• 5.06.2021 23:56
  • (142)

Kamuoyu araştırmalarının iyi bir gelecek umudu kaleminde uzun süredir raporladığı rakamların keyifsizliği sır değil. Bu kuruluşların çoğu ve bazı üniversitelerin yaptığı saha çalışmaları da hangi başlık altında sorulursa sorulsun aynı bahiste ülke için iyi sinyaller vermiyor. Gençler yurtdışında okumak istiyor, orta yaşlılar Avrupa’da yaşamak istiyor veya genel olarak fırsatı bulanlar rotayı dışarıya kırmak istiyor. Hayatını Türkiye’de sürdüren ve sürdürmek isteyen ana gövde de geleceğe dair umut taşımıyor. Ekonomi, hukuk, liyakat ve eğitime dair yapılanlardan memnuniyet ve beklentiler hiç olmadığı kadar düşük seviyelerde.

Böyle okunduğu zaman mesele bir yanıyla elbette siyasi ve iktidar siyasetinin yanlış tercihleri tatsız sonuçların ana sebebidir. Zira, yine bu iktidar döneminde, çok değil 5-6 yıl öncesine kadar rakamlar böyle değildi, tersine umut vericiydi. Ülke bir cazibe merkezi olabilme potansiyelini hissettiriyordu ve mesela birçok Ortadoğu ülkesinde Türkçe öğrenmek gibi bir daha önce görülmemiş bir olgu yaşanıyordu. Yahut da yabancı yatırım rakamları Türkiye’yi itibarıyla ve idaresiyle değerli kılan ülke listesine taşıyordu. Meselenin siyasi yönü inkar edilemez derecede barizdir. Diğer yönü de bu ülkenin işadamı, bürokrat, akademisyen gibi unsurlarının, kötü gidiş karşısındaki eylemsizliğidir. Siyaset işleri yönetemez hale geldi, demokrasiyi ve ortak değerleri geriletti ama bütün bunlar aynı zamanda, ülkenin bir işe yaraması umuduyla yetiştirdiği elit sınıfların sessiz onayı sayesinde oldu. Bu sarmal da Türkiye’yi bazı alanlarda 2000’li yılların başına bazı alanlarda ise 90’lı yıllara geri götürdü.

Türkiye, yanlış ve yanlışa onay düzeninde şimdi hem AK Parti/MHP iktidarının moral üstünlüğünü azaltan hem de genel olarak insanların ülkeye dair iyimserliğini gerileten yaygın bir beklentisizlik haline mahkumdur. Beklentisizlik aynı zamanda umutsuzluktur. Yani, sıradan vatandaş için gri pasaportu denk getirip ülkeden kaçabilmek ya da yatırımcı için öngörebilir bir gelecek tasarlayamayıp can sıkıntısıyla vakit geçirmektir. Büyük bedeller ödeyerek, büyük zamanlar harcayarak zor işlerin üstesinden geldikten sonra tekrar eski hale dönmenin yarattığı sosyal ve psikolojik gerilim, Türkiye atmosferini kuşatmaktadır.

Onca dramatik sonuca rağmen yargıya müdahalenin hâlâ aşikar olduğu, yanlışlığı defalarca ispatlanmasına rağmen inşaatçı kalkınma modelinin hâlâ baştacı olduğu, eğitimin yüzüne bakılmadığı ve dış politikada ülkeye çıkardığı fatura ortadayken hâlâ afra tafranın devam ettiği bir ortamda atmosfer bulutları nasıl maviye dönebilir? Kim böyle bir beklentiye adını yazdırır? Üstüne bir de 90’ların Susurluk rüzgârları eserken…

Bir ülke, daha iyisini ummayı bırakıp mevcut hali korumaya rıza gösteriyorsa orası için kaygılanmak azdır. Türkiye bugün, birikiminden, potansiyelinden ve hak ettiğinden aşağı bir seviyeye tutunabilmeyi başarı kabul edecek seviyeye inmiştir. İktidar da azalan beklentileri işlerin yolunda gittiğine dair bir işaret olarak kabul ediyor ve bu halin seçime doğru yukarı çevrilebilir bir zemin olduğunu varsayıyor. Oysa, insanları hareketsiz kılan şey sadece büyük bir hayret ve şaşkınlığın eseridir. Her şey nasıl bu kadar tepetaklak olabilir, şaşkınlığı.

Toplumun bir kesimini bütün yanlışları dış güçlerin oyunu olduğuna inandırıp, inanmayan kesimleri ihanetle yaftalamak meseleyi çözmüyor aksine atmosferi daha kesif bir karanlığa mahkum ediyor. Zaman böyle akıp gidiyor, fırsatlar eridikçe eriyor; ekonomiden hukuka, eğitimden dış politikaya kadar maliyet artıyor.

İktidar, durumu kavrayamadığı ve kabul edemediği için sistemi kuşatan siyasetsizlik ülkeye kaybettiriyor. İktidar bir yol bulamadığı için her yaştan insanlar başka ülkenin yollarına bakıyor.