• 24.04.2021 07:42
  • (137)

Olur olmaz yerde, hiç gereği yokken “Vatanı böldürmeyiz, ezanı susturmayız, hainlere ortalığı dar ederiz” nutukları yükseliyorsa ya işler tam tersi gidiyor ya da gizlenecek bir ayıp var demektir; ya da ikisi birden. Bir ülke gerçekten sıkıntıyla karşı karşıya kalmışsa sorumluluk sahipleri nutuk atmaz, iş yaparlar. Hamaset varsa mevzu vatan, ezan, bayrak veya beka değildir. Maksat dikkatleri, gerçekten dikkat edilmesi gereken yerden uzaklaştırmaktır. Mesela, 128 milyar Dolar çarçur edilirken en çok duyduğumuz nakaratın “vatan millet sakarya” olması tesadüf değildir.

Slogan sesi yükseldikçe gerçekte olan o sloganların işaret ettiği şeyin tam tersidir. Dış güçlerle mücadele edilmiyor, milletin çıkarları korunmuyor, ortak menfaatler ve kaynaklar heba ediliyor demektir. Hamaset rüzgarı ne kadar sert eserse, ülke ekonomide ve dış politikada o kadar kaybediyor demektir. Mesela, birisi “Karanlık odakların finans saldırılarını püskürtüyoruz” diyorsa bilin ki yabancı yatırımcıya arka kapıdan ucuz döviz veriliyor demektir. Sonra da o yatırıcıya ayrıca yüksek faizle davet yapılacaktır. Kural kesindir. Hamaset arttıkça ülke bütün kaynaklarıyla yerli ve yabancı fırsatçıların girişimlerine karşı açık ve savunmasız kalır. İçeride meydanlar sloganlarla çoşarken, dışarıda da Türkiye’de para kazanmak isteyenler aynı coşkuyu yaşar. Aklın, mantığını, kuralın gidip yerine afra tafranın gelmesi onları çok sevindirir.

Nitekim, özellikle başkanlık sisteminden sonra hayal edilemeyecek hamaset cümleleri işitirken, kulaklar marşlarla çınlarken; Türkiye ekonomik krizin en ağırını, hesapsızlığın zirvesini, yolsuzluk ve yozlaşmanın en bulaşık olanını yaşadı. Memleket, mavi ve kırmızı vatanlarla millet, tarih, ecdad sesleriyle inliyordu. Dış politikada da ancak kıyamet savaşında duyulacak yüksek nidalar yükseliyordu. Ama Ege’de kaybeden olduk, bütün Akdeniz sahilinde tek dostumuz kalmadı. En haklı olduğumuz konuda başladığımız yerin gerisine düştük. Durum o kadar hüzünlü ki Mısır’a ricacı olmaya kadar geriledik. Gelelim sınıra… Suriye’de bile kırmızı çizgiler işlemedi, 4 milyon mülteciyle başbaşa kaldık. Gidelim ileriye… En büyük düşman saydığımız ve ağzımıza geleni söylediğimiz İsrail’in de bizimle kavgalıyken rast gitmeyen hiçbir işi olmadı. Dönelim içeriye… Hava savunma sisteminde büyük oyunu bozmaya kalktık. S-400’lere dünya para verdik, hepsi depoda kaldı. Bir vakitler ortak olduğumuz F-35’e ise artık müşteri bile olamaz hale geldik. Çünkü, mesele hava muharebe sistemlerinin kalitesini artırmak değil, öyleymiş gibi yapmak. Öyleymiş gibi yapmak, gereğini yapmaktan daha kolay, daha rahat ve daha çok oy getiriyor.

Tıpkı, bütün mazlumların dostu diye gezinirken Çin rejiminin Uygur Türkleri’ne ettiği zulme sessiz kalmak gibi. Varsın Uygur zulüm altında inlesin. Sesimiz, “Türkiye eski Türkiye değil. Yok öyle eskisi gibi artık …” diye cihanı inletmeye devam etsin yeter.

İnce eleyip, sabırla çalışıp ülkenin çıkarlarını korumak, masaya oturup diplomasiyle kazanmaya çalışmak kimsenin ayranını kabartmıyor. En iyisi, kazanıp kazanmamayı umursamadan rüzgar estirmek; “Dünya bizden korkuyor, bilhassa Almanlar bizi kıskanıyor” masalını anlatmak... Masala inanmayan zaten hain, inananlar yeter de artar bile. Hem şanlı tarih edebiyatıyla coşan hem de şu kadar sene sonra hala bağımsızlık mücadelesi veren bir millet olmayı böyle başardık. Hem dünyaya nizamat verip hem de yaprak kımıldasa bekası tehlikeye giren millet, böyle olduk.

Fakirleşme, yozlaşma, gerileme, itibarsızlaşma kimin umurunda?