• 8.02.2015 00:00
  • (3732)

 Endülüs’e geldim ya, artık Madrid demiyorum, benim için o Mecrit; Toledo, Tuleytula oldu, Granada ise Gırnata; Sevilla mı, ben ona İşbiliye diyorum; Cordoba hafızamdan silindi silinecek, o artık Kurtuba.

Müslüman hâkimiyetinde 87 yıl kalmış olan Barcelona’ya bile Berşeluna der oldum.

İspanya’da eğrilen dilimi doğrulmaya adadım kendimi; “dil”imi, yani medeniyetimizin en gümrah dallarından olan ama ne yazık ki Lethe’nin suyundan içenler gibi hafızasını unutanlardan olduğumuz Endülüs’ün gök kubbemizdeki izlerini belirginleştirmeye daha doğrusu. Endülüs, yalnız Müslümanlar için değil, hatta Avrupa için de değil, insanlığın tamamı için de kaybedilmiş bir kıta… Özellikle de İspanya için.

Amerika kıtasına 1452’de ayak basan İspanyollar, orada Sansalvador altınlarını yelkenlilerine yüklerken, üç beş ay önce içlerindeki som altın külçesi olan Gırnata’yı kendi elleriyle boğmuşlardı. Sonunda o kadar feci katliamlar ve yağmalarla çıktıkları Yeni Dünya’yı keşif serüveni kursaklarında kaldı, altınlar belli ailelerin kucağına aktı ve sonuçta Endülüs gibi bir altın madenini işleyemedikleri için çöktüler. Büyük hoşgörü medeniyetinin izinde gidebilecekken fanatizme kapılan İspanya’nın kralları büyük bir fırsatı harcadılar.

İşte tam da zorla Hıristiyanlaştırılmış Müslümanların var kalma mücadelesi verdiği bir ortamda basılan ‘Don Kişot’ (‘Kihote’ okunur) ile Cervantes’in gözümüze sokmak istediği dram Endülüs’ün harabeye yüz tutan derin kimliğidir. Son sayfasına kadar “kayıp cennet” addettiği Endülüs’ün nabız vuruşları ve kısık sesi duyulur. Dünyaya ‘Altın Çağ’da değil de Demir Çağı’nda geldiğini söylerken kastı Endülüs’ün bu ülkeye yaşattığı altın çağdan sonra içine yuvarlanılan ahlakî, sosyal, iktisadî ve kültürel sefalettir. Aynı zamanda da bu çağda yaşadığından duyduğu utanç sızar satırlarından.

Her nasılsa Kurtuba Ulu Camii’ndeyiz. Her nasılsa İşbiliye ve Gırnata’daki Tuleytula ve Mecrit’teki kardeşlerimiz gibi yok edilmemiş olduğuna sevindiğimiz bu muhteşem mabette namaz kılmak, hatta elini kaldırıp dua etmek bile yasak! Katoliklerin her gün âyin yapabildiği bir mekânda güvenlik güçleri dua bile etseniz harekete geçiyor. (Ayasofya’yı hatırlatacak akl-ı evvellere burasının katedral olduğunu hatırlatalım.)

Asırlarca secde edilmiş zeminine ayakkabımla basamadım. Camiye hakaret olurdu bu. Bu ihtişamın zarafet ve tevazu ile kucaklaştığı ve asırlarca Kur’an seslerine ev sahipliği yapan “Ulu Mabed”i anlatacak bir Yahyâ Kemâl’imiz yok. Sezai Karakoç’un kaleminden damlayan usâre de olmasa Endülüs, edebiyatımızdan ve en mühimi de hafızamızdan sökülüp atılacak gibi.

 

ENDÜLÜS NEDEN ÖNEMLİ PEKİ?

Endülüs’e bu adı, ‘Vandalus’ yani Vandalların ülkesi anlamında Araplar vermiş. Bu “çorak ülke”yi medeniyetin zirvesine taşıyan Endülüs aydınlanması, barbar Vizigotların yozlaşmış iktidarının yerine halkın daveti üzerine gemileri yakarak gelen Tarık b. Ziyâd’ın askerlerine, asıl parlayışını ise Şam’daki katliamdan her nasılsa kurtulmuş ve yıllar sonra Endülüs’te ortaya çıkan Şehzade Abdurrahman’ın zuhuruna borçludur. (Garip bir “Anastasia” masalı gibi, değil mi?)

711-1492... Tam 781 yıl süren Endülüs’e Hroswitha adlı yazarın ifadesiyle “Dünyanın Ziyneti” denilmesi bir iltifat değil, hakkın teslimi… Eğer son Hıristiyanlığa “dönmüş” (gerçekte Müslümanlığını koruyan) Müslümanların ülkeden kovulduğu 1615 yılını esas alırsak tam 9 asır, 4 yıl süren Müslüman varlığı karşısında bizim Anadolu’ya gelmemizin üzerinden 9 asır 44 yıl geçtiğini hatırlamak önemli. Yani neredeyse Anadolu’nun İslamlaşması macerası kadar süren bir âlemden bahsediyoruz. Endülüs denilince İspanya adına Küba’ya giden Kolomb’un orada “camiye benzer bir yapı” görmesi bu bakımdan manidar. Küba ve California’daki beyaz avlulu evlerin Kurtuba’dan transfer edildiğini yazan Kübalı Prof. Menocal’a teşekkür etmemek kabil mi?

Müslümanların İber yarım adasına gelişiyle muazzam bir iktisadi canlanma yaşandı. Nüfus arttı; sulu tarım yeniden başladı; Akdeniz ticaret ve seyahat yolları yeniden açıldı. İbn Rüşd gibi filozoflar, Zehrabî gibi ilim adamları, İbn Arabî gibi sufiler, İbnu’l-Hatîb gibi şairler, İbn Hazm gibi hukukçu-edibler, kuyruklu yıldızlar gibi semasını boş bırakmadı. O kadar ki Hıristiyan ve Yahudi gençleri kendilerini Arapça şiirin cezibesine kaptırmıştı. Kurtubalı Alvarus, Hıristiyan gençlerin Latince mektup bile yazamazken Arapça kaside yarışına girdiklerinden şikâyet ediyordu.

Avrupa topraklarında halifeler yaşadığını biliyor muydunuz?

Emevilerden III. Abdurrahman 928 yılında hilafeti ilan eder, Kurtuba’da. Kurtuba başkenttir gerçi, Gırnata ise ‘son kale’ olacaktır. Ve Nasrî hanedanının yönetiminde Elhamra Sarayı inşa edilir. Her köşesinde “Lâ gâlibe illâllâh” yazılarıyla karşılaşmamak imkânsız. Duvar ve kemerleri bir dantela gibi işlenen bu zarafetin zirvesi eserde “Allah’tan başka kazanan yoktur” uyarısının göze sokulurcasına tekrarındaki hikmeti idrak etmek yeni kapılar açar ufkumuza.

Velhasıl Endülüs sessiz bir çığlık…

Portakal ağaçları gerçekten de İşbiliye’deki Alkazar’dan (el-Kasr) Elhamra Sarayı’na kadar diriltici rayihası ve zekâyı kışkırtan renkleriyle sizi yalnız bırakmaz. Aralarından bir sis gibi süzülürken İbn Haldun’un portakal ağacı teorisinin hafızamın hapishanesinden firarıyla cıva düşmüş gibi oluyor avucuma.

İbn Haldun, portakal ağaçlarının peyzaj unsuru olarak kullanılmasını bir yozlaşma alâmeti olarak görür. Eğer bir şehirde çok fazla portakal ağacı varsa orası kendi sonunu hazırlıyor demektir. Üstadın kastı elbette ağaç değil, anlamı? Portakal ağacı lükse kaymanın ve enerjiyi kaybetmenin alarm zili ona göre. Hükümdarlar iktidarı ele geçirdiler mi rahata düşkünlük başlar. Üç nesil içinde bir hanedan enerjisini (asabiye) kaybedip lükse ve rahatın kucağına düşer Üstad’a göre. Tabii ki Mağrip kartalımız Gırnata’nın düşüşünü göremedi. Endülüs’ün son kalesi 90 yıl önce yazdığı akıbete düçar oldu.

Kraliçe İzabel ve kral

Ferdinand’a teslim edilen şehrin anahtarları, Endülüs’ün de artık açmaz olmuş anahtarlarının tesliminden ibaretti. Yalnız Müslümanların değil, dünyanın da onun diriltici soluğuna ihtiyaç duyduğu bir zamanda söndü bu fener. Işığını onu söndüren İspanya’ya değil, İtalya’ya göndermesi Rönesans’ı tetikleyecekti.

Hanan eş-Şeyh (Hanan al-Shaykh), “Elhamra Sarayı’nın Aslanlı Avlusu’nda oturup ağladım.” başlıklı yazısında bir zamanlar ilim, irfan kalp ve teknikle harikalara imza atmış olan Müslümanların haline dikkat çeker: Biz gerçekten de onların torunları mıyız? Neremiz onlara benziyor?

Derken sorular boşalıyor: İspanyolları Endülüs’ü yok ettikleri için suçlamak, açık kapıyı omuzlamak değil de nedir? Ecdadımıza, bu benzersiz eserleri verdirecek kudret bizden neden el çekmiştir? Onlara Elhamralar’ı ilham eden dinin güneşi bizim dünyamızdan güneşini neden esirgiyor? Endülüs’e gitmenin anlamı boğa güreşi, flamenko ve Barcelona’nın maçlarından ötede yatıyor. O, paslanmış kapılarımızdan birini zorlamıyorsa öldüğümüzün resmidir.