Cumhurbaşkanlığı seçiminden bugüne kadar geçen 3 yıla yakın süre nasıl hızlı geçtiyse önümüzdeki zaman da öyle çabuk geçer. Bir de erken seçim olursa daha çabuk… Siyasette bir gün çok uzundur ama, bazen de aylar yıllar sanılandan kısadır. Aynı şeyleri tekrarlar, bir rutinini peşine takılıp gidersen, zamanın nasıl geçtiğini anlayamazsın. Sözgelimi, büyük vaatlerle sistemini değiştirerek herşeyin mükemmel olacağı iddiasıyla yaşayan Türkiye’de, şimdi kısalan ve heba edilen zamanları yaşıyoruz. Rakamları ve süreçleri sıralamaya hacet yok; ekonomiden dış politikaya, eğitimden hukuka kadar bütün branşlarda gerileme barizdir ve dahası ülke gerilerken ilerleyen dünyayla kıyasla artan fırsat maliyeti hesaplanabilir olmaktan bile çıkmıştır. 

Daha az milli gelir, daha az hukuku, daha kalitesiz eğitim, daha kapalı devlet yapısı ve elbette daha az mutlu insanlar.  

Bu tabloya rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da başlangıçta elbette sınırsız güç ve kudret arzusu olmakla birlikte ülkenin eskisinden yani; yine kendisinin parlamenter sistemde idare ettiği halden daha iyi olacağı umudu taşıdığını varsaymamak için gerekçemiz yoktur. Daha çok yetki ve daha az itiraz eden -hatta bugün olduğu gibi hiç itiraz etmeyen- bir düzen istedi ve temin etmekte muvaffak oldu. Gelin görün ki, bu yetki ve itirazsızlık düzeni başarı getirmedi.  

Neden? 

Çünkü, bu kadar sınırsız yetki sahibi olduğunuzda hayat peşinize bitmek tükenmek bilmeyen bir tedirginlik de takıyor. Bu da sistemin meşruiyetini sağlayan yüzde 50+1 dengesidir. Ve eğer böyle bir limitle bağlıysanız, hergün borsa izler gibi, döviz tabelasına bakar gibi o rakamın altında mı üstünde mi olduğunuzu izlemek zorunda kalırsınız. Erdoğan’ın başarısı da derdi de bu rakamdır. O rakam ve o rakamım hassa bileşenleri nedeniyledir ki hiçbir temel meselenin çözümüne el atamazsınız. Bazı seçmen kesimlerinin ve bilhassa da tabanınızın kafasını karıştıracak cesur hamleleri aklınıza getiremezsiniz. Temel meselelere el atmak ve bunları çözmek gibi bir hedef var mıydı, sorusu ayrı bahis ama sistemin tabiatı gereği uzun zaman alacak, iç politikada slogan üretmeyecek bir konuya odaklanmak zaten imkansızdır. Bırakın temel problemleri, ekonomi gibi rutinde yönetilmesi bile işe yarayacak alandan slogan üretmek zorunda kalırsınız. Ki, Türkiye ekonomisinin bugünkü içler acısı manzarası da komplo teorileriyle seçmen kitlelerini etkilemek adına atılan yanlış adımların eseridir.  

Bir yandan Avrupa’yla, ABD ile hatta kavgalı olduğumuz irili ufaklı bütün ülkelerle iyi ilişki gereğini bilirsiniz ama öte yandan o ilişkilerin yıllardır anlattığınız “Herkes bize karşı oyun peşinde” öyküsüyle çelişmesine ve seçmenin şüpheye düşmesine rıza gösteremezsiniz. Hukuk paketi ilan ederken düşüncelerinden dolayı insanları hapse gönderir, milletvekili dokunulmazlığını kaldırır üstüne bir de parti kapatmaya teşebbüs edersiniz. Çünkü, elinizin ağır olduğunu göstermeniz şarttır. Çünkü, yüzde 50+1 gevşemez bir mengenedir; çok sıkar. İçerideki hamaset varken dışarıda makulü aramanıza izin vermez. Hem o, hem öteki olmaz. İçeride de makul olarak, hukuka yaslanarak, demokrasiye insan haklarına yol vererek yüzde 50+1’i bir korku hattı olmaktan çıkarmak mümkün -mümkündü- ama buna da alışkanlıklar izin vermez.  

Problemler bir baraja takıldı, birikiyor. Geride kalan 3 yıla yakın süre böyle geçti, önümüzde kalan 2 yılı aşkın sürenin böyle geçeceği de besbellidir. Meselelere odaklanılamayacağına göre geriye yüzde 50+1’e ulaşmak hedefi kalıyor. Bunun için de “bekalı, dış güçlü, karanlık odaklı” malum hikayenin işe yaramasından başka yol bulunmuyor. Üstelik, kendi kendine zayıflamakta olan bu hikayeyi seçime kadar ulaştırmak da başka derttir. 

  • Abone ol