• 22.11.2021 06:39

Herkesin bir pazartesi sendromu vardı, şimdi milletçe aynı gergin hisse vasıl olduk. Hafta başına uyandığımızda bizi nasıl bir dünyanın beklediğine dair stres içindeyiz. Eksiği yok fazlası var pazartesi sendromu zamanları… Dolar kaç lira olacak ve haftayı kaç lirayla bitirecek? Pazartesi sabahıyla cuma akşamı arasında hayat ne kadar daha pahalı hale gelecek? Yetmedi cuma akşamı neler olacak, hafta sonu hangi sürprizler yaşanacak?

Öngörülemez bir ülke öngörülemezlikte ve aslında bilinmezlikte kendisiyle yarışıyor. O kadar bilinmez ki iktidar bile ne yapacağını bilemiyor… Mükemmel sistemimizin, hızlı ve seri karar alan modelimizin başarısını yaşıyoruz. Dolar bile nereye gideceğini bilemiyor bu sayede… Ve zaten kim biliyor ki nereye gideceğini?

İktidar bildiği hikayeye sıkı sıkıya sarılmış durumdadır. İşler yolundadır. Yolunda gitmeyen işler varsa dış güçler yüzündendir. Biraz zorlarsanız ekonomideki kötülükler muhalefetin eseridir. Oysa, gerçeğin böyle olmadığını bilmemeleri mümkün değildir. Nitekim, bildikleri için hamaset ve sloganın şiddeti her pazartesi biraz daha artmaktadır. Hatta, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partililerine “Endişeniz olmasın. Dimdik ayaktayız” hitabı da endişenin eserinden başka bir şey değildir. Enflasyonun, işsizliğin, döviz kurunun, faizin ve borç stokunun alıp başını gittiği bir ülkede; en basit önlemleri alabilmek kabiliyeti de kalmamışsa, endişelenmemek mümkün değildir. Hükümet tabii ki dimdik ayakta, güçlü ve kudretli ama sadece hükümet böyle, diğer kurumlar değil.

Muhalefet ise, iktidarın kendi kendini yiyip bitirmesini gizlenemeyecek bir keyifle seyrediyor. En etkili muhalif çıkışlar bile iktidarın kendi eliyle yaptığı akıl almaz hatalar kadar muhalefet lehine sonuç üretmiyor. Ülkenin şanssızlığı muhalefetin şansı ama bir iktidar değişikliğinde işlerin yoluna girme süresi de günden güne uzuyor. Toparlanması gereken dosyaların sayısı artıyor. Hacim kabarıyor, hasar yayılıyor.

Siyasi faydayı; yani bu tablodan kimin avantaj sağlayacağı hesabını bir kenara bırakırsak Türkiye’nin problemleri hem bugünü hem de yakın geleceğini ipotek altına alacak boyutta derinleşiyor. Zamanında atılmayan, atılamayan adımların maliyeti gün geçtikçe faturayı kabartıyor. Daha fakir, daha borçlu, daha az sermayeli, daha az rekabetçi, daha hukuksuz ve daha umutsuz bir ülke fotoğrafı belirginleşiyor. İster iktidar dimdik ayakta dursun, ister muhalefet elini ovuştursun Türkiye gerçeği değişmiyor.

Yine siyaseti faydaya bakılmadan işlerin yoluna girmesini sağlayacak ve bu sayede Türkiye’nin kalıplarını azaltacak rasyonel bir yönetim tarzına geçmek iktidarın ülkeye borcu ve sorumluluğudur. Acı ya da tatlı reçete fark etmez; kaybı durdurmanın yolları var ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bu istikamette yükselen makul seslere kulak vermek zorundadır. Sadece sandığı düşünerek adım atmak veya atmamak artık sonuç vermeyecektir. Hiç olmazsa hasarı azaltmayı denemek isabet olacaktır. Türkiye’nin meselesi seçimi kimin kazanacağından önemli hale gelmiştir. Kim ki seçim kazanmak istiyor, bu gerçeğe uygun davranmak zorundadır.

Tablo o kadar acil çağrı gönderiyor ki, iktidar gereğini yapamazsa –ki yapabilme havasında değil– muhalefet cumhurbaşkanı adayını seçim takvimini beklemeden açıklamak ve erken seçimi zorlamak zorunda kalabilir. İktidarın kendi kendini tüketmesini beklemenin ömrü bir yere kadardır. Adayın kimliği, seçim zamanı ve ittifakın yapısına dair sorulara, “Hele o gün gelsin, bakarız” deme aşaması geçilmiştir. Seçimi erkene çekmek gerekli hale geliyor ve bu aynı zamanda muhalefetin sorumluluk alma kapasitesini göstermek açısından da değer arz ediyor.