Yolsuzluk, usulsüzlük, hukuksuzluk yaygınlaştığında ve dolayısıyla sıradanlaştığında olan şeyin tam adı yozlaşmadır. O aşamaya gelindiğinde de aslında sadece iktisadi faaliyet değil bütün üniteler zehirlenmiştir. Hukuktan finansa, siyasetten ticarete kadar herşey yozlaşmadan nasibini almıştır. Liyakatsiz, utanmaz ve bencil insanlar hükümferma olmuş demektir.

Lafı son günlerde Ankara’da ve siyasetin göbeğinde patlayan yolsuzluk ve kanunsuzluklara getireceğim ama önce arka planı, zihniyeti ve o zihniyetin sınır tanımaz şımarıklığını anlamak zarureti vardır. Çünkü, siyasetin merkezinden güç alan o vakalar çok önemli ama çürüme ve yozlaşma daha önemlidir.

İster iktidar gücünden ister başka unsurların himayesinden yararlansın bireysel boyutta kalan yolsuzluklar bir parça korku taşır. Çalan çırpan siyasetçi veya siyasetçi yakını da olsa yakalanmaktan, adının çıkmasından, rezil olmaktan, medyada anılmaktan çekinir. Demokratik sistemlerde suç ve yolsuzluğu önlemekte kanun kadar bu korkunun da payı vardır. Böyle işlere teşebbüs edenler yolun bir yerinde afişe olacaklarını hesap ederler. Hem kanun nezdinde hem de kamuoyu nazarında cezalandırılacaklarını bilirler ve öyle de olur.

Ne haz in ki Türkiye artık bu iki güçlü müeyyideyi kaybetmiştir. Kamuoyuna yansıyan son vakalarda -Ayvatoğlu skandalı, vekilin arazi meselesi ve savunma sanayii şirketlerine tehdit ve şantaj olayı- suçlular ve onları himaye eden siyasetçiler ne kanundan korkmakta ne de kamuoyu önünde rezil olmayı umursamaktadır. Yapılan ve yapılmayan açıklamalar gösteriyor ki bu adamlar utanmak şöyle dursun, kendilerine neden bu kadar yüklenildiğini anlamakta zorlanıyorlar. Şaşırıyorlar… Sözlerine ve yüzlerine yansıyan ifadelerde zaten herkesin yaptığı şeyleri yapmış olmanın neresinin suç olduğunu anlayamayan bir sinsi mağduriyet havası bile vardır.

Hepsinin muazzam bir siyasi, bürokratik ve kudretli insanlar çevresine sahip olduklarını görüyoruz. Yaptıkları ve yapageldikleri kanunsuzlukların, yolsuzlukların yakın çevrelerinde dikkat çekmemesi, onlar tarafından dışlanmamaları başlı başına bir yozlaşma alametidir. Belli ki bu adamlar birçok kişinin ya yaptığı ya da hoş gördüğü şeyleri yapıyorlardı. Yaşa dışı yollardan para kazanmak için güç kullanabiliyor ve önlerine çıkan insanları gerekirse hapse attırabiliyorlar. Kimse karışamıyor, kimse engelleyemiyor.

Savunma sanayii gibi çok özel bir işkolunda adı sanı bilinmeyen birinin sadece siyasi nüfuz sayesinde şirketlerden para toplayabilmesi çürümenin bununla sınırlı olmadığını gösterir. Demek, işlerin şantajla, tehditle yapılmasına şaşırmayan bir düzen var…

Ya da iktidar partisinin genel merkezinde herkesin gözü önünde sürülen sınırsız sefa. Demek, dikkat çeken şey şatafat ve sefa değil, aksine sefa sürmemek…

Veya iktidar partisinin önemli bir adamının adının merkeze oturduğu olayla ilgili tek satır açıklama yapmaya dahi gerek duymaması… Demek, deste deste paralar ortalığa saçılsa da meseleyi izaha dahi gerek duymayan bir himaye mekanizması var.

Hepsinin temelinde de yolsuzluğu kolaylaştıran, yolsuzluğa karşı çıkanın cesaretini kıran bir imtiyaz düzeni var. Suç işlemekten korkmayan, suçun duyulmasından endişe etmeyen güruhun cesareti buradan geliyor. Yozlaşma ve çürüme bu pervasızlıkla, bu şımarıklıkla büyüyor; büyüdükçe de artık gizlenemiyor.

Geldiğimiz yer burasıdır ve elbette şaşırtıcı değildir. Ahlak, hak, hukuk ve utanma duygusunun ayaklar altına alındığı bir ülke mutlaka yozlaşır. O ülkede kurumlar ve insanlar yozlaşmış adamların esiri olur. Utanmazlık, parlak takım elbiseler içinde, lüks arabalarda, sırıtkan çektiği resimlerle, deste deste paralar saçarak gezer.

En sonunda çalmayanın ve su akarken testiyi doldurmayanın ayıplandığı bir zamana varılır ki yozlaşmanın zirvesi de budur. Bu ülke şimdi hangi zamanda, hangi uğursuz zirvede dersiniz?

 

  • Abone ol