırların yazarının tam da cehaletle suçladığı Osmanlı döneminde ve zor öğrenildiğini söylediği Arap/İslam harfleriyle yetiştiğine, bugün için inanılmaz sayılabilecek bilgi birikimine erişmesini şimdi suçladığı döneme borçlu olduğuna inanır mısınız?

Tabii bu derin fikir değişikliğinin altında kabul edelim ki Ahmet Refik’in 1925 yılında İstiklal Mahkemesi’nde idamla yargılanmasının etkisi vardı. Kalemi elinden alınacak ve işsiz kalacak, inkılap düşmanı damgasını yememek için kamuoyu önünde Harbiye’den talebesi olan Gazi’den özür dilemesi istenecek, bu işlem de 1. Türk Tarih Kongresi’nde gerçekleşecektir. Bu hazin itiraf töreni sırasında koca Ahmet Refik yeni resmî tarihin âteşîn temsilcileri önünde kitaplarında yazdıklarından resmen özür dileyecek ve adeta bir itiraf seansında söylenilenleri andıran şu trajik sözler tarihe geçecektir:

“Bugüne kadar olan bütün mesaimde noksan olduğunu gördüğüm noktaları kıymetli çocuklarımızı ve aziz milletimizi tenvir edecek [aydınlatacak] yeni mesaimle doldurmaya çalışacağım. Eski eserlerimdeki görüş hatalarını yeni eserlerimle baştan nihayete kadar tashih edeceğim. Belki ve ancak ondan sonra milletime hasrettiğim hayatımı mükâfatlandırmış olacağım.” (Birinci Türk Tarih Kongresi: Konferanslar, Müzakere Zabıtları, İst. 1932, s. 609.)

 

‘Tarihi Sevdiren Adam’ Ahmet Refik Altınay.

 

Atatürk’ün ricası

Ancak bu ne ilk, ne de son örnek olacaktı. Karikatür sanatımızın dâhisi kabul edilen Cem de, sivri kalemini Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Tek Parti’nin bazı devletlûlarına batırmaya kalkınca hemen ağzının payını alacak ve bizzat Atatürk’ün ‘ricası’ ile kalemini kırmak, yani karikatür çizmeyi bırakmak zorunda kalacaktır.

Sultan Hamid devrinde Paris Büyükelçiliği’nde görev yaparken kendisini yetiştirme imkânı bulan Cem, Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’a dönecek ve basına kıvrak kalemi ve işlek zekâsıyla adeta yeni bir ruh üfleyecektir. Tabii başı da beladan kurtulmayacak, çıkardığı “Cem” dergisi üç defa kapanacak, Cumhuriyet’ten sonra, 15 Aralık 1927’de dergi tekrar çıkacak ama tam da ilk sayısında devletin halka ağır vergiler dayatmasını eleştiren karikatürü yüzünden mahkemeye verilip bir yıl hapis cezası alacaktır. Temyiz ettirdiği cezadan zar zor “yırtan” cesur Cem’in bundan sonra başına gelenleri oğlu Mehmet, karikatürist Semih Balcıoğlu’na şöyle anlatmıştır:

“Babamın Cumhuriyet döneminde çizmediği ya da çizdirilmediği gerçeği açıktır. Cumhuriyet’in kuruluşundan kısa bir süre sonra, Atatürk babamı Ankara’ya çağırır. Padişahlık devrinde yapmış olduğu üstün karikatürlerinden dolayı kutlar ve her Türk gibi, ‘Benim de karikatür deyince aklıma Cem gelir’ ve her zamanki nezaketiyle babama, ‘Artık karikatür çizmeyin, geçmiş dönemde çok başarılıydınız; bundan böyle İstanbul’a hizmet ediniz, sizi Şehir Meclisi’ne üye atadık. Engin sanat kültürünüzden İstanbul şehri yararlansın.’ der. Bu konuşmadan sonra Çankaya Köşkü’nden ayrılan Cem, ceketinin mendil cebindeki ‘tarama kalemi’ni çıkarıp orada kırar ve karikatür çizmeye o anda son verir.”

Kaybedenin Türk basını ve karikatürü olduğunu söylememize gerek var mı?